Konu:2017 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2015 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 2'nci Tur görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:33
Tarih:07/12/2016


2017 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2015 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 2'nci Tur görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Çok teşekkür ederim Sayın Başkan.

İlk bölümde Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) bütçeleri üzerine konuşma yapacağım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, insan hakları en genel tanımla, bütün insanlar için garanti altına alınması gereken temel hak ve özgürlükler olarak tanımlanır. İnsan hakları, kişinin insan olduğu için sahip olduğu haklardır; dolayısıyla ahlakidir, dolayısıyla insani ve erdem yüklüdür. İnsan haklarının tarihî gelişimini her kültür kendi müktesebatına göre yapar. Seküler anlamda insanlığın demokratik hukuk sistemini tanımladığı modern yapılarda insan haklarının referans kaynakları Magna Carta'dan alınarak sonuç itibarıyla 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne kadar getirilir. Bu, elbette ki bizim de bir parçası olduğumuz modern zaman tanımları içerisinde olabilir ama biz kendi kültürel müktesebatımıza baktığımızda Türk kültürünün somut ve somut olmayan tüm değerlerinde insana dair yaklaşımları görürüz. Orhun Kitabeleri'nden Kutadgu Bilig'e, Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye öğütlerinden tutun cumhuriyet kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e kadar bu meselenin siyasi ve tarihî boyutunu görürüz. Dinimiz İslam'ın, temel nasların belirleyicisi olan Efendimiz'in Veda Hutbesi'ni İslam tarihi açısından ele aldığımızda insanlık ve insan hakları tarihinin de referans noktası olduğunu görürüz ve oralarda birey hak ve özgürlüklerinin satır aralarını okuruz. Bu yaklaşımların toplamının bir noktası olarak geldiğimizde, insan hakları insanın bireyine, şahsiyetine hitap eden bir yaklaşımı referans alır arkadaşlar. Bireye gönderme vardır insan haklarında; grup ve topluluk hakları, grup veya toplulukların üzerinde yapılan baskılar elbette ki insan haklarına dair olumlu ya da olumsuz tutum olabilir. Ama, çıkış noktası bireyi öncelediği için ve bireyi merkeze aldığı için burada hürriyetçilik ve şahsiyetçilik temel çıkış noktasıdır.

Birazdan bahsedeceğim konuyla bunun arasında ilinti kuracağım. Partimizin kurucu lideri Başbuğ Alparslan Türkeş Dokuz Işık'ta "Hürriyetçilik ve şahsiyetçilik" umdesinde "Disiplinsiz bir hürriyet anarşi, hürriyetsiz bir disiplin anlayışı ise diktatörlüktür." der. Buradan hareketle onun rahleitedrisinden geçen Sayın Genel Başkanımız Devlet Bahçeli Beyefendi "Milliyetçilik ve demokrasi ikiz kardeştir ve bizim temel umdemiz hürriyetçilik ve şahsiyetçiliktir." diyerek her toplantıda vurgu yapar. Bu konudaki vurgumun temeli nedir onu ifadelendirmek istiyorum: Siz bireyin şahsiyetine tahakküm ederek onu birtakım duygu ve düşüncelerle terörize edebilecek bir noktaya getirebiliyorsanız bu bir insan hakları ihlalidir. Burada, FETÖ gibi, PKK gibi, DEAŞ gibi terör örgütlerinin çıkış noktası insan hakları ihlaliyle başlamış, insan hakları ihlaliyle sonuçlanmıştır. Sonuçta, Meclisin tepesinden bomba atan irade de, Kandil'den talimat alarak bebekleri katleden caniler de bu manada eylemleriyle insan haklarını ihlal ederek yaşam hakkını ellerinden alan suçları işlemiş. Ama daha büyük olan şudur: Daha büyük olan, bu terör örgütüne insan devşirenlerin bireyi ve hürriyetçiliği referans almadan o bireyi kontrol altına alarak grup hareketlerinin içerisinde onun en insani hakkı olan özgürlüğünü kontrol altına almalarıdır. Bu konunun özellikle altını çizmek istiyorum ve terör örgütlerine bakış açısındaki insan hakları ihlalinin bu yaklaşımını Batı'ya da, insan hakları üzerinde bugün özgürlüklerin daraltıldığını iddia edenlere de bu çerçevede cevap verilmesi gerektiğini de teklif ediyorum.

Batı'nın bu kapsamdaki yaklaşımlarının tarihî serüvenine baktığımızda değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletlerin güçlü ülkeleri haklara göre mi yoksa güçlüye göre mi politikalar uyguluyor? Burada iki aşama var; birincisi, Birleşmiş Milletlere bağlı ülkeler, aynı şekilde İnsan Hakları Beyannamesi'ne uyan ülkeler, aynı şekilde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin üyesi olanlar, AGİT üyesi olanlar, politikaların belirlenmesi noktasında ne kadar insan haklarını hesaba katarak küresel sistemi dizayn ediyorlar? Yoksa, Karadeniz'in sahillerinden Yemen'e kadar tüm Orta Doğu'yu ve hinterlandındaki tüm coğrafyayı şekillendirme arzusunda bulunanlar, tüm bunları insanlık için mi yapıyor yoksa kendi vatan coğrafyasındaki insanların hayat standardını artırabilecek birtakım çalışmaların zeminini oluşturmak için mi yapıyor? Şimdi bu, koskocaman bir soru işareti.

Elbette ki Avrupa kamuoyundaki entelektüeller, vicdan sahibi, ahlak sahibi gazeteciler, düşünürler, insan haklarıyla ilgili oluşmuş ortak vicdana saygımız sonsuz ama o ortak vicdanın uluslararası küresel baronların savaş çığırtkanlıklarının vekâlet savaşlarıyla insanlığı katlettiği ortamda ülkesindeki bu çifte standartlı tutuma karşı da cevap vermesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla da yetinmiyoruz, bu politikaların sonucu olarak ortaya çıkan ve en yakınımızda Suriye ve Orta Doğu neticesinde mültecilerle ve misafirlerle karşılaştığımız bu ortam içerisinde Türkiye 3 milyon Suriyeliye ev sahipliği yaparken, çok yakın bir zamanda Meclisimizi temsilen bulunduğumuz Almanya'daki temaslarımızda gördük, "Gelen, insanlarımızı rahatsız eder." diyerek kendi şehrinin içerisine duvar çeken, çit çeken, tel örgü çeken Batılıları görmek doğrusu kendi içerisindeki çelişkileri de bize göstermiş oldu.

Buradaki yaklaşım, bir, insan hakları ihlaliyle ilgili yapılan politikalardaki savaş çığırtkanlığı ve vekâlet savaşlarına karşı sessiz kalmayı bir problem olarak görüyoruz. İki: Bunun sonucunda ortaya çıkan mağduriyetlerin giderilmesiyle alakalı konuları ve buna yaklaşımlarındaki uygulamalarını da samimi, yürekten bulmuyoruz. Buradaki vurgumuz elbette siyasi iradeyle, o devletleri yöneten idarelerle ve kurumlarla ilgilidir.

Biz, 1990 yılında temellerini attığımız İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunun tecrübesini, nihayetinde 2016 yılında "Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu" olarak tanımladık. Toplumsal ihtiyaçlar ve gelişmeler, ortaya çıkan fiilî durumlar, birtakım gelişmeleri zaman içerisinde tecrübeyle biriktirerek kurumsallaştırıyor. Devletler, aynı bu şekilde toplumlar gibi gelişiyor, dönüşüyor, tekamül hâline geliyor. 1990 yılında Meclis bünyesinde kurulan İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun 2016 yılında ancak kurumlaşabilmesi bununla ilgili. Birazdan konuşacağım AFAD'la ilgili kurumsallaşma hikâyesi de böyle bir tecrübenin üzerinde. Kurumun üç temel görevi var; ulusal insan haklarını koruma görevi, işkence ve kötü muameleye karşı ulusal önleme mekanizması görevi, ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurumu ve bunların denetlenmesi.

Yapısı konusunda biz muhalefet şerhimizi bu kurul oluşturulurken kapsamlı olarak yazdık. 8 üye Bakanlar Kurulu tarafından seçiliyor, 3 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Bu kurulda Milliyetçi Hareket Partisinin temsil edilmemesini ciddi bir çelişki olarak ifade ettiğimizi muhalefet şerhimizde vurgulamıştık. Fakat diğer dikkat çekici husus, daha önceki bütçelerde İnsan Hakları Kurulu "İhtiyacımız yok." diyerek bütçemize tekrar kaynaklarını aktarmış. Umarım ihtiyacımız olmayacak kadar insan hakları ihlallerinin daha az yaşandığı, hatta yaşanmadığı bir ülke oluruz. Ama şöyle bir karnemize baktığımda 2016 OECD Eğitim Raporu'ndaki gözlemlerimizde Türkiye'nin 35 OECD ülkesi içerisinde çocukların fırsat eşitliği bakımından maalesef 34'üncü sırada olduğu, 1 milyon 297 bin çocuğun okula gidemediği, altı yaş grubunda her 10 çocuktan 4'ünün okul öncesine gidemediği, 40.266 çocukta -hicap duyuyorum- istismarla ilgili vakaların devam ettiği, her ay Adli Tıp Kurumunda 650 çocuğa istismarla ilgili işlemin yapıldığı gerçeğiyle yüzleştim ve bu vesileyle tekrar kendimi sorgulamaktan, "Toplumumuz nereye gidiyor?" sorusunu sormaktan kendimi alamadım. Evet milliyetçi, mukaddesatçı, muhafazakâr insanların üzerindeki sorumluluklar bu söylemler üzerinden siyasal dil geliştirmenin ötesinde gerçeklerle yüzleşip hakikati arama noktasında ciddi önlemler almak zorundadır.

Türkiye'de insan hakları ihlaliyle ilgili hususlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların da sayısının arttığını görmekteyiz. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının bunun bir tedbiri olarak önleyicisi olduğunu görmek olumlu bir gelişmedir. Fakat ülkemizde yaşanan hususlar ve maruz kaldığımız terör operasyonuna karşı devletin almış olduğu radikal tedbirler konusunda vicdani, ahlaki ve insani bir tutum yürütme gayretinde olan devlet yetkililerinin olduğu kadar, kurumlarda bu süreci istismar olarak görüp birbirlerini itibarsızlaştırıp herkesi aynı torbaya koyma niyetinde olanların varlığı da bilinen bir vakıadır.

FETÖ mücadelesinin, PKK mücadelesinin kararlı bir şekilde yapılması konusunda Milliyetçi Hareket Partisinin durduğu yer nettir ve sonuna kadar "devlet" demektedir, sonuna kadar "millet" demektedir. Bunu yaparken de asıl vurgulanması gereken, insan hakları ihlalinin, Meclisi bombalayan iradeyle, bunlara talimat veren başta yurtta sulh konseyi olmak üzere, siyasal uzantıları olmak üzere bu örgüt şemasını bir bütün hâlinde deşifre ederek en kararlı bir şekilde cezasının verilmesidir.

Sayın Genel Başkanımız Devlet Bahçeli Bey'in grup konuşmalarında tekraren vurgulamış olduğu -küçümsemiyoruz, saygı duyuyoruz- odacıdan, ebeden, hemşireden, gündelikçi insana kadar değişik vesilelerle işlemlerin yapılması, evet varsa bu suç unsuruyla olan illiyeti, varsa byLock illetiyle olan münasebeti, cezasını kim olursa olsun çekecektir, en yakınımız bile olsa çekecektir. Ama bu manada "Yüksek rakımlı tepelere doğru çıktığında bu iş nereye gidiyor? sorusunun sorulmaması bir çelişkidir." diyen Sayın Genel Başkanımızın ifadesini de bu vesileyle insan hakları ihlali konusunda adil davranılması gerekliliği vurgusuyla tekrar ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Değerli Başkan, değerli bürokrat arkadaşlar; Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının kurulması, tıpkı İnsan Hakları Kurulu gibi önemli bir tecrübenin sonrasındadır. Bu tecrübeler, bize, depremlerle, sellerle, felaketlerle gelen birtakım kurumların kurulmasıyla... En son Orta Doğu krizi ve Suriye patlağı ve mülteciler kriziyle beraber gelen anlık müdahalelerle AFAD'ın adını daha çok duymaya başladık. Evet, biz, genelde mültecilerle ilgili AFAD'ı duyuyoruz ama AFAD'ın sorumlulukları kapsamında kimyasal saldırıdan tutun, selde, depremde, olağanüstü her türlü şartlarda insanların yardımında olma gibi bir mecburiyetinin kendi kuruluş gerekçesi içerisinde olduğunu görüyoruz ve o kararlılıkla çalışılması arzusundayız. Afet Yönetmeliği noktasında 99 Marmara depremi çıkış noktası olmuştur. 2009 yılında Başbakanlığa bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı kurularak çeşitli bakanlıklarda da genel müdürlükler oluşturulmuştur ve nihayetinde bugünkü hâlini alan kurum, Başkanlık olarak devam etmektedir.

AFAD'ın tüm çalışmalarını, istisnasız, komisyonlarda tartışma esnasındaki raporları okuduğunda tüm siyasi partiler olumlu karşılıyor ve takdirle karşılıyorlar. Uyardıkları bir konu AFAD'ın daha şeffaf olması ve daha hesap verebilir olması. Elbette ki AFAD Acil Durum Yönetmeliği'yle çalışıyor, alım satımlarını çok daha hızlı yapabilmek için birtakım mevzuatların dışında tutulabilir, ama kamu vicdanı açısından, bütçe görüşmelerinin Komisyon raporlarında gördüğüm uyarıları da buradan, şeffaflaşma noktasında, ben de vurgulamaya bir ihtiyaç duydum.

Buradaki bir başka ve temel anlamda vurgulanması gereken hususlardan biri, AFAD çalışanlarının özlük hakları değerli milletvekilleri. Her türlü doğal iklim şartlarında fark etmeksizin çalışmalarından dolayı, merkez ve taşra teşkilatı çalışanlarının yararlanacağı "AFAD tazminatı" çıkarılarak özlük haklarının iyileştirilmesi gerekiyor bu arkadaşlarımızın. Mesai mefhumu tanımadan, 7/24, her türlü afette çalışan il afet ve acil durum müdürlükleri ve afet ve acil durum arama kurtarma birlik müdürlüklerinde her türlü afette ve acil durumlarda görev yapan personel ile arama ve kurtarma teknisyenlerine fazla çalışma ücretinin ödenmesinin sağlanması gerekiyor.

Afet ve acil durum arama kurtarma birlikleri müdürlükleri ile buna bağlı kurumların arasında, acil kurtarma araçlarının "112" ve itfaiye araçları için öngörülen, bütçe kanununda belirlenen "kasko yapılacak araçlar" listesinde de yer alması bir zaruret olarak ifade ediliyor.

İl afet ve acil durum müdürlükleri bünyesinde çalışan enformasyon memurlarının "teknik hizmetler" sınıfına alınması ve onların da bu çalışmaların bir parçası olarak gözükmesi gerekiyor. Aynı durum, her konuda görünen eylemi yapan ile arkasındaki, ona teknik desteği veren arasındaki ilişkiyi mutlaka değerlendirmek gerekiyor. Bu Türk Silahlı Kuvvetleri de olabilir, emniyet teşkilatı da olabilir; teknik personelin fedakârlıklarını asla göz ardı tutmamak gerekiyor.

Küçük illerde arama ve kurtarma hizmetinin daha etkin verilebilmesi için, 10 olan arama ve kurtarma teknisyen sayısının artırılması gerekiyor.

Ataması yapılmayan ve vekâleten yürütülen illerdeki il müdürlüğü atamalarının kısa sürede yapılması gerekiyor.

Ama burada vurgulamam gereken bir husus Sayın Başbakan Yardımcım, bu kurumlarda çalışan insanların bir misyonla çalıştıkları, bu kurumlarda çalışan amirlere, müdürlere "kariyer mesleği" olarak değil, "insanlığa hizmet mesleği" olarak, buranın bir insanlık ve millî bir misyonla görev yapılan bir yer olduğu şuurunun verilmesiyle oralara atamaların yapılması gerekiyor. Yeni bir kurum oluşturuldu. Yakınlara, yandaşlara farklı kurumlardan transfer yapılarak müdürlük makamlarının verileceği bir yer olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Diğer bir husus AFAD'la ilgili, sel felaketleri ve olağanüstü birtakım tabiat olaylarından sonra AFAD hizmetini verir geri çekilir, ondan sonraki ödenekler Maliyeyle alakalıdır belki. Bu konuda Maliyeye AFAD'la bağlantılı olarak birtakım talepler geliyor sel felaketindeki yardımların ödenmemesiyle ilgili. Bunun da yine takipçisinin... AFAD Başkanlığı ve ilgili bakanlığın bu konuda Maliye Bakanlığıyla koordineli çalışarak sonuçlandırması meselesi. Bu konuda bize gelen haberlerde, Trabzon Beşikdüzü'nde sel felaketinden dolayı büyük hasar oldu bildiğimiz kadarıyla ve oranın birtakım ihtiyaçlarının Maliye tarafından karşılanması hususunda yavaş gittiği bilgileri var.

Yakından bildiğim bir başka olay da, Kırıkkale Sulakyurt beldesi yağış ve sel sonucu ilçe altyapısında oluşan hasarlar karşısında devletin vereceği desteği iki yıldır alamıyor. Kırıkkale'nin diğer ilçeleri aldığı hâlde Sulakyurt Belediyesinin Milliyetçi Hareket Partili Belediye Başkanı arkadaşımız, gece gündüz Sulakyurt için gayret eden arkadaşımız bu yardımları alamadığını ifade etti, bunu da buradan dillendirmek istiyorum.

Bu konuda ifadelerimizi tamamlayarak konuşmamızı nihayetlendirirken vurgulamak istediğim konulardan bir tanesi, mutlaka AFAD'ın bu çalışmalarını yaparken ciddi anlamda sivil toplum örgütü misyonuyla yardım götüren önemli sivil toplum örgütleriyle de eş güdümlü fikir alışverişinde bulunması gerektiğini düşünüyorum. Her şeyi devlet yapar anlayışı tamam ama devlet yaparken milletin organizasyonuyla yapılan hizmetlerin koordinasyonunun da AFAD'la organizeli bir şekilde yapılabilmesi... O sivil toplum örgütleri gelip "Biz bunları yaptık." diyemeyebilir ama AFAD, bu noktada "Arkadaşlar, neler yaptınız? Nerelere ne götürdünüz? Size ne tür katkımız olabilir?" diye sorabilir.

Ülkü Ocakları Genel Başkanlığının, Ülkü Ocakları Genel Merkezinin yardımlarını, organizasyonları yaparken gerek Türkmen Dağı krizinde Hatay üzerinden Türkmen Dağı'na gerekse Musul'a, Kerkük'e, Halep'e, Irak'a her türlü bürokratik engele karşı kararlı ve azimli bir şekilde kendi iradesini ortaya koyarak Ülkü Ocakları Genel Başkanının ve arkadaşlarının götürdüğü yardımları da buradan bir şekliyle gururla ifade etmek istiyorum. AFAD ve yardım kuruluşları organizasyonlarında devlet-millet iş birliğinin kaçınılmaz olduğu gerçeğini vurgulamak istiyorum.

Yeri gelmişken belirtmek gerekirse, 2090 sayılı Tabii Afetlerden Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkında Kanun üzerinde de birtakım sözler söylemek gerekirse, her türlü üretim araçları ve tesisleriyle birlikte en az yüzde 40 oranında zarar görme ve zararı karşılayacak gelirleri olmama şartı aranan çiftçilerin bu durumunun düzeltilmesi, ayrıca sigorta kapsamında olmayan bir afet söz konusu olması bu yönetmeliğe dâhil edilmeli. Bu durum, çiftçilerimizin neredeyse tüm ürünlerini kaybetmesine rağmen devletten hiçbir yardım alamaması gibi bir sonucu doğuruyor. Yani, biz, bu manada, elbette ki Suriyeli sığınmacılara sonuna kadar yardım edip insani görevimizi yapacağız ama burada da şuna dikkat etmeliyiz sayın milletvekilleri, sayın bakanlar: "Suriyeliye bu kadar hizmet verilir, bu kaynaklar aktarılırken benim memleketimi sel bastı, benim tarlamı dolu vurdu, bana ne veriyorsun?" diyen vatandaşımızın bu insani erdemini kendi içinde tartışma zeminine taşımamamız gerekiyor. Devlet sorumluluğumuzu her alanda yapmakla mükellefiz diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyoruz