Konu:CHP Grubu önerisi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:54
Tarih:10/01/2017


CHP Grubu önerisi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Değerli Başkan, sayın milletvekilleri; grup önerileri verilirken ülkeye bir katma değer üretecek bir problem gündeme gelsin, tartışılsın, önergeler kabul edilir ya da edilmez -genelde kabul edilmezler ama- siyasi partiler oradan meseleler hakkında görüşlerini kamuoyuyla paylaşmış olurlar; benim Meclisteki ilk intibam ve tecrübelerim bunu gösteriyor. Fakat, grup önerilerinin veriliş gerekçesi ve içeriklerinin çok daha dışında, genel siyaset gündemiyle alakalı gerilimli ortamlar gerçekten Meclisin mehabetini ve toplumu çok olağanüstü bir şekilde geriyor. Çok olağanüstü günler yaşıyoruz sayın milletvekilleri, böyle kendini aşan cümleler kurmak istemiyorum sizler gibi hazırunun karşısında fakat tutum, davranışlarımız ve sözlerimizle toplumdaki bu gerilimi artıracak hamlelerden çok, itidali öne almak durumundayız diyorum.

Bugün, dünya çalışanlar günü değil, aslında sadece Türkiye'deki gazetecilerin çalışanlar günü. Şöyle biraz araştırma yaptım çalışmamla ilgili, karşılaştığım olay, kısmen bildiğim ama detaylarını da bu vesileyle öğrendiğim bazı bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum. 10 Ocak 1961 tarihinde Resmî Gazete'de 212 sayılı Yasa'yla basın çalışanlarının bazı hakları yasal güvenceye kavuşmuştur. İşte, bu 10 Ocak 1961 tarihinde alınan karar nedeniyle daha sonraki yıllarda, 1970'li yıllara gelindiğinde de bu basın bayramı "Çalışan Gazeteciler Günü" olarak, etkinlik olarak kutlanmaya çalışılmıştır.

Düşündüm, çalışan gazeteci var da çalışmayan gazeteci mi var acaba diye, "çalışan gazeteci" niye denildi? 1961 yılındaki olayın arka planına baktım. O dönem içerisinde gazete patronlarının, çalışanlarına hakları konusundaki sınırlı imkânlarına karşı bu yasa, onlara hak vermiş ve verdiği haklar üzerinden bu insanlar, bu günü olumlu bir gün olarak görmüşler ve bu etkinlik, gelenek hâlinde bugüne kadar gelmiş.

Şimdi, biz, çalışan gazetecilerin problemlerini mi tartışacağız, yerel basının sorunlarını mı tartışacağız; aynı gazete içerisinde çok önemli bir köşe tutarak, hatırı sayılır, çok büyük, astronomik rakamlarla gazetecilik yapan tırnak içindeki şahıslar ile aynı kuruluş içerisinde asgari ücretle geçim derdinde olan basın emekçisinin derdini, aradaki uçurumu mu tartışacağız yoksa böyle bir önerge ekseninde Sayın Başbakanın şahsında veyahut da başka konularda, ideolojik konular üzerinde tartışma mı yapacağız? Elbette bunu da yapmamız lazım, ideolojik tartışmalara farklı bakan birisi değiliz, bunu yapmak durumundayız fakat bunu yaparken de aslından kopartmamamız lazım.

Şimdi, gazeteciler, özellikle yerel basın çalışanlarının merkezden kenara doğru gittikçe olağanüstü problemlerle karşılaştıklarını görüyoruz. Yerel basın, basının kılcal damarıdır. Pek çok ulusal basının da haberlerini bu insanlar yaparlar ve sahada çalışırlar. Mütevazı imkânlarla çıkardıkları gazetelere hayat vermek için gazetenin hem yazı işleri müdürü hem sahibi hem muhabiri hem baskıcısı hem dizgicisi olurlar. Haber yaptıkları olayda da aynı bölgede taraflarla birlikte yaşadıkları için sürekli risk altındadırlar.

Bir de bu insanların daimi anlamda kullandıkları, hak ettikleri, uzun yıllar çalıştıkları sarı basın kartı meseleleri vardır. Özellikle Basın İlan Kurumunun sarı basın kartıyla ilgili objektif tutumlar içerisinde, basın kartları iptal edilmiş olanlara veyahut da bu problemleri yaşayan insanlara, gerçekten, basın emekçilerinin problemi gözüyle bakmasını biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak istiyoruz.

Basın özgürlüğü ve basınla ilgili, elbette ki düşünce, ifade ve toplumun kendisini ifade etmesinin alanı olarak gördüğümüz bir güç unsuru olarak değerlendiriyoruz ama basın özgürlüğü ile millî güvenlik arasındaki ilişkiyi de mutlaka dengeye katmak durumundayız çünkü güvenlik-demokrasi, güvenlik-özgürlük ilişkisi içerisinde dünyanın gelmiş olduğu yeni durum, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinde de düşünce özgürlüğü adına bunlar yapılmıyor arkadaşlar. Bakın, şu kadarını söyleyeyim, 2005 yılında Londra'da bir metro istasyonu patladığında, o dönemde alınan güvenlik tedbirlerinin yoğunluğu şikâyet konusu oldu ve o dönemin gazeteleri, yazarları, düşünürleri bunun dünya başkenti olan Londra için turizm açısından sıkıntı getireceğini söylediğinde, Londra Emniyet Müdürü "Bu, Büyük Britanya İmparatorluğu'nun, İngiltere'nin bir devlet politikasıdır." dedi ve konuyu orada kapattı, gazeteciler de bunu tartışma meselesi bile yapmadı. Memleketin maalesef bir şekliyle asimetrik kuşatma altında yaşadığı şu günlerde, olağanüstü terör örgütlerinin kuşatmasında olduğu bu günlerde, biz basın özgürlüğü, haber alma hakları konusunda elbette ki meselelere yaklaşacağız fakat bunu yaparken de güvenlik ilişkisini çok iyi gözetmemiz lazım.

İkincisi: Gazetecilik kimliği adı altında yapılan birtakım faaliyetleri gazetecilik kimliğini kullanarak istismar etmemek lazım. Elbette ki tutuklu gazetecilerden veyahut da bu manada tartışmaya açılan isimlerden onu hak etmeyenler olabilir, buna yargı karar verecektir ama gazetecilik gibi bir kavramı, âdeta gazete sütunlarını ve gazete sayfalarını üzerine örter gibi, başka niyetlerin üzerine örterek yol almamak gerekiyor.

Üzerinde durulması ve tartışılması gereken temel meselelerden bir tanesi şudur: Türkiye'de, kuvvetler unsuru olarak bilinen "medya" kavramını gazetecilikten sonra televizyonculuğun ortaya çıkmasıyla toplumumuz daha çok tanımaya başladı. 1980'lerin sonu, 1990'ların başıyla başlayan patronların gazeteci, televizyoncu olmaya başlaması; patronların televizyonculuklarıyla beraber, oluşturdukları imkânları, önemli anlamda beşinci kol faaliyeti olarak kendi çalışanlarını ve ekranlarını ve televizyonlarını kullanması, Türk demokrasisi açısından gerçekten önemli bir problemdir ve bu problem başlı başına tartışılması gereken bir konudur.

Bu konu, eğer özlük hakları konusunda değerlendirilse, 212 sayılı Basın Kanunu'nda, tazminat talep edebilmesi için bir gazete çalışanının, basın mensubunun beş yıl süreyle çalışmış olması gerekiyor. Oysa, ilgili çalışma ve sosyal güvenlik yasasında, bir yıl çalıştıktan sonra tazminat hakları edinebilir. Neden bu hakları gazete çalışanlarına bu statüyle vermiyoruz? Veyahut da maaşlarını direkt bankadan almayla ilgili, yasal düzenlemeler vergi denetiminden dolayı böyleydi ama vergi denetimiyle, maaşlarını normal alanlara açıktan ödemelerle, gazete çalışanlarında gazeteye, basına hizmeti mi yoksa patrona hizmeti mi, bilinir mi bilinmez mi tartışma konusu olan hususlarda artı ödemelerin yapıldığı da bilinen bir gerçektir.

Biz, gerçekten, basın mensubu olmayı; haysiyetli, onurlu, bilgi edinme ve araştırmacı gazeteci olma hevesini bu toplumda diri tutmak durumundayız. İletişim fakültesi öğrencileri başta olmak üzere, tüm üniversite gençliğinin, bulunduğu şehirlerde yerel basına ilgi duymasını, yerel televizyon ve radyolara ilgi duymasını teşvik etmeliyiz. Üniversite gencinin, okuduğu alanla sınırlı olmayan, çok yönlü gelişmesi noktasında yerel televizyon ve yerel gazeteler ve yerel radyolar bu konuda onlara da yeni bir açılım yapabilecek bir alan olabilir. Bulunduğumuz illerde bunu mutlaka teşvik etmek durumundayız.

Fikrini, düşüncesini kamuoyu önünde açıklayarak kamuoyuyla, toplumla, ülkesiyle, insanlıkla paylaştığı için cezalandırılan çok farklı gazeteciler vardır. Bunların hepsini rahmetle anarken, kendi çerçevemde, benim de özelim olan ve hatıralarım olan ve köşe yazarlığı yaptığım Ortadoğu gazetesinin rahmetli yazarlarından İlhan Darendelioğlu'nu, İsmail Gerçeksöz'ü rahmetle anıyorum. Yine, görevinin başında şehit olan gazetecilerdir bunlar. Yine, Cengiz Akyıldız Ağabeyimizi de, onu da bizim de içerisinde bulunduğumuz bir organizasyonda şehit edilmesinden dolayı rahmetle anıyorum.

Tüm gazeteciler bizim için değerlidir, üretkendir, ürettiği nispette ve millete faydası olduğu müddetçe onlara olan saygımız sonsuzdur. Herkes kendi dünya görüşüne göre, üreten, emek veren sembol isimlerini saygıyla anabilirler ama bu anılan isimlerin gerçekten topluma, ülkeye, millete katma değer üretmeleri, şehit oluşları ve öldürülüş gerekçeleri de bir o kadar anlamlıdır. Özgürlük-demokrasi ilişkisi ve basın özgürlüğünü deminki bahsetmiş olduğum gerçeklerle yeniden ifade edip altını çizmek istiyorum. Yerel gazetecileri, yerel televizyoncuları ve yerel basını gündelik yaşam içerisinde sadece bayram ilanları ile siyasetçilerin yapabileceği birtakım açıklamalar veyahut da demeçlerle ilişki kurarak yapacakları ilanlarla ve desteklerle yaşar hâle getirmekten çok, o insanlara Basın İlan Kurumu üzerinden onurlu, iffetli kazanç sağlayabilecekleri bir alanın açılmasının zaruretini vurgulamak istiyoruz.

Her bir basın çalışanı arkadaşımın, kameramanın, muhabirin; gece uyumadan, gündüz yorulmadan haber yetiştirme mücadelesi içerisinde olan arkadaşlarımın Çalışan Gazeteciler Günü'nü Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına kutluyor ve gazetecilik adına ilkeli, ahlaklı, erdemli işleri yapacak yeni neslin de devam etmesini, eğitimiyle bunları taçlandırmasını temenni ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)