Konu:CHP Grubu önerisi münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:108
Tarih:28/06/2016


CHP Grubu önerisi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

AYŞE GÜLSÜN BİLGEHAN (Ankara) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin dış ilişkilerindeki bazı ani değişikliklerin nedenlerinin açıklanması, bugüne kadar süregelen uygulamaların yol açtığı zararların boyutlarının ortaya konulması ve bundan sonra izlenecek dış politikanın ana hatlarının belirlenmesi amacıyla, Anayasa'nın 98'inci, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün 104 ve 105'inci maddeleri gereğince, Meclis araştırması talebiyle ilgili olarak CHP Grubu adına söz aldım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, son altı yılda Türk dış politikasındaki sert dönüşleri, ani değişiklikleri, kaybettiklerimizi, bekleyip de kazanamadıklarımızı, dünyada uğradığımız itibar kaybını anlatmak için on dakikam var. Ama geriye giden bu süreci hep birlikte, anbean, hayretle yaşadık. Söze, sade bir vatandaşın sorusuyla başlıyorum: "Madem başladığımız noktaya dönecektik, ülkeyi her türlü maceraya kim, neden sürükledi? Son altı yılda dünyada ne kazandık, ne kaybettik?" Bu sürenin, iktidar döneminin yarısı olduğunu hatırlatıyorum.

Bu sabah Türkiye ile İsrail arasında bir mutabakat metni imzalandı. Oysa, 2 ülke arasındaki ilişkiler daha İsrail'in kurulmasıyla başlamıştı. Bundan altı yıl öncesine kadar Türkiye, Orta Doğu'da hem İsrail hem Arap ülkeleriyle eşit ilişkiler sürdürebilen ve Filistin halkının onurlu savaşını destekleyen tek ülke özelliğini koruyordu. Bir anda Mavi Marmara krizi çıktı. 10 vatandaşımız öldü, bütün dengeler değişti, İsrail'le ilişkilerimiz koptu. "..."(X) gibi büyük laflar edildi. Bölgedeki hakem konumunu kaybettiğimiz gibi, krizin sadece turizm sektöründeki olumsuz yansımasının mali boyutu 5 milyar doları buldu.

Bugün imzalanan anlaşmanın ekonomik getirilerinin olacağı düşünülebilir. Akdeniz'deki doğal gaz potansiyeli her ülke için de çekicidir. Ama kimse daha fazlasına kanmasın. İsrail, Türkiye'ye kendi kontrolü altında Gazze'ye Aşdod Limanı'ndan yardım yapma izni vermiştir. E, zaten daha önce de bu hak vardı. Ablukanın kalkması ise söz konusu değildir. İsrail tutumunu ancak kendi seçmenlerinin iradesiyle değiştirecektir. Unutmayalım ki, onlarda da bir zamanlar barışa inanan ve bu uğurda hayatını kaybeden İzak Rabin gibi devlet adamları vardı.

Rusya'yla aramızda yaşananlarsa gerçekten şaka gibi. Yine angajman kuralları, "Emri bizzat ben verdim." gibi büyük sözlerle sınırda bir Rus uçağının düşürülmesi devlet politikası olarak sahiplenildi. Ancak Rusya'nın bir pilotunun öldürülmesini çok da ciddiye aldığı kısa sürede anlaşıldı. Onlar bunu bir şaka olarak almadılar, neredeyse bütün ilişkilerimizi anında kestiler. Krizin Türkiye'ye, özellikle turizm, inşaat ve gıda sektörüne faturası 10 milyar doları bulabilir. Ayrıca, Türkiye bölgedeki askerî hava gücünü de yitirdi. İsrail'le girişilen normalleşme süreci bu ülke ile ne zaman başlayacaktır, belli değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Rusya Devlet Başkanı Putin'e yazdığı mektupta öldürülen pilotun ailesine "kusura bakmasınlar" demesi krizin çözülmesine yetecek midir? Dünyanın gözü önünde özür dileyen, mahcup olan kim olmuştur? Özür dilenmesi gereken aslında bizim vatandaşlarımız değil midir? (CHP sıralarından alkışlar)

Gelelim Avrupa Birliğiyle ilişkilerimize. 2005'te başlayan üyelik müzakerelerinin on yılda bir arpa boyu bile ilerlemediği konusuna girmeyeceğim ama şu son günlere kadar gündemde olan, vatandaşlarımıza Avrupa topraklarında serbest dolaşım izni sağlayacak olan AB-Türkiye Düzensiz Göçmen Girişi ve Geri Kabul Anlaşması ne oldu? Büyük başarı olarak imzalanan, mülteci hukuku açısından sakıncalı görünerek çok da eleştirilen bu anlaşmayla ne kazandık? Mültecilerin daha iyi yaşamaları için AB tarafından verilecek 6 milyar euroluk destek geldi mi? Vizesiz Avrupa rüya olmaya devam ediyor. Tek teselli, son üç ayda Ege'de kaçak göçün azalması ve ölüm olmamasıdır. Ama, şu soruları soruyoruz: Ülkemizde ne kadar göçmen hangi şartlarda yaşamaktadır? Yurt dışından gelen heyetlere gösterilen örnek kamplar dışındaki gerçek nedir? Gittikçe ağırlık kazanan bir kuşkuyu da belirtmeliyim. Acaba, hakikaten, ülkemizde 3 milyon Suriyeli sığınmacı var mı? Çünkü, bu soru gittikçe daha fazla sorulmaya başlandı.

Değerli milletvekilleri, Arap Baharı başladığında demokrasi arayışındaki ülkelerin model aldığı tek ülke Türkiye'ydi. Türk televizyon dizilerinin bile devrimleri tetiklediği konuşuluyordu. İslam dünyası, bir temsilcisinin AB üyesi olacağı günleri umutla bekliyordu. Ne hazindir ki bizde laiklik ilkesi tartışılmaya açılırken onlar din ile devlet işlerinin ayrılması gerektiğini dile getirmeye başladılar. (CHP sıralarından alkışlar)

İngiltere'de "AB'den çıkalım." diyenlerin kazandığı referandum sürecinde kampanya yürüten iki tarafın da Türkiye'nin AB üyelik hedefinin getireceği olumsuzlukları gündeme taşıması bir dış politika başarısı olarak görülebilir mi? Adaylık süresince en büyük destekçimiz olan İngiltere, hangi nedenlerle bizden vazgeçmiştir?

1963 Ankara Antlaşması'nın imzalarının atıldığı gün dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğu Komisyonu Başkanı Profesör Hallstein'ın sözlerini hatırlayalım, şöyle demiş: "Türkiye, Avrupa'nın bir parçasıdır. Bunu bu ülkede her attığımız adımda karşılaştığımız Atatürk'ün güçlü kişiliğinin Türk toplumunda bıraktığı izlerden anlıyoruz. Bu hareketin tarihte bir benzeri yoktur. Hatta, biz burada, gerçekleştirmek istediğimiz Avrupa Birliğinin en modern şekliyle uygulandığını görüyoruz. Bu aydınlık, akılcı, gerçekçi duruş; bilime verilen önem; gelişmeye, ilerlemeye yöneliş bizim fikirlerimizin mükemmel bir uzantısı olarak görülüyor. Türkiye ile Avrupa'nın askerî, siyasi ve ekonomik olarak birbirine bağlanmasından daha doğal ne olabilir ki." Ne kadar şaşırtıcı sözler değil mi? Anlaşılan 1963'ten beri her iki taraf da çok değişmiş.

Geçen hafta 1949'dan beri kurucu üyesi olduğumuz Strazburg'taki Avrupa Konseyinde Türkiye'de demokratik kurumların işleyişi üzerine düzenlenen rapor görüşülürken aslında bu sorunun cevabını aldık. Haluk Koç ve heyet başkanımız Talip Bey de biraz önce bu konudan bahsettiler. Ben onların dışında, onlardan daha önce Avrupa Konseyi heyetinde yer alıyordum.

2000'li yılların başında bu Mecliste iktidar, muhalefet birlikte kabul ettiğimiz demokratikleşme paketleri, Anayasa madde değişiklikleri, "işkenceye sıfır tolerans" söylemleriyle denetimden çıkmıştık. Geçen hafta on yılda ülkenin ileriye değil, geriye gittiği vurgulandı. Terörle mücadelenin her türlü baskıya kılıf gösterilmesi, yargı ve basın özgürlüklerinin kısıtlanması önemli demokrasi eksiklikleri olarak gündeme geldi. Ama biliyor musunuz en büyük tepkiyi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kadınlarla ilgili söylediği sözler çekti. Meclis Boşanma Komisyonunun taslak raporunun önerileriyle aile planlaması, çocuk yapmayan kadınlara suçlamalar dikkatle ve dehşetle izlendi. Ha, tabii, tam biz o raporu konuşurken Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü temsilcisinin de bulunduğu 3 aydının tutuklanması da kimin işine yaradı, bilemiyorum.

Evet, iktidar partisi yapılan her eleştiriye "Ama yüzde 50 oyumuz var." diye karşılık veriyor. Bu yanıt, karşıda da bir yüzde 50'nin olduğunu gösteriyor. Bu ülkede birlikte, huzur içinde yaşamak istiyoruz. Bu Mecliste Hükûmetin uygulamalarını çoğunluk ve muhalefet partileri olarak inceleyebilmeliyiz. Biz, seçilmiş milletvekilleri olarak yürütmeyi denetleme görev ve sorumluluğumuzu üstlenebiliriz. Yurt dışındaki heyetlerde farklılığımızı koruyarak ülke çıkarları için gösterdiğimiz dayanışmayı neden burada gösteremiyoruz?

Verdiğimiz soru önergelerine baştan savma cevaplar veriliyor. Buradaki kürsü konuşmaları etkisiz kalıyor. Dışişleri Bakanlığının yetkin elemanları saf dışı bırakılıyor. İşte bu nedenlerle, bunları konuşabilmek için bir araştırma komisyonu kurulmasını önerdik ama sonucu biraz sonra göreceğiz.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)