Konu:Türkiye'yi ve çevre ülkeleri istikrarsızlığa sürüklediği ve küresel denklemde aktör olmaktan uzaklaştırdığı ileri sürülen politikalarda sorumluluğu bulunduğu iddiasıyla Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergenin (11/5) ön görüşmesi münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:74
Tarih:18/04/2016


Türkiye'yi ve çevre ülkeleri istikrarsızlığa sürüklediği ve küresel denklemde aktör olmaktan uzaklaştırdığı ileri sürülen politikalarda sorumluluğu bulunduğu iddiasıyla Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu hakkında gensoru açılmasına ilişkin önergenin (11/5) ön görüşmesi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi adına Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. Dışişleri Bakanı hakkında verilmiş olan gensoru üzerine grubumuz adına söz almış bulunuyorum.

Öncelikle ifade etmem gereken söz... Türkiye'de dış politika diye müstakil bir alan var mı; yoksa dış politika ile iç politika artık birbiriyle iç içe girmiş durumda, birbirini etkileyen bir süreç mi; yoksa biri diğerine kullanılan, biri birine vasıta yapılan bir alan mı sorusunun ciddi anlamda sorgulanması gerektiğini düşünüyoruz.

İkincisi: Adalet ve Kalkınma Partisinin dış politikadaki tutum ve davranışlarının, tıpkı iktidar yıllarının başından bu tarafa "Paradigma değişmiştir, statükocu eski Türkiye tarihte kalmıştır, biz yeni Türkiye'yi inşa ediyoruz." söylemlerinin kendisini dış politikada göstermesiyle doğru orantılı olduğunu görüyoruz.

Evet, kabul, değişen dengeler, yaşanılan olaylar daha hareketli birtakım uygulamaları yapmayı gerekli kılabilir fakat sizden öncekileri yok sayarak ileriye doğru gidemezsiniz. Örneğin, Türkiye kuruluş yıllarında yüz elli yıllık, iki yüz yıllık yangın coğrafyasının tecrübesiyle, Osmanlı kurmay heyetinin oluşturduğu kurucu iradenin tecrübesiyle "Yurtta sulh, cihanda sulh." demişti ve çekilerek küçüldüğü o coğrafyanın arkabahçesinin ne kadar tehlikeli olduğunun farkındaydı, bu söz ona göre söylenmişti. Fakat 1960'lara kadar belli ittifaklarla -Sadabat Paktı, Bağdat Paktı gibi hususların dışında- bölgeyle çok fazla ilgilenilmese de 1960'tan sonra çok yönlü Orta Doğu merkezli ve çok yönlü politik diplomasiye geçildiği de bilinen bir gerçek. Özellikle, 1967 ve 1973 yılları arasındaki Arap-İsrail savaşında Türkiye tavrını beyan etmiştir ve Amerika'nın İncirlik Üssü'nü kullanmasına izin vermemiştir ve dolayısıyla Arapların yanında yer almıştır. 1980'lerde ve 1990'larda Türkiye'nin bölgedeki gelişmelere doğrudan angaje olmadan gerek ekonomik gerekse siyasal, askerî bağlar kurduğunu gördük; bu, yaşanmış bir gerçek.

Dış politikada önemli gelişme zaman içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidarıyla birlikte yeni Türkiye söylemleriyle başlamıştır. Tamam, yeni Türkiye söylemleriyle başladık, iyi, güzel ama başlarken bir kere iş tutma süreçleri sıkıntılı başladı. Geliş süresinde Türkiye'nin içerisinde -iddia edildiği gibi- statükonun ve resmî ideolojinin şerrinden Brüksel'in ve Washington'ın şefaatine sığınma süreci başladı ve Avrupa Birliğiyle olan ilişkiler konjonktürel olarak o dönem ihtiyaç duyulduğu için bahar mevsimi gibi, özgürlükler ülkesi gibi ifade edildi yani 2002, 2004, 2005 yıllarına kadarki süreç aynen böyle devam etti.

Şimdi o arada ilginç bir şey daha oldu: BOP projesi ilan edildi ve eş başkanlıkla ilgili tartışmalar başladı. Bunu aldık... Arap Baharı süreci paradigmayı değiştirdi komple, bölgede değişim, dönüşüm var, biz de burada fırsatı yakalamalıyız. İyi de nasıl yakalamalıyız? Özne olarak kendi ilkelerimizle mi yola çıkıp yakalamaya çalıştık, yoksa nesne olup birilerinin vasıtası noktasında mı olduk? Bence başlarken nesne olarak başladık, özne olarak başlamadık. Yani büyük oyun kurucularıyla aynı yatağa girdik ve sonuç almak için birlikte iş tutmaya çalıştık. İyi de 57'nci Hükûmetin yıkılmasına sebep olan Irak işgaline karşı duruş ile Arap Baharı söylemlerinde eş başkanlığı kabul edip Orta Doğu coğrafyasında emperyalizmin çizmelerinin dolaşmasına vesile oldunuz yani "Neden oldunuz?" diye böyle acımasız cümleler kurmak istemiyorum çünkü inanıyorum ki bu toprakların alnı secdeye varan iman, ihlas sahibi insanları veyahut da buna benzer, samimiyetle vatanını düşünen insanların da oy verdiği bir kesim bunu bilerek yapamaz elbette. Ama, buradaki stratejik eksiklik ve hata... Bunlarla iş tutmanın sonucunun sizi çırak çıkartmaya dair gideceğini bilmekle ve gerçekten o dönemde yerli ve millî olmakla mümkündü. Siz bunları test edip onayladıktan sonra ve bütün bu süreçler, Irak'la başlayan, Suriye'yle devam eden -tüm Orta Doğu'da- Libya, Tunus derken yangın yerine dönmüş bir memlekette işin içerisinden çıkamaz bir noktaya geldikten sonra, yerlilik ve millîlik ile millî kahramanlık söylemleri artık kendisiyle çelişen bir durum arz etmekte.

Yani "Stratejik hatalar taktiksel kahramanlıklarla telafi edilemez." diye bir söz vardır. Stratejik derinlikler içerisinde mücadele verilirken stratejik iflas ve müflisliğe dönüşüp üzerine kitaplar yazılabilir noktaya geldi dış politika. Belki sadece kitaplar değil, ileriki günlerde doktora tezleri yazılacak ciltlerce, elbette ki yapılan ve ortaya konulan fiilî durumların anlaşılması için kitaplara gidilecek. Ama buradaki temel problem, kendinizden öncekileri yok sayıp yeni bir sayfa açma ve geleneği, tecrübeyi, müktesebatı yok kabul etme. Bu, doğanın kuralına aykırıdır sayın milletvekilleri. Zaman denilen kavram kaybolmaz, geçer, öyle bir geçer zaman ki deriz ama öyle bir kaybolmaz biriktirir ki zaman, medeniyetleri, devletleri, kişileri var eder. İşte, bu tecrübelerle, bu varlıklarla siz yarınlarınızı aydınlatacak hafızayı oluşturursunuz.

Siz, üçüncü köprünün açılışını yapıyorsunuz, sağ olun ama sizden önce 2 tane köprü var, 2 tane köprü var ki üçüncüyü yapıyorsunuz. Üçüncü havalimanı diyorsunuz, demek ki 2 tane var; ha, varlıkları, doğruluğu tartışmalı bir konu. Demek istediğim, devlette devamlılığın esaslı ve o tecrübelerin üzerinde var olabilme... Siz, bu kapsamda uyarıları dinleyemediniz; Müsteşarlık yapmış, Bakanlık yapmış ve dış politikayı "Uçurumun kenarına gelmiş." şekilde ifade eden Onur Öymen'i dinleyemediniz. Siz, vaktinde tezkereler meselesi dâhil, diplomatik uyarılar dâhil, siyasette bulunduğu dönemde büyükelçi kökenli olan siyasetçileri dinleyemediniz. Siz -muhalefetin samimi uyarılarını- "Muhalefet ne söylerse söylesin, biz yüzde 49'u aldık, bildiğimize gideriz." dediniz ve dedikleriniz ve bildikleriniz pişirilenlere maalesef yetmedi.

Bakıyoruz şimdi etrafa yani sıfır sorun ve huzurlu bir ülke arzusuyla yola çıkıp yoldaş olduklarımız bugün neredeler? Yani, Irak'a bakıyoruz, baktım kürsüye çıkmadan önce 1 Kasım seçimleriyle ilgili Adalet ve Kalkınma Partisi Irak'la ilgili ne düşünüyor? Irak'ın birlik beraberliğinden, Anayasası'na saygıdan, tek devlet olmasından... Çok güzel, yer doldurmak için samimi duygular var. Uygulamalara bakıyoruz, Sayın Bakanım, yani Irak'ın bir bölümü olan yerdeki otonom yapıyı muhatap kabul edip merkezî Hükûmeti yok sayarak uluslararası anlaşmalar yapıyoruz. Uluslararası yapılan bu anlaşmalar nereye götürüyor bizi? Uluslararası hukuk ihlallerine ve uluslararası meşruiyet alanımızın kaybolmasına gidiyor. Benzeri duruma bakıyoruz, Suriye'yle olan ilişkilerde uluslararası hukuk ve uluslararası meşruiyet alanları diyor ki: "Bölgenizde her ne kadar kaos olsa da alınacak tedbirleri uluslararası hukuktan kopmadan ve meşruiyetinizi kaybetmeden alınız." Biz ne yapıyoruz? Hâlâ bu memleket MİT tırları tartışmasında, hâlâ bu memleket "IŞİD'e yardım yapıldı mı?", "Türkmenlere giden tırlar oraya mı gitti, buraya mı gitti?" tartışmasında. Evet, "Türkmenler" dediğimizde de bakıyoruz, Misakımillî sınırları içerisinde, ilk Misakımillî'de sınırlarımız içerisinde bulunan Irak, Kerkük Türkmenleri dâhil ve Suriye Türkmenleri dâhil Türk kültürünün en yakın coğrafyasındaki Türkmenlerle ilgili ne yaptık? Bugün, siyaseten, nüfus olarak bile Türkmenlerden nüfusu çok daha az olan ama bölgesel konjonktürün ve terörün rüzgârıyla ve uluslararası güçlerin bölgede koridor açması, kantonlar oluşturarak sözde kürdistana zemin hazırlaması gerekçesiyle bölgedeki başka etnik kimliklerin Türkmenlerden fersah fersah çok daha öne geçtiklerini görüyoruz. Bu da kendi içerisinde sorunsal oluşturuyor.

Şimdi, geliyoruz, ondan sonra PKK, PYD, YPG tartışmalarında; "PKK terör örgütüdür.", "PYD, PKK'nın uzantısıdır.", "PYD'ye yardım ve yataklık yapmayın, yapılanlara engel olun, uluslararası hukukta bunun şikâyetinde bulunun." diye Milliyetçi Hareket Partisi defalarca uyardı ama Adalet ve Kalkınma Partisi bu uyarılar yapılırken neler yaptılar diye şöyle bir göz attığımızda; ya, Salih Müslim'i Türkiye'de ağırladı Kırşehir'de sanırım eğitim vesair altyapısı hazırlandı, hastaları tedavi edildi. Tamam, iyi, hoş, güzel, insani anlamda birtakım unsurlar olabilir ama bir gecede nasıl oldu PYD terör örgütü PKK'nın eşittiri? Nasıl oldu, biliyor musunuz? Dış politikada siyaset tıkandı. Suriye'nin geleceği toplantısıyla ilgili bir toplantı yapılacaktı, oraya PYD temsilcilerinin gitmemesi gerekiyordu, bu bir devlet politikasıydı -Türk devletinin- ama siyasi irade, Sayın Bakan ve Hükûmet bu konuya engel olamıyordu, engel olabilmesi için devletin devreye girmesi lazımdı. Millî Güvenlik Kurulu toplandı, "Terör örgütü olarak tanımlanan PYD oraya gidemez." diye karar alındı. Alınan bu karardan sonra da siyasi irade bunu terör örgütü olarak ifade etmek durumunda kaldı. Bakıyoruz, tamam, onu orada ilan ettin, arkasında dur o zaman, gereğini yap o zaman. "Amerika'yla olan ilişkilerimizi PYD için riske mi atalım canım?"a mı geldik şimdi?

Sayın milletvekilleri, özellikle iktidar milletvekili, bu konulara kafa yorduğunu düşündüğüm, okuyan değerli arkadaşlarım; bunu iç sorgusu olarak parti içerisinde mutlaka gündeme getirmek durumundasınız ve tartışmak durumundasınız. Aksi takdirde, bu meseleler çok daha farklı noktalara giderek Türkiye'yi ciddi anlamda sıkıntılara koyabilme ihtimaline çok sahiptir. İşte, Şam'da cuma namazı kılamadık ama Türk dış politikasının cenaze namazını bugün kılabiliyoruz çünkü, dediğimiz gibi, gündelik reflekslere bağlı reaksiyonlarla dış politika uygulamalarının içerisindeyiz. Bu uygulamaların, Avrupa Birliği ilişkisi, Rusya krizi, Mursi ve Mısır ilişkisi, Ukrayna krizi, Kıbrıs yanı başımızda, tek tek bunların içerisine girip Adalet ve Kalkınma Partisinin karnesini ortaya çıkarmaya çalışırsak değerli milletvekilleri, bu karneden Adalet ve Kalkınma Partisi geçer not alamaz. Adalet ve Kalkınma Partisinin bu karneden geçer not alamaması ülkenin bugün içerisinde bulunduğu kriz ve kaos ortamı ve terörle mücadelenin çok yönlü olması hasebiyle, teröre ve teröriste mesafe koyamayan, onların gölgesinde siyasete mecbur ve mahkûm kalan yapılanmaların bu önergeyi vermesi bu tartışma zemininde bizim devlet ve millet bekası ve mücadelesi noktasında bu önergeye aleyhte oy kullanmamız için yeterlidir. Aleyhte oy kullanmamız, bizim, Adalet ve Kalkınma Partisinin kendi içerisindeki çelişkilerini ortaya koymak ve uyarma sorumluluğumuzu bir kenara koymamıza asla engel değildir.

İçime dokunan bir şey var, içimizden bazı milletvekillerinin de aracılık yaptığı iddia edilen şu Süleyman Şah Türbesi'ni taşıma meselesi. Allah için, yani, bizim için türbeler manevi yerler, coğrafyanın vatanlaşmasının ifadesidir. Alperen gazilerin, yer tutanların manevi kültürü, Türk-İslam medeniyetinin sembolüdür. Bu, IŞİD'ci selefi akımların, Baasçıların ve Arap kültürünün reddettiği ama Türk kültürünün erken dönem inanç sisteminden bu tarafa kadar getirmiş olduğu mezar ve mezarlıklar ve kutsal kabul etmiş olduğu, büyük ulu kişi kabul ettikleri şahısların yatırları. Süleyman Şah Türbesi'nin, yatırının oradan kaldırılması sırasında PKK'yla, PYD'yle ve onların siyasal uzantılarıyla İstanbul'da iş tutuldu mu, tutulmadı mı? Bunu nasıl yaptınız? Buna niye müsaade ettiniz? Buna müsaade ettiyseniz bugün kalkıp birlikte yol yürümek durumunda olduğunuz bu eşhasla bugün itibarıyla kavga ederken onlar kalkıp bunları önünüze koyarsa ne yaparız diye hiç düşünmediniz mi?

Değerli milletvekilleri, işte burada devlet adamlığı nosyonuyla siyaset yapma zorunluluğu ortaya çıkıyor. "Türkiye'de dış politikayı paradigma değişimi üzerinden monşerlerden kurtaracağız, dış politikadaki statükocu büyükelçilerden Türkiye'yi temizleyeceğiz." anlayışıyla hafızayı ve tecrübeyi yok kabul edenler, özel sektörden profesyonel anlamda istihdam ettikleri, kendi arkabahçelerini oluşturdukları diplomat misyonuyla bu hafızadan mahrum oldukları için bu hataları yaptılar.

Bakın, bu sivilleşmenin olumlu tarafları da var. Bu olumlu taraflarda güzel işlerin yapıldığını da görüyoruz. Sayın Bakan, Yunus Emre Enstitüsünün kültürel diplomasi çalışmalarını lütfen önemseyin ve destekleyin ve bir an önce oraya -atanma kriterlerinde kanunda değişiklik yapmadan- yine Türkoloji mezunu olan birisini atayarak o hizmetlerin Şanghay'dan başlayarak Orta Doğu'nun, Türk dünyasının ve Avrupa'nın pek çok yerinde Türkçenin ve Yunus Emre'nin misyonunun devam etmesini sağlayın.

Adalet ve Kalkınma Partisinin Türk dünyasıyla ilgili müstakil bir programını, politikasını veyahut da uygulamasını biz hiç göremedik. Yani bırakın Özbekistan'la olan problemlerin çözülmesini, ortadan kalkmasını, biz Türkmenistan'la, Kırgızistan'la, bu manada Kazakistan'la hangi durumdayız ve politik stratejimiz ne? Acaba, yeni bir projenin ihalesine girip onu aldıktan sonra mı Türk dünyası politikası aklımıza gelecek tıpkı BOP sürecinde olduğu gibi? İşte burada biz kendimiz olarak ne yapacağız?

Bakın, Sayın Bakan, sayın milletvekilleri; en son yaşanan, ülke içerisindeki krizlerde Türk dünyasıyla olan ilişkinin ne anlama geldiğini Azerbaycan devleti göstermiştir. Oraya gitmesi gereken Cumhurbaşkanı, terör krizinden dolayı gidemeyince, kardeş Devlet Başkanı, Türkiye'ye gelip can suyu olabilmiştir. Pekâlâ biz, Ermenistan'la olan sorunda bu manada o 1915 olaylarını bir kenara koyalım. Karabağ işgal altında, Karabağ'da Ermeniler, topraklarını işgal etmiş, bırakmıyor. Azerbaycan ve Ermenistan arasında işgalden kaynaklı büyük bir problem var, biz "iyi şeyler olacak" söylemleriyle Türkiye'de dostluk maçları adına psikolojik operasyon yapıp Ermenistan takımını davet ediyoruz. Ermenistan Devlet Başkanıyla dönemin Cumhurbaşkanı maç izlerken açılan Azerbaycan bayraklarını çöpe atabiliyoruz ya da müdahale edebiliyoruz. Daha sonra bu kardeşlerimize muhtaç olup onlarla "iki devlet bir millet" söylemleriyle yeniden beraber şarkılar söyleyebiliyoruz.

Türk dünyasıyla ve bölgesel anlamda komşularımızla olan ilişkileri dönemsel ve konjonktüre bağlı olarak kurmamalıyız değerli arkadaşlar. Kırım Tatarlarının 1944 sürgününden bu tarafa yeniden ülkelerine dönme mücadelelerine hepimiz tanığız. Cengiz Aytmatov'un Türk dünyasını okuduğumuz gibi, Cengiz Dağcı'nın bir şekliyle yüreğimize tercüman olan romanlarıyla büyüdük. Elbette ki Kırım Türklüğü, yüreğimizin yarasıdır ama Kırım Türklüğüyle Ukrayna-Rusya krizi içerisinde müdahil olup olmama konusunda kararsız kalıp şeklen durumu kurtaralım ama Rusya uçağının düşürülmesi krizi büyüyünce Rusya'ya "Sen benim sınırlarıma kadar gelirsen Ukrayna ve Kırım politikası kartımı açarım ben." diye kendi ihtiyacımız olduğu için o kartı açmayalım. Bunu dönemsel olaylara bağlamayalım, bir devlet politikası olarak yapılması gerektiği için yapalım. Hülasa, bu kapsamda Milliyetçi Hareket Partisinin uyarılarını, Milliyetçi Hareket Partisinin tespitlerini, yerinde ve zamanındaki okumalarıyla beraber sizlere olan tavsiyelerini ciddiye almanızı istirham ediyoruz.

İran, Kasrışirin'den bu tarafa sınırımızın değişmediği ve çok köklü bir medeniyetin bir devleti. Rejim değişikliklerinden sonra bile biz uluslararası ilişkilerde mümkün olduğu kadar İran'la sorun yaşamamaya çalıştık ama 1980'lerin sonunda, rejimin Türkiye'ye ihracıyla ilgili çalışmalar elbette ki hepimizi rahatsız etti ve devlet, gerekli tedbiri almaya çalıştı fakat sonrasında öyle bir noktaya geldik ki İran'la, bir Zencani ile bir Zarrab meselesi ve uluslararası ambargonun delinmesiyle ilgili süreçler şimdi tekrar başımıza koskoca bir fatura çıkartıyor ve gerek İran'daki dava gerekse Amerika'daki dava, uluslararası bir güvenlik sorunu hâline mi geliyor?

Değerli milletvekilleri, Milliyetçi Hareket Partisinin görüş ve düşüncelerini kısaca özetlemeye çalıştım. Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)