Konu:Sınai Mülkiyet Kanunu Tasarısı Münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:43
Tarih:20/12/2016


Sınai Mülkiyet Kanunu Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HDP GRUBU ADINA MÜSLÜM DOĞAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sınai Mülkiyet Kanunu Tasarısı hakkında grubum adına söz almış bulunmaktayım. Cümlenizi saygıyla selamlıyorum.

Konuyla ilgili konuşmama başlamadan önce üç önemli konuya işaret etmek istiyorum.

Birincisi: Bugün Türkiye, ciddi güvenlik risklerinin yaşandığı, siyasi ve toplumsal kutuplaşmanın çok yaygınlaştığı; çok ciddi bir güvensizlik sorunu yaşayan, yarınından endişe duyan bir ülke psikolojisi içindedir. Bu durumu acilen aşmamız gerekmektedir. Başkentimizde Rus Büyükelçisi katlediliyorsa durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamamız lazım. Büyükelçiye Allah'tan rahmet, ailesine ve ülkesine başsağlığı diliyorum.

Eş genel başkanlarımız ve 10 milletvekilinin tutuklanarak yasama faaliyetlerinden alıkonulması, özgürlüklerinin kısıtlanması demokrasimiz için bir utanç süreci olarak yakın tarihimize konu olacak, kara bir sayfa olarak yerini alacaktır. Partimize ait binalara karşı yapılan saldırıları ayrıca buradan kınıyorum. Parlamentomuzun bu sürece bir çözüm bulması gerekmektedir. Bu sürecin kabul edilebilecek hiçbir yönü yoktur.

Değerli milletvekilleri, yargıdan el çektirilen hâkim, savcı ve hâlâ devam eden yargı operasyonları bu tutuklama süreçlerine ilişkin bize önemli ip uçları veriyor olmalıdır. Milletvekillerimizle ilgili hazırlanan fezlekeler ve iddianamelerin çoğunun görevden el çektirilen cemaatçi savcılar tarafından hazırlandığını siz de çok iyi biliyorsunuz. Bu nedenledir ki bu süreci doğru kavramak ve karar vermek bizim görevimizdir.

Değerli milletvekilleri, birlikte konuşup çözemeyeceğimiz hiçbir sorun yoktur. Hiçbir kimse kendini daha fazla yurtsever, vatansever ilan edemez. Hiç kimsenin de elinde böyle bir terazi söz konusu değildir. Ortak vatanımızda birlikte, eşit yurttaşlık temelinde yaşamanın zorunlu olduğu bilincini tüm ülkemize yaymalıyız. Ortak vatanımızda demokratik ulus olmanın mücadelesini, demokratik bir cumhuriyeti inşa etmenin çabasını doğru kavramamız gerekmektedir. Bu Mecliste görev yapan, halkın iradesini üzerinde taşıyan her milletvekilinin, daha iyi yaşanabilir bir ülke, ülkemizde gelişmiş bir demokrasinin inşa çalışmasına katılması doğaldır.

İkinci konu da tam otuz sekiz yıl önce bir katliamla ilgili bir hususu tekrar hatırlatmak istiyorum. Değerli milletvekilleri, tam otuz sekiz yıl önce, Maraş'ta, 19 Aralıkta başlayıp 25 Aralık akşamına kadar süren bir katliam yaşandı ülkemizde. Bu katliamda resmen saptanabilen, katledilen yurttaş sayısı 111 idi. Yüzlerce kişi yaralanmış, aralarında CHP, Türkiye İşçi Partisi, Türkiye Komünist Partisi, TÖB-DER, Polis Memurları Dayanışma Derneği yani POL-DER binalarının ve sağlık müdürlüğünün bulunduğu 210 ev ve 70 iş yeri yakılıp yıkılmıştı. Katliamın ardından binlerce Alevi, Kahramanmaraş'ı maalesef kaçarcasına terk etti. Dönemin CHP milletvekili Oğuz Söğütlü, Kahramanmaraş'ta yaşananların açık soykırımdan başka bir şey olmadığını, Alevi nüfusunun yüzde 80'inin kenti terk ettiğini bu kürsüde söylemiştir. Açıkça önceden planlanan ve sahneye konulan klasik bir senaryonun oynandığı Maraş'ta gelişen olayların üzerinden otuz sekiz yıl geçmesine rağmen hâlen aydınlatılmamış olması ve üstelik Maraş katliamında başrolde yer alanların çoğunun daha sonraki süreçlerde siyasetin ve devletin önemli kademeleri içerisine alınarak ödüllendirilmeleri yaşanan acıları daha da artırmıştır. Bir numaralı katliam sanığının 1991 yılındaki seçimlerde milletvekili olarak Parlamentoya girmesi, maalesef, Alevileri çok üzmüştür. 804 sanık hakkında açılan davada 379 kişi beraat etmiş ve diğer sanıklar ise katliam boyutundaki olaylardan küçük cezalarla kurtulmuşlardır. Olaylardan sonra yüzlerce insanın öldürülmesi, binlerce insanın yaralanması, iş yerlerinin ve evlerinin tahrip edilmesi suçları ise cezasız kalmıştır. Ülkemizde yaşayan her insan, Maraş katliamı özelinde Türkiye'nin karanlık geçmişi ve bugünüyle yüzleşilmesinin zaruretini görmekte ve bu sürecin yüzleşme anlamında tamamlanmasını istemektedir. Yaşananların bir daha tekrar etmeyeceği bir gelecek için Maraş katliamının her yıl Maraş'ta anılmasını, Maraş'a bir katliam anıtının yapılmasını ve bu anıtın üzerine katliamda ölümü tespit edilen tüm yurttaşlarımızın isimlerinin yazılmasını, katillerinin cezalandırılmasını Alevi toplumunun ve duyarlı bütün kesimlerin bir ortak beklentisi olarak size sunmak istiyorum.

Diğer üçüncü bir konu: Değerli milletvekilleri, Ankara'da 1 Haziran 2013 tarihinde Kızılay Meydanı'ndaki Gezi Parkı eylemleri sırasında Ethem Sarısülük'ün öldürülmesiyle ilgili davada Aksaray Ağır Ceza Mahkemesinden bir karar çıktı. Mahkeme heyeti sanık polis Ahmet Şahbaz'ı bir yıl dört ay yirmi gün hapis cezasına çarptırdı. Bu cezayı da 10.100 lira adli para cezasına çevirdi. İşte hak, işte hukuk, ülkemizin insana verdiği değer budur. Bile bile bir insanı katleden bu şahsın cezası bu mudur sayın milletvekilleri? Elbette değil, siz de öyle düşünüyorsunuz. Vicdanları kanatan bu yara, bu şekilde kapatılmayacaktır. Sürecin takipçisi olacağız; Ethem yoldaşa, Ethem cana söz veriyoruz bu konuda.

Değerli milletvekilleri, Sınai Mülkiyet Kanunu Tasarısı, yıllardır bir türlü çıkmayan marka, patent ve faydalı modeller, coğrafi işaretler, tasarım ve geleneksel ürün adları hakkında düzenlemeleri kapsamaktadır. Genel olarak maddelerin üzerinde uzlaşıldığını görüyoruz ama ne yazık ki hazırlık aşaması sürecinde bu uzlaşıya dair pek adım da görmedik. Yaklaşık bir yılda hazırlanan... Hazırlık aşaması sürecinde muhalefet sürece dâhil edilmemiştir maalesef. 190 maddelik bir tasarı alt komisyondan sadece bir haftada iki kere toplanılarak yeterince planlama yapılmadan geçirilmiştir. Üstelik, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ve Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonunun görüşleri de alınmadan hazırlandığını biliyoruz. Demokrasi, azınlığın ve muhalefetin karar alma süreçlerine dâhil edilmesiyle anlam bulur. Sivil toplum örgütlerini dışlayarak, muhalefetin önerilerini dikkate almadan yapılan her çalışma eksiktir. Muhalefet sorunları tespit eder, iktidar da bu sorun alanlarını çözüme kavuşturur. Normalde de olması gereken budur. Adalet Komisyonu, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda görüşülmesi gereken tasarının bir hafta gibi kısa bir süreye sıkıştırılması doğru bir uygulama değil ne yazık ki, bunu da belirtmek isterim. Fikrî ve sınai mülkiyet haklarının yapılmış ve yapılacak marka, patent, coğrafi işaretleme, geleneksel ürünler ve tasarım başvurularını hukuksal bir zemine oturtmak önemli ama asıl sorun buradan kaynaklanmamaktadır aslında. Adalet; Avrupa Birliği Uyum; Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda görüşülse tasarı, sorunun kanun çıkarmakla çözülemeyeceğini, meselenin daha derinlerde, başkanlık rejimine doğru gidişten ve yürütülen sermaye odaklı zihniyetten kaynaklandığı da görülecektir. 7 Haziran sonrasında giderek merkezîleşen ve tek bir adam rejimine dönüşen bir ülkenin bilimi ve sanayisi de, üretimi de, sporu da hep sorunludur. Sporu erkekleştirmek için futbola indirgeyen, futbolu da stadyumların açılışlarıyla siyasi propagandaya dönüştürülen bir ortamda spordan ne bekleyebiliriz ki? Futbolumuza bakalım örnek olarak. Geçenlerde yayın ihalesi 500 milyon dolardan alıcı buldu. Sponsorlar ve ekstra gelirlerle de bu rakamlar milyar doları buluyor. Sonuç ne oldu? Her yıl giderek artan bir vergi borçları, kulüplerimizin dünya liglerindeki başarısı ortada. Üstelik millî takım da spor kulüplerini aratmamaktadır fakat bir teknik direktörün maaşının neredeyse asgari ücretlinin yirmi beş yıllık emeğine karşılık olan tazminata denk getirildiğini görüyoruz. Asgari ücrete zam da bu sene sıfır olarak düşünülüyor ama erkek egemen sporda bir teknik direktöre çuvallarla para veriyoruz. Bakış açımızın, hâlimizin de, bakışımızın da özeti budur değerli milletvekilleri: Emeğe yok ama emek sömürüsüne çok para veriyoruz.

Sayın Başkan, sanatta da durum farklı mı? Önce arabesk müzikle uyuşturulan zihinler, şimdilerde TV'lerde ses yarışmalarıyla uyuşturuluyor. Kendilerini jiletle sakinleştiren, acıdan zevk alarak onu kutsayan insanların yerini bir anda şöhreti yakalamak isteyen eğitimsiz insanlar almaktadır. Dünyanın en önemli müzik ödülü olan Beethoven Uluslararası Ödülü'nü alan Fazıl Say'ın konserleri satırlarla basılırken tamamen bir kurgu içerisinde hareket eden ve sadece duyguları sömürmek üzerine kurulu programlar rating rekorları kırmaktadır. Halkın gerçekleri görmemesi pahasına yapılan bu programların bu ülkenin gelecek ufkunu öldürdüğünü ne zaman göreceğiz? Ne üretiyoruz? Hiçbir şey. Zenginliğimiz yok sayılıyor; dengbejler, ozanlar, âşıklar yok oluyor. Bir kültür sanki daha önce hiç var olmamış gibi ortadan kayboluyor. Markadan mı bahsediyoruz? Markayı çok mu uzaklarda arıyoruz? Bizim markamız Âşık Veysel, Âşık Daimi, Muhlis Akarsu, Şakiro, Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş, Ciwan Haco, Nizamettin Ariçlerdir. Biz daha kendi kültürümüzü bir türlü markalaştıramıyoruz.

Ayrıca, yeri gelmişken söyleyeyim "O Ses" yarışmalarında her dilden şarkılar söylenebiliyor ama bu toprakların en kadim dillerinden Kürtçeyi kullanamıyoruz, kullandırmıyorlar. Bu durum kabullenilecek bir durum mu sayın milletvekilleri? Ülke barışına bu durum zarar vermiyor mu? Hani kardeşlik, hani bir arada yaşam söylemleri?

Değerli milletvekilleri, eğitimde de ne durumda olduğumuza bir iki örnek sunmak isterim. OECD'nin üç yılda bir gerçekleştirdiği ve özellikle bilim ve matematik alanında öğrencilerin seviyelerinin ölçüldüğü PISA raporunda 72 ülke arasında 50'nci sırada olduğumuzu biliyoruz. 2015 yılında gerçekleştirilen üniversiteye giriş sınavlarında tam 42 bin öğrenci sıfır puan aldı. Çocuklarımız en temel problemi çözmekten artık uzaktır. Türkiye'nin en iyi liseleri proje okul kapsamında yeniden dizayn edilmekte; en iyi üniversiteleri kendi rektörünü bile seçemez duruma gelmiştir. Liseler kendi içinde hiyerarşiye tabi tutulmakta, sonra "Bu sıralamayı meslek liseleri ile imam-hatipler bu kötü noktalara çekiyor." denilmekte. Hiç kusura bakmayın ama bu tablo maalesef sizin eserinizdir.

1 Eylül gece yarısı çıkarılan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'yle, en temel hukuki ilkeler ayaklar altına alınarak, tek seferde 28.163 öğretmen adil yargılama ve savunma hakkı bile tanınmadan kamu görevlerinden ihraç edildi, barış için imza atan değerli akademisyenler meslekten ihraç edildi. Öğretmenleri ihraç ederek, akademisyenleri korkutarak, üniversite gençliğini sindirerek mi marka yaratacağız? Her yere imam-hatip liseleri açarak mı marka üreteceğiz? İmam-hatip liselerinin ihtiyaç olduğuna inanırım ama bu kadar çok açılması da kabullenilecek bir durum değildir. Bunun fikir üretimine katkısı nedir değerli milletvekilleri? Eğitimde bir marka yaratabildik mi? On dört yıllık iktidarınız boyunca 6 Millî Eğitim Bakanı değiştirerek mi marka yaratacağız, yoksa, sermayeye ucuz iş gücü olarak çocuklarımızla mı markalarımızı yaratacağız?

Sanayimiz farklı mı peki? Öncelikle imalat sanayisine bakalım, toplam ithalatın yüzde 80'ini imalat sanayisi oluşturmakta. Katma değeri bu kadar düşük yatırım malına bağımlı bir sanayiyle mi marka yaratacağız? Yüksek teknolojili ürünlerin imalat sanayisi ihracatı içindeki payı yüzde 3,7; ithalatı içindeki payıysa yüzde 16,1'dir. Motoru, makine parçalarını, yazılımı ithal ederken nasıl yüksek teknoloji ürünü geliştireceğiz ve bunu nasıl markalaştıracağız? Ne üretiyoruz, neyi markalaştıracağız?

Değerli milletvekilleri, mesele patent almak, patent başvurusu yapmak ya da çok fazla patente sahip olmak değildir; önemli olan, üretim yapmaktır, önemli olan, fikirdir. Patent rakamlarına bakıyoruz, Avrupa'nın oldukça gerisindeyiz. Korsan ve taklit üründen de ülkemiz geçilmiyor. Patent başvurusu sıralamalarında ilk 20'ye girdiğimiz bir alan var mı? Yok elbette. Patent başvurularının dağılımına baktığımızda 4 büyük şehrin ağırlığını görmekteyiz. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa patent başvurularının yüzde 70'ini oluşturmaktadır. Peki, ya diğer iller? Patent alabilmek için iyi bir şeyler üretmek gerekiyor. Bu da, AR-GE çalışmalarına ağırlık vermekle, planlama ve programlamakla, AR-GE çalışmalarıyla ilk sırayı almakla ilgili bir husustur. Peki, bunun için AR-GE'ye ayırdığımız kaynak yeterli mi değerli milletvekilleri? Türkiye bütçesinin yalnızca yüzde 1'ini AR-GE'ye ayırıyoruz. Bu, Avrupa ortalamasının 2,5 kat altında bir rakam. AR-GE'ye ayırdığımız harcamaların uluslararası bir şirketin harcamalarının altında olduğunu geçen bir konuşmamda belirtmiştim. Toyota firmasının AR-GE'ye ayırdığı miktar bizim 2 katımız değerli milletvekilleri. Artık doygunluk seviyesine gelmiş inşaat sektörüne harcanan paralara baktığımızda bu rakam kabul edilebilir bir seviyede değildir. Bu eğitim sistemiyle, bu sanayiyle, bu sanatla ne yazık ki marka yaratmak da, özgün fikir üretmek de artık çok zordur. Şimdi, ortaya koyduğum bu tablo sonucunda Sınai Mülkiyet Yasası'nı bir daha incelemek isterim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde bir sınai mülkiyet yasası olmadığı için bugüne kadarki düzenlemeler kanun hükmünde kararnamelerle yapılmaya çalışılmış ancak Anayasa Mahkemesince temel hakların, kişi hakları ve ödevlerinin ve Dördüncü Bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlemeyeceği belirtildiği gerekçesiyle, marka tasarım, patent ve coğrafi işarete ilişkin kanun hükmünde kararnamelerin bazı maddeleri bildiğiniz gibi iptal edilmiştir.

AK PARTİ Hükûmeti ve sermaye çevreleri de sınai mülkiyet hakkı alanında söz konusu olabilecek muhtemel iptaller nedeniyle ortaya çıkabilecek sorunların ve hak kayıplarının ortadan kaldırılması amacıyla kanun hükmünde kararnamelerin bir an önce kanunlaşması maksadıyla bu yasa tasarısını hazırlamıştır.

Sınai mülkiyet, büyük firmaların üretim, pazarlama ve dağıtım gibi süreçlerini rekabette tekel varlığını korumak ve güvenceye almak adına çıkarılmaktadır. Tasarının gerekçesi olan "hak kayıpları ve sorunlar" Anayasa Mahkemesinde iptal edildiği için sermaye ve tekellerin yaşadığı sorunların ve sözde hak kayıplarının önüne geçmek için hazırlandığı bilinmektedir. Tasarım, buluş ve teknolojik yenilik kimsenin mülkiyeti altında gizlendirilemez. Bu buluşlar insanlığın ortak mirasıdır ve insanların ortak kullanımı için geliştirilen değerlerdir. Buluş, fikir ve üretim, bilimin gereği ve kolektif çalışmanın ürünüdür. Dolayısıyla, yeni bir buluş bir kişiye ya da zümreye değil, insanlığın tamamınadır ve insanlığa hizmet için ortaya konulmaktadır.

Bir buluşun, bir keşfin, bir fikrin ortaya çıkmasında mutlaka birilerinin ya da bazı grupların emekleri daha fazladır, bu konuda mutlaka birileri daha fazla çalışmıştır veya teşvikler bu konuda daha özendirici olmuştur ancak -bu teşviklerin Türkiye'de bu konuda yeterince özendirici olduğunu da söyleyemeyiz- bu hakkın muhatabı çok uluslu şirketler değildir. Biz, bu kanunda mühendislerin, tasarımcıların, mimarların emeğinin yeterince verilmediğini, kanunlarla yeterince korunmadığını görmekteyiz. Tasarının 61'inci maddesinin (10)'uncu fıkrasında "Başvuru sahibi tasarımcı değilse tasarımcılardan tasarım başvuru hakkını nasıl aldığını açıklaması yeterlidir." ifadesi bunun çok açık bir göstergesidir değerli milletvekilleri.

Yasa değişikliğiyle, katma değer ve yaratıcılık emekleri zaten sömürülen iş görenlerin tasarım hakkını da kullanmaları zorlaştırılmakta. İşveren ile iş gören arasında olan iş hayatı akışında hak iddia etmesinin zorlukları bilinirken bu kanunla birlikte, tasarım emeği verenin emeğinin işverenler tarafından çalınması da daha kolay hâle getirilmiştir. Patent başvurularında başvuru sahibinden açıklama yerine, tasarımcının haklarını nasıl ve hangi koşullarda devrettiğini gösteren bir sözleşme talep edilmesi zorunludur ve aslında gerekmektedir de.

Kapitalizm tarihi, şirketlerin tasarım ve buluşlarının oluşturulmasını sağlayacak ortamları nasıl da sinsice himayesine aldığı ve mülkleştirdiğini göstermektedir. Kamu yararı bulunan bir tasarım ya da buluşun yaygınlaştırılıp kamu yararına ve hizmetine sunulması gerekirken mülkleştirerek sermayenin koruması altına alınması elbette ki tarafımızdan kabul edilemez. Bu da Anayasa Mahkemesinin daha önceki iptal gerekçelerinde doğru bir şekilde belirttiği gibi, temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ve Dördüncü Bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerine aykırı bir durum oluşturmaktadır.

Bunun yanında, sadece makroekonomik bakış açısıyla düşündüğümüzde dahi, söz konusu Sınai Mülkiyet Kanunu Tasarısı'nın yasalaşmasının, Türkiye'nin ekonomik gelişimi için faydadan çok zarar getireceği hususunu da burada belirtebiliriz. Bunun en temel sebebi de Türkiye ekonomisinin bir üretim değil, borca dayalı bir tüketim ekonomisi olduğu ve tasarı yasalaşırsa yerli üreticilerin uluslararası tekeller karşısında zararlı çıkacağı gerçeğidir.

Türkiye'de, işçi ve emekçileri güvencesizleştirerek yabancı sermaye için ucuz iş gücü hâline getiren kiralık işçilik yasası nasıl yabancı sermaye çıkarlarına hizmet için çıkarılmışsa söz konusu yasa da ülke pazarını yabancı sermaye için daha cazip hâle getirme çabasından başka bir motivasyona hizmet etmemektedir.

AK PARTİ'nin siyasi ideolojisinin dayandığı neoliberal kalkınmacılık anlayışı, kısa vade için kaynak sorununu çözüyor gözükse de orta, uzun vadede ülke tasarımcılarını, emekçilerini ve küçük üreticilerini eskisinden çok daha savunmasız ve bağımlı hâle getirecektir. AK PARTİ'nin on dört yıllık ekonomi politikaları bize bunu defalarca göstermiştir.

Değerli milletvekilleri, ekonomi, işçi ve emekçiler için değil işverenler için büyümüş, bu büyüme de işçi katliamları, artan yoksulluk ve borç köleliği olarak emekçi halklara ödetilmiştir.

Özetle, tasarım, buluş ve bunun gibi süreçlerin tek taraflı mülkleştirilmesini tescilleyecek ve somut olarak da yabancı sermaye karşısında kamu ekonomisinin kooperatifleri ve KOBİ'leri yaşayamaz duruma getirecek bu yasa tasarısının bu sorunları çözemeyeceğini ve bir çözüm sağlamayacağını burada belirtmek isterim.

Hepinizi tekrar saygıyla selamlarım. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Doğan.