Konu:Maarif Vakfı Kanunu Tasarısı münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:103
Tarih:16/06/2016


Maarif Vakfı Kanunu Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Maarif Vakfının kuruluşuyla ilgili 6'ncı madde üzerine görüşlerimizi paylaşmak üzere huzurunuzdayım.

Maarif Vakfının kuruluş gerekçelerine baktığımızda, gerçekten çok ulvi duygu ve düşüncelerle bizim Türk tarih ve kültür müktesebatımızın gerekçelerinin ifadelerini görüyoruz. Evet, iyi, güzel, hoş. Biraz daha köklü ve tarihliliğe doğru gittiğimizde Türk devlet geleneği içerisinde ve bizim geçirmiş olduğumuz kültürel havzalar ve medeniyetlerin birikimi içerisinde bir ideal vardır, bir ülkü vardır. Bunun adına biz "Erken Dönem Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi" derdik, büyüklerimizin yaptığı bu ideali, ülküyü kitaplaştıran hocalarımız olmuştur. İslam'la şereflenip bütünleştiğimizde bunun adı "Nizamı Âlem İlayı Kelimetullah" olmuştur. Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi'nin Nizamı Âlem İlayı Kelimetullah davasına dönme sürecinde, serdengeçti kahramanların ve bu manada, ülküsü için kendisini feda etmiş insanların hikâyeleri vardır. Anadolu'da bu, kolonizatör Türk dervişleriyle kendisini gösterir, kolonizatör Türk dervişlerinin kendisine ait olanları dahi millete vermesiyle ifade edilir. İstanbul böyle fetholmuştur, Anadolu böyle kurtarılmıştır, cumhuriyet böyle kurulmuştur.

Bugün, bu kültürün mayasındaki kavramlardan hareketle devlet kendisine yeni birtakım kurum ve kuruluşlar açma girişimine girmiştir. Yurt dışı akraba topluluklarıyla ilgili kurum, Yunus Emre Vakfı, aynı şekilde, daha önce, TİKA ve Türk devletinin Hariciyesinin içerisindeki eğitim ataşelikleri de bunu ifade edebilir.

Şimdi, buraya kadar, söylem içerisinde, bir ideale uygun olarak hareket konseptinde her şeyin uygun olduğu gözüküyor ama bütün bunların içerisini insan unsuruyla donatmamız ve insan unsurundaki kaliteyi artırarak ancak buraların sahici anlamda, hakkıyla hizmet edebileceğini bilmemiz lazım. Bugün itibarıyla, geldiğimizde, olaya bakarken yaşadığımız toplumda, gelenek ile modernite arasına sıkışmış, âdeta, kitle kültürünün hâkim olduğu, toplumsal ve kültürel anlamda hastalıklı hâllerin ifade ettiği günlerde muhafazakârlığın içinin boşaltıldığını, bu manada, milliyetçi söylemlerin ihtiyaçlara göre kullanılabildiğini ve temelinde de uygulanan yanlış politikalarla bunun artarak devam ettiğini görüyoruz.

Adalet ve Kalkınma Partisinin yapmış olduğu çalışmalarda olumlu gördüklerimizi eleştirdik, olumsuzları neden olumsuz olduğuyla ilgili gerekçesiyle izah ettik ama siz de vicdanınızla baş başa kaldığınızda gördüğünüz bir şey var ki eğitim konusunda başarısızsınız. Sadece eğitim sisteminin içeriğini arkabahçe yapma kaygısı ve motivasyonuyla hareket etmenin dışında, eğitimi, sağlıklı bir şekilde vücut verebilecek, insan yetiştirecek bir unsur olarak görmenin dışında, ideolojinin savaş alanlarına çevirerek buradaki başarısızlığınızı tescillemiş gözüküyorsunuz.

Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurur: "İki sınıf insan vardır ki onlar iyi olursa toplum iyi, onlar bozulursa toplum da bozulur, ümera ve ulema." Ümeranın ve ulemanın bu manadaki tutumuna bugün itibarıyla baktığımızda, işte namazı kılmayanların mahlukatlığı kalmıyor ya da... Tartışmak bile istemiyorum, ekranlar üzerindeki durumları hepiniz çok daha rahat görüyorsunuz. Bu durumların artarak devam etme hikâyesi muhafazakâr ifadeleriyle Fatih'ten oy alıp liberal anlayışlarla yeni yeni harbiyeler inşa eden ve ucubelerle memleketi tartışma zeminine dönüştüren bu ikilemli hâlin Türkiye'nin özellikle yeni kurulan bu vakıf çerçevesinde görülmemesini istiyoruz. "Ne alaka arkadaş?" diyeceksiniz belki. Şimdi, Maarif Vakfındaki alakaya baktığımda az önce bahsetmiş olduğum Türk kültürünün derinliklerinde adanmış, serdengeçmiş, fedakâr insan profillerini mi göreceğiz yoksa Sayıştay denetiminin dahi dışında tutularak sadece mütevellinin arkabahçesini mi göreceğiz? Şimdi bunun uygulamalarını başka alanlarda gördüğümüz için bu endişeleri burada da ifade etmeden duramıyoruz veyahut da mütevelli heyet adına denetim yapacak olan denetim kurumu kamu kaynağını kullanacak ama denetimi bu manada mütevelli kendisi yapacak. Çelişki ve samimiyetsizlik buradan başlıyor, problemler buradan başlıyor.

Öte taraftan, devletin hangi alanda somut olarak bir ihtiyacına karşılık vermesiyle ilgili tanım yok. Evet, deminki bahsettiğim vizyona, ülküye uygun hizmetler mi vereceğiz yoksa uluslararası anlamda Türkiye'de mücadele verilen birtakım odakların elinde olduğunu düşündüğümüz müesseseleri ele geçirecek bir hülle operasyonu mu yapacağız? Bakın, orada da bir problem var arkadaşlar. Siz Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklarıyla dışarıda henüz daha bunun vizyonuna uygun... Mesela Bişkek'te temsilci bile atayamazken, Yunus Emreyle ilgili başkanlık krizini hâlâ çözemeyip vekâletle götürürken, Kazakistan'a temsilci atayamazken, sadece ritüellerle, seyahatlerle, açılışlarla birtakım binalar inşa ederek ya da yerler kiralayıp tefrişatlar yaparak vakit geçirirken, ruhuna uygun çalışmalarla içeriğini dolduramazken burada yapmadığımız neyi yapacağız? Görünen o, biz Kırgızistan'daki okulları devralıp buraya mı aktaracağız devlete? Evet, tamam, oraya gidenler paralel, dikdörtgen, Öklid, Pisagor, ne olursa olsun ama bir şekliyle o yaptığı çalışmanın kaliteli olması için mücadele veren insanlar. Daha sonra devlet eliyle biz birtakım işleri olumsuz olarak yaparsak devletle bizim terör örgütü veyahut da illegal yapılanma olarak, devlet olarak tanımladığımız yapıyla uluslararası anlamda bir mukayese edilme durumuna indirgeniliriz ki başarısız olduğumuz takdirde bu büyük bir sorunu beraberinde getirir.

İki: Bu konuda mütekabiliyet var mı? Yani biz British Council'in, Fransız Kültür Merkezinin veyahut da bizim ülkemizde açılan Fransız okullarının, Saint-Joseph başta olmak üzere, bizim de oralarda Türkçe eğitim verecek... Mesela Fransa'da Türkçe eğitim veren bir okul açabilecek miyiz, Türk diliyle eğitim yapabilecek miyiz? Bu konuda boşlukları görüyorum. Aynı şekilde devletin bu kaynaklarını... Mesela dil bilen, iyi eğitimli ama partili olmayan arkadaşlar burada görev alabilecekler mi veya KPSS'de başarılı olamayan, sınavlarda sonuç alamamış ama vakfın yönetim kurulunun inisiyatifiyle görevlendirilmiş öğretmen adayları mı orada görev yapacak? Şimdi, bunlar daha önceki uygulamalardan kaynaklı, gözlemlediğimiz, olma ihtimali olan olumsuzlukları şimdiden hatırlatmak ve uyarmak... "Yani, arkadaş, daha bu iş ortama gelmeden hem olumlu söylüyorsun hem eleştiriyorsun, hele bir gör de öyle söyle." diyeceksiniz ama gördüklerimizden hareketle bu işin uygulama planında da bunlarla karşılaşabileceğimiz ihtimalini hesaba katarak bu uyarıları şimdiden ifade etmek istiyoruz.

Evet, Türkiye'nin bir vizyonu olmalıdır. Geçmişten geleceğe akan bu kültürel derinliğimizin yarına taşıyıcı müesseseleri, kurumları kurulmalıdır elbette ki ama bunun içerisine adanmış insan hikâyeleri ile "vakıf" kavramının, "maarif" kavramının, "irfan" kavramının içerikleriyle mündemiç bir hâl alarak yürümesi lazım.

Bakın, Türkiye'de Suriye krizi iki önemli kurumu ön plana çıkardı, AFAD ve Göç İdaresi. Bunlar Türkiye'nin krizden fırsata dönüştürerek oluşturduğu kurumlardır. Bu kurumları göz bebeğimiz gibi korumak ve oralara göreve getireceğimiz insanları da sadece kariyer planlaması yapan müdürler, başkanlar olarak değil, o ruha sahip, hizmet edecek insanlar olarak görmemiz lazım. Bu kapsamda, AFAD'da da Göç İdaresinde de takımın başındaki arkadaşları ben o komisyonlarda görev aldığım için olumlu buluyorum ama Anadolu yansımasını da eksik buluyorum. Aynı şekilde, "maarif" kavramının, "irfan" kavramının içeriğiyle bütünleştiğini ve bu ideale uygun hizmetler yapıldığını bu kurum içerisinde biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak görmek isteriz. Aksi takdirde, burayı bir operasyonun arkabahçesine getirir, Türk devletini de çok komik duruma düşürebilecek bir hâle girme ihtimaliniz olursa da büyük hata yapmış olursunuz diyor, Genel Kurulu sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Hayırlı günler diliyorum. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)