Konu:Maarif Vakfı Kanunu Tasarısı Münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:102
Tarih:15/06/2016


Maarif Vakfı Kanunu Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ CHP GRUBU ADINA LALE KARABIYIK (Bursa) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Bakan ve değerli milletvekilleri; Maarif Vakfı Kanunu Tasarısı'nın 3'üncü maddesiyle ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hemen belirteyim ki bu yapı iktidarın siyasi emellerine göre şekillendirilmiş bir sistemin hazırlığıdır, hazırlık çalışmasıdır.

Asla bu yapının kurulmasında, amacında ve devamında çocukların ve gençlerin faydasının gözetildiğini, öncelikle gözetildiğini düşünmüyorum ve bu nedenle de biz bu tasarıya zaten karşıyız.

Şimdi biraz inceleyelim. Tasarıda Maarif Vakfının yapılanmasında 3 organın adı geçiyor: Mütevelli Heyeti, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulu. Bakın, Mütevelli Heyetinde 12 üye var ve 4'ü Cumhurbaşkanı tarafından belirleniyor, 3'ü Bakanlar Kurulu, 2'si Millî Eğitim Bakanlığı, 1'i Dışişleri Bakanlığı, 1'i Maliye Bakanlığı ve 1 üye de YÖK tarafından belirleniyor.

Sayın vekiller, öncelikle, Mütevelli Heyetinde Millî Eğitim Bakanlığının daimi üyesinin bulunmayışı ve etkinliğinin sadece 2 temsilciyle sınırlandırılması doğru mudur, kanuna uygun mudur? Görüldüğü gibi Millî Eğitim Bakanlığı, görevlerini ve kontrolünü vakıflara bırakmaktadır. Burada iki başlı paralel bir sistem başlamaktadır ve bu karmaşıklık devam edecektir. Millî Eğitim Bakanlığı yurt dışında açmış olduğu ya da açacağı okullarla ilgili yetkiyi de Maarif Vakfına devretmiştir. Peki, Anayasa'nın 174'üncü maddesiyle koruma altına alınan Tevhidi Tedrisat Kanunu'nun da ihlal edildiğini de düşünüyor musunuz? Evet, bu kanunu da bu tasarı bence ihlal etmektedir.

Yine, önemli bir nokta, Mütevelli Heyetinin oluşumuna bakıldığında, Cumhurbaşkanının kontrolünde yeni bir TÜRGEV yaratılmaya çalışıldığı da gayet aşikârdır.

Bir başka nokta, Mütevelli Heyetine atanan kişi 72 yaşına kadar burada görev yapabilecektir. Böyle bir şey olabilir mi sayın milletvekilleri? Düşünün, 30 yaşında Mütevelli Heyetine girmiş, kırk iki yıl burada kalacak. Hayır, daha kolayını söyleyeyim ben size: Babadan oğula geçsin, hiç zahmet etmesinler. Böyle bir şey olabilir mi?

Evet, başka bir nokta, Anayasa'ya aykırı olduğu hâlde Maarif Vakfına kamusal bir görev yükleniyor. Kamusal bir görev olduğuna göre, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından denetlenmesi de gerekir ama böyle bir denetim sistemi yok Millî Eğitim Bakanlığı tarafından. Denetim nereye konmuş? Kendi içine, kendi bünyesine. Peki, bu şaibe yaratmaz mı? Yaratır.

Peki, başka bir nokta, kuruluş aşamasında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 1 milyon Türk lirası verilecek olması, bu sebeple Sayıştay denetimini de gerektirir. Peki, böyle bir şey var mı? Hayır, yok. Zaten her aşamada Sayıştay denetiminden kaçınılmaktadır.

Sayın Bakan, söz konusu tasarıda da görüldüğü gibi, asla çocuğun faydasını merkeze alan sistemler kurmuyorsunuz. Sadece vakıfları merkeze alan ve kontrolü kolaylaştıran, kafanızdaki geleceğin Türkiye'sini sizin mantığınıza göre oluşturmaya çalışıyorsunuz. Sizin tarafınızdan ve sizin gözünüzden, sizin gözlüğünüzden baktığımda sizi anlayabiliyorum ve hak veriyorum çünkü bir ülkedeki anlayışı, mekanizmayı değiştirmek için en etkin yol eğitim sistemini değiştirmektir, sizin amacınıza da bu hizmet edeceği için bunu yapıyorsunuz. Laik eğitimden uzaklaşmak, eğitimin arka bahçesi olarak eğitim kurumlarını ve denetimini yeniden kurgulamak istiyorsunuz. Müfettişliği lağvediyorsunuz. Buradan tutun da atadığınız rektörlerle eğitim sistemini her taraftan kuşatıyorsunuz. Eğitimin müfredatını kafanızdaki yapıya göre yeniden yazıyorsunuz, değerler eğitimi de buna dâhil olmak üzere ve diğer taraftan eğitimcilerin eğitimini de vakıflara bırakmak istiyorsunuz. Oysa eğitimcilerin eğitimi üniversite tarafından yapılır.

İşte sayın vekiller, liseliler bu nedenle gelecek kaygısına düştüler, geleceklerini düşünüyorlar ve bir soru işareti yaşıyorlar, bu nedenle de tepkilerini gösteriyorlar. Bunu bir kez daha düşünmenizi dilerim.

Peki, bu kadar bu işleri yapmak istiyorsunuz da millî eğitimdeki gerçekleri, Türkiye'nin gerçeklerini görüyor musunuz? Ben biraz size tekrar hatırlatmak istiyorum.

Sayın Bakan, hâlâ 2 milyon 715 bin çocuk okula gidemiyor.

Çok değerli kadın vekiller, size sesleniyorum: 959 bin kız çocuğu bir okulun kapısından içeri girmemiş.

Peki, başka bir şey, deniyor ki: "Bütçeden Millî Eğitim Bakanlığına ayrılan pay sürekli artıyor."

Sayın vekiller, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinden yatırımlara ayrılan pay ise azalıyor. Bütçeden Millî Eğitim Bakanlığına personel giderleri için ayrılıyor ama Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinde yatırımlara ayrılan pay azalıyor. Bakın, 2002'de Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinden yatırımlara ayrılan pay bütçenin yüzde 18'i iken, 2016'da yüzde 8'e düşmüş durumda, bunu biri açıklamalı.

Evet, Türkiye'nin ulusal çocuk politikası yok değerli vekiller. Çocukların faydasını, gençlerin faydasını, maksimum faydasını merkeze alarak oluşturulmuş böyle bir politika yok. Barınmasıyla, güvenlik sistemiyle, müfredatıyla, eğitimiyle, üniversitesiyle, ilkokuluyla böyle toplu olarak düşünülerek bir bütünün parçası olarak oluşturulmuş bir Türkiye ulusal çocuk politikası yok. Bu nedenle sürekli savruluyor ve çocuklarımız deneme yanılma tahtası olarak sürekli değişikliklere tabi oluyor.

Şimdi, başka bir gerçekten bahsetmek istiyorum: Vakıf ve derneklerin kaçak eğitim merkezi açmalarını kolaylaştıran AKP'nin kendisidir. Neden? 2013 yılında Türk Ceza Kanunu'nun 263'üncü maddesi yürürlükten kaldırıldı, kanuna aykırı eğitim kurumu açan, çalıştıran ve bu merkezlerde çalışanlara verilen altı aydan üç yıla kadar olan hapis cezası da ortadan kalkmış oldu. Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Ceza Kanunu'nun 263'üncü maddesinin yürürlükten kalkmasını Anayasa Mahkemesine götürdü. Peki, sonuç? 4 karşı oya rağmen Anayasa Mahkemesi iptal kararı vermedi, dikkatinizi çekerim.

Başka bir nokta: Millî Eğitim, barınma sorununu çözmüyor ve bu rolü özel sektör ve vakıflara veriyor. Bakın, 2002'den bu yana "YİBO" adını verdiğimiz yatılı ilköğretim bölge okullarında ve öğrenci sayılarında yüzde 66 azalma var. Buna karşılık, özel öğrenci yurtlarında yüzde 58 artış var, Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne bağlı 330 pansiyonlu okul ise 532'ye yükselmiş durumda.

Peki, başka bir nokta: Türkiye'de gelir dağılımında her geçen gün daha fazla artan adaletsizlik kendisini eğitimde de gösteriyor değerli vekiller. Ve zenginler yoksullara göre eğitimde 50 kat daha fazla para harcıyorlar; bu da Türkiye'nin bir gerçeği, bunu görmezden gelmeniz mümkün değildir sayın vekiller.

Evet, "Eğitimde başarı sağladık." diyorsunuz, vakıflar kurmaya çalışıyorsunuz ama şöyle bir gerçeğimiz de var: Hâlâ ülke genelinde okulların yüzde 31,41'inde birleştirilmiş sınıflarda eğitim yapılıyor değerli vekiller. Yapılan bu eğitim aslında sadece doğu ve güneydoğuda değil, dikkatinizi çekerim, her yerde var: Ankara'da 64, İstanbul'da 25, İzmir'de 115, Balıkesir'de 123, Adıyaman'da 276, Samsun'da 262, sayabilirim. O zaman, insaf. Önce sorunları görelim, önce sorunları çözelim. Çocukların faydasını merkeze almak zorundasınız sayın vekiller, yoksa bu nesil ileride sizden hesap soracak. Onların geleceklerini siyasi emellerinize alet etmeyiniz. Eğitimden lütfen elinizi çekiniz ve lütfen eğitimi siyasetin arka bahçesi yapmayınız. Bu çocuklara, bu gençlere gerçekten günah. Onların gelecekleriyle, lütfen, oynamayınız. Onlar, gün gelecek, hesap soracaklar. Şu anda da tepki göstermeye başladılar. Lütfen siyasetin arka bahçesi yapmayınız.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)