Konu:HDP Grubu önerisi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:24
Tarih:22/11/2016


HDP Grubu önerisi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

ADNAN BOYNUKARA (Adıyaman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 12 Eylül darbesi sırasında 15 yaşında bir çocuk olarak gözaltına alınmış, aylarca cezaevinde kalmış birisi olarak kürsüdeyim. 28 Şubat darbesinde de gözaltına alınmış, bazılarımızın yaşadığı, bazılarımızın okuduğu işkencelerin tümünü 12 Eylülde ve 28 Şubatta yaşamış birisi olarak kürsüde olduğumu hatırlatmak istiyorum.

Her türlü istismarı lanetliyorum, bugünkü gündem o olduğu için.

Tutuksuz yargılamanın esas olduğuna inanan ve buna ilişkin her türlü yasal düzenlemeyi yapan AK PARTİ milletvekili olarak karşınızdayım.

Değerli milletvekilleri, isterseniz süreci hatırlayalım: Kimileri yıllardır dokunulmazlık meselesini bir siyasi polemiğe, üzerinde siyaset yapılacak bir alana çevirmişti. Öyle ki dokunulmazlık, biraz önce konuştuğumuz istismar alanlarının en önemlilerinden birisi hâline getirilmişti. Tüm bu tartışmalar içerisinde, Meclis dokunulmazlığa ilişkin bir Anayasa değişikliğini hayata geçirdi. Bu düzenleme tüm milletvekillerini kapsıyordu. Bazı kişiler hakkında önceden başlamış soruşturmalar vardı, yargı ifadeye davet etmişti. Yargının çağrısına uyan, ifade veren insanlar vardı. Bazıları ise "Tek bir arkadaşım ifade vermeye kendi ayağıyla gitmeyecek." açıklamasını dikkate alarak ifade vermedi. Aslında bu, yargıya meydan okumaktı, kriz üretmeye ve üretilen krizi derinleştirmeye yönelik çabaların farklı bir örneğiydi, yargıya yönelik siyasi bir şantajdı, yargıyı işlevsiz hâle getirmekti.

Sayın milletvekilleri, öncelikle şunu belirteyim: Yargı ile yürütme arasında ilişki olduğuna yönelik değerlendirmelerin tümü siyasi değerlendirmelerdir, hukuki hiçbir veriye, bilgiye dayanmayan değerlendirmelerdir, onun için onları dikkate almıyorum. Tutuklu yargılanmanın ne kadar önemli olduğunu, ne kadar sorunlu bir durum olduğunu yaşamış birisi olarak ifade ediyorum.

AK PARTİ'nin iktidara geldiği ilk yıllarda, hatırlarsanız, 2005 yılına kadar, Adalet Bakanının savcılara talimat verme yetkisi vardı. AK PARTİ'nin yaptığı ilk yasal düzenlemelerden birisi, Adalet Bakanının savcılara talimat verme yetkisini kaldırmak oldu. Adli kontrol uygulamasının kapsamı genişletildi. CMK 109'da yapılan değişiklikle adli kontrol tedbirlerinin uygulanabilmesi bakımından süre sınırı tamamen kaldırıldı. Böylece, tutukluluk sebepleri olsa dahi tutuklamaya alternatif tedbirlerin karar verilebilmesine imkân sağlandı. Siyaset, tutuksuz yargılamanın zeminini oluşturdu. Diğer iş, yargının işi.

Değerli milletvekilleri, terörün bir hak arama aracı olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Sorun bunu terör örgütlerine anlatmak değil; terör örgütleri "zorun rolü" kavramı üzerinden kendilerince başarı olarak gördükleri iklimin geçici olduğunu anlamıyorlar. Bunun en somut örneğini son iki-üç yılda yaşadık. Devletin "Meseleyi silahın dışında çözmek mümkün mü?" arayışını zayıflık, hatta acziyet olarak değerlendiren terör örgütü binlerce insanın ölümünden sorumludur. Terör örgütünü bir kenara bırakalım, burada üzerinde durulması gereken alan sivil siyasettir. Sivil siyasetin yaptığına bakmakta fayda var.

7 Haziran ve 1 Kasım seçim sonuçlarını halkın "Bizim sorunlarımız var, bunların çözülmesini istiyoruz ama çözümün silahla değil Meclis çatısı altında sivil siyaset yoluyla yapılmasını istiyoruz." dediği şeklinde yorumlamıştık biz. Bence bu çok anlamlıydı ancak bunun anlamı bilinmedi. Bazıları halkın bu desteğini ve tutumunu PKK terör örgütüne tahvil etti. 7 Haziran seçimlerinden sonraki atmosferi hatırlarsanız koalisyon olasılığı çıkmıştı, partiler olasılıkları değerlendiriyordu ama birileri "Şu partiyle asla." diyorlardı. Sivil siyaseti tıkayan bir tutumdu, kendi varlığını yok sayan bir ifadeydi. Bakın, seçim sürecinde terör gücünü devreye koyarak sonucu etkilemek isteyen PKK terör örgütünün elebaşı bu açıklamaya "tarihî bir hata" demişti. Söyleyeni tanımasak roller yer değiştirmiş sanırsınız.

Değerli milletvekilleri, sivil siyaseti bitiren tek pozisyon seçim sonrasında sergilenen tutum değildi; sokak, şiddet çağrısı yapan ve terörü şehirlere indirmek için PKK'nın yürüttüğü terör faaliyetlerine katkı sağlayan onlarca açıklamadan bahsetmek mümkün. 6 Ekim 2014'te yapılan açıklamayı hatırlatmak isterim: "Kobani'de yaşanan katliam girişimine karşı yediden yetmişe bütün halklarımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Bundan böyle her yer Kobani'dir." Bu açıklamadan sonra ne olduğunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. 26 Haziran 2015 çağrısı: "Önümüzdeki günlerde, geçmiş süreçte gerçekleştirdiğimiz direniş hareketini Suruç hattında yeniden canlandırmak gibi bir çağrımız var; bütün halkımızı yeniden tarihsel bir sorumluluğa davet ediyoruz." 23 Haziran 2016, kayyumlarla ilgili çağrı, terör örgütü elebaşı Karayılan "Kayyumları hedef alacağız, halk bunlara izin vermesin, belediyelerde nöbet tutsun." diyor. Peki, bu açıklamadan kısa süre sonra "Kayyumları tanımayacağız, çalıştırmayacağız, gerekirse halkla birlikte belediyelerde nöbet tutacağız." açıklaması geldi. Sivil siyaseti bitiren bir kopyalama. Bu iki açıklama arasındaki aynılığı, benzerliği görmezlikten gelmek mümkün mü? 20 Ağustos 2016 tarihinde Gaziantep'te bir düğüne saldırı olmuş, onlarca insan hayatını kaybetmiş. Yapılan açıklama şu: "Bizim düğünümüz hedef alındı, bunun suçlusu Hükûmettir, halkımız öz savunmasını yapsın." Bunlar sadece birkaç örnek.

Terörü şehirlere indirmek, çukur terörüne sahip çıkmak ve desteklemek siyaset değildir. Kazılan hendeklere destek çağrısı yapanlar, yüzlerce insanın ölmesinin ve şehirlerin yıkılmasının bir parçasıdır. Bunları sivil siyaset faaliyetleri olarak değerlendirmek, demokrasiyi katletmektir. Demokratik toplumlarda hak ve özgürlük taleplerinin yerleri, şekli, mecraları ve çerçeveleri bellidir.

Birileri ısrarla halkı sokağa çağırdı, halk bu çağrılara yanıt vermedi. Sivil siyaset ve halka öncülük yapması gerekenler, halkı sokağa ve şiddete davet etti.

Halkı sokağa çağıranlara iki basit soru sormak gerekiyor: Madem bunu yapacaktınız, madem bu yapılacaktı, neden halktan oy istedik? Halk sokakta şiddetle hak talep edecekse neden Meclisteyiz?

Popülizmin sadece sağ siyasetin bir argümanı olduğunu sanırdık, meğerse "militan popülizm" diye bir kavram da varmış.

Evet, halkın tepkisi ve sokak çağrılarını boşa çıkarması, halkın şiddete değil, sivil siyasete olan inancıdır. Halkın söylediği gayet açık: Sivil siyasete "evet", sokağa, şiddete, teröre "hayır."

Bu kararın verilmesinde, halkın sokak çağrılarını risk almaya değer bulmamasının etkisi var. Halk sokağa ve şiddete değil, siyasete inandığını göstermiştir. Bu tutumu sergileyen halkı selamlıyorum. "Teröristlerin bize yaşattığını hiç unutmayacağız." diyen Şırnaklı Gülfidan'ı selamlıyorum. Teröre değil sivil siyasete sahip çıkan herkesi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ediyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)