Konu:Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu Tasarısı münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:62
Tarih:29/03/2016


Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

149 sıra sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu Tasarısı hakkında parti grubum adına söz almış bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, insan hakları düşünce arka planında insan onurunu haysiyetli ve şerefli bir varlık olarak kabul eder. İnsan onurlu bir varlık olması dolayısıyla, hayattaki tutumunu temel ihtiyaçlarına göre, temel maddi gereksinimlerine göre dizayn etmekle beraber, haysiyet, onur ve şeref gibi kavramlarla anlamlandırarak taçlandırır. İnsanın kadim gerçekliği ancak ve ancak hukukun korunmasıyla imkâna dönüşür. Hukukun bağımsız ve tarafsız olmadığı bir siyasi toplumsal ortamda insan onurunun korunması ise mümkün değildir. Devlet ne kadar tahakkümcü, keyfiyetçi olursa olsun insan haklarını o kadar, olduğu nispette daraltır. Devlet ne kadar hukukun üstünlüğü prensibine uygun hareket ederse insan haklarının alanı da o kadar genişlemiş olur.

Geçmişten günümüze insanları tam olarak eşitlemek isteyen düşünceler, görüşler, ideolojik akımlar hep olagelmiştir. Eşitlikçilik politikaları bunun mümkün olmadığını görünce bu kez bu soruna çözüm üretmek adına fırsat eşitliği kavramı ortaya atılmıştır ve fırsat eşitliğini sağlamak da yine hukuk devletinin temel prensiplerinden bir tanesidir. Dolayısıyla din, dil, ırk ve sınıf ayrımı yapmaksızın insanların hukuku, onun ön şartı olarak korunması gerektiği prensibi uluslararası akıl anlaşmıştır. Ancak, imkân ve bunu kullanma anlamında tam bir eş zamanlılık yakalamak güç olduğu için Türkiye gibi gelişmekte olan toplumlarda insanların haklarını kullanma olanağının oluşturulması adına devletin sosyal vasfının da güçlü olması gerekiyor. Şimdi, burada yapılan tartışmalarda özellikle bu problem de devletle vatandaş arasındaki ilişki, devletle birey arasında olan ilişki üzerinde duruldu, oysa insan hakları devletle birey arasındaki ilişkide olduğu kadar bireyin bireyle olan ilişkisinde de, bireyin toplumun diğer sosyal tabakaları ve başka kurum ve kuruluşlarla, sivil kurumlarla da olan münasebetlerinde de kendisini gösteriyor. Ve bu kurulun temel gerekçelerine baktığımızda, ilgili maddelere, sadece devletle vatandaşın hukuku, ihlalleri ya da insan hakları ihlallerini değil, genel anlamda toplumdaki değişik sosyal kesimlerin birbirleriyle de olan sorunlarının çözümleri içerisinde bir denetleme vazifesi olduğu, olacağı ifade ediliyor.

Değerli milletvekilleri, asıl üzerinde durulması gereken bu kapsamda, insanlığın ortak aklı olarak kabul edilen temel haklar ve hürriyetler kavramı. Yaşama hürriyeti, özellikle kendisini ifade edebilme özgürlükleri, hürriyeti ve mülk edinme hürriyeti. Bunlar evrensel haklar olarak kabul edilir. Bu evrensel hakları kabul ederken, yaşama hürriyetini yok sayan birtakım uygulamalarla, birtakım terörist faaliyetlerle eş zamanlı, fikrinizi, düşüncenizi, siyasetinizi yan yana tutar, sonra da bunları fikir hürriyetinin gereği, hak ve özgürlüklerin gereği diye ifade ederseniz, evrensel hukuklardan bir tanesi olan yaşama hakkına karşı çıkanlarla yan yana durduğunuz için bu pozitif değerler setlerini kullanıyor olmanız bir anlam ifade etmez ve kendi tutumuyla -en hafif ifadeyle- çelişir.

Diğer bir taraftan, hukukun üstünlüğü tezi ve evrensel hukuku bu manada kabul etmediğinizde ya da kabul ediyormuş gibi gözüktüğünüzde, milletin size vermiş olduğu egemenliği kullanırken meşruiyeti hukuk temelli değerlendiremiyorsanız, meşruiyetiniz hukuk temelli olmuyorsa bu da hukukun üstünlüğünü değil, üstünlerin hukukunu beraberinde getirir. Bu da yine sizin, temel haklarda yaşama hürriyeti, fikir hürriyeti açısından evrensel hukukun dışına çıktığınızı gösterir. Her ikisi de sakıncalıdır, her ikisi de problemlidir ve olması gereken temel düstur, temel anlamda, insanın temel ihtiyaçlarının, yeryüzü serüveninden bu tarafa insanlığın gelişimi olarak gördüğümüz, temel ihtiyaçlar hiyerarşisi olarak gördüğümüz beslenme, barınma, korunma ihtiyaçlarının aslında demin bahsetmiş olduğumuz temel haklarla birlikte düşünülmesi, beslenme, barınma ve korunma anlayışındaki temel ihtiyaçlar hiyerarşisinin siyaseten istismar malzemesi edilmemesi gerekiyor. Elbette ki refah toplumu, hukuk devleti, demokratik olgunluk her anlamda bir toplumda olmazsa olmazlar olmuştur günümüzde fakat refah toplumuna geçerken, temel ihtiyaçlar hiyerarşisini; beslenmeyi, barınmayı, korunmayı siz bu manada siyasetin oy aracının vasıtası hâline getirerek manipülatif işler yaparsanız bu da hukuk dışı hareketler olur. Öte yandan, demokrasinin olgunlaşması ve hukuk devletinin gelişebilmesi için bireyi inşa etmeniz gerekiyor. Öncelikle, insan onurunun, şahsiyetinin şekillenmesi gerekiyor. Burada "birey" denildiğinde akla bireyle, bireysellikle, "şahsiyet" kavramının birbirinden farkını, ayrımını yapmak lazım. Birey, liberal düşünce içerisinde kendi duygu ve düşüncesini ferdi olarak kendine göre ifade edebilme özgürlüğünün diğer bir adıdır ya da tanımıdır. Şahsiyet ise aslında bireyin de kapsamını içerisine aldığı, bireyi de içerisine aldığı toplumdaki değerleri bir bütünüyle tanımlayan bir kavramdır. "Toplumdaki değerler" denildiğinde akla ne gelebilir? Biz burada insan haklarını konuşuyoruz, Eğer biz bunu John Locke'tan bu tarafa özgür düşüncenin temeli ve liberal ekonomi meselesindeki birey olarak alırsak aldığımız bu birey anlayışı bizim toplumsal değerlerimizle örtüşmez. Bu tür kurumlar oluşturulurken -insan hakları kurumu, eşitlik kurumu- bunları da yine tercüme mantığıyla yapmamalıyız. Batı'nın tecrübesiyle, Türkiye'nin, Türk kültürünün tecrübesi aynı değildir. Eğer biz bunu değerler seti olarak Batı'dan olduğu gibi bir tercüme mantığıyla Türk toplumuna entegre etmeye kalkarsak bizdeki var olan değerleri hiçe saymış oluruz, bu da yine askıda kalır, âdeta protez bir yapı gibi, protez diş gibi, protez bacak, kol gibi olur.

Burada kastetmiş olduğum şu: Şimdi "insan hakkı" diyoruz biz. Evet, insan hakkı var da bizim kültürümüzde kul hakkı yok mu, komşu hakkı yok mu ya da tuz, ekmek hatırı hakkı yok mu? Siz bu hakları nerede değerlendirebilirsiniz? Birey mantığı içerisinde değerlendiremezsiniz. Bu mantığı anca şahsiyet anlayışı içerisinde değerlendirebilirsiniz. Bu tür kurumlar yapısal anlamda değerlendirilebilirken bu var olan bizim Türk-İslam medeniyeti referansları üzerindeki toplum yapımızla bütünleşen bir yapıyı göz önünde bulundurmamız lazım. Aksi takdirde Türk modernleşmesinin de temel açmazları olan modernitenin katı kuralları ve dayatmalarına karşı biz burada ıskalayan bir duruma düşebiliriz.

Öte yandan, bu meselelere bakarken, adalet, hak, hukuk, eşitlik dengesini değerlendirirken bizim referans kaynaklarımız bu konuları çok köklü irdelemiş ve önemli bir müktesebata sahiptir. Bu müktesebatlardan bir tanesi, âdeta Türk devlet felsefesinin referans kaynaklarından biri olan "Kutadgu Bilig" adlı eserimizdir. 11'inci yüzyılda Yusuf Has Hacib tarafından kaleme alınmış, bugüne de seslenebilen, medeniyet manifestolarıyla referans kaynaktır ve bu parlamentoda her bir parlamenterin, siyasetçinin kütüphanesinde olması gereken eserlerin başındadır. Orada Yusuf Has Hacib diyor ki: "Adalete istinat eden kanun bu göğün direğidir; kanun bozulursa gök yerinde duramaz. Ey hâkim, memlekette uzun müddet hüküm sürmek istersen kanunu doğru yürütmeli ve halkı korumalısın. Ey devletli hükümdar, en kötüsü, beylerin adının yalancıya çıkmasıdır. Yalancı insanlar vefasız olurlar. Vefasız kimseler halkın hayrına uygun olmayan işler yaparlar. Bilgili bunu nasıl ifade eder dinle: Zalim, memleketine uzun müddet hüküm süremez. Zalim adam uzun müddet beyliğe sahip olamaz. Zalimin zulmüne halk uzun müddet dayanamaz. Hükümdar kötü olursa dünyayı bozar, ona mâni olan çıkmazsa yolunu şaşırır. Zulüm yanar ateştir, yaklaşanı yakar; kanun sudur, akarsa nimet yetişir." Aslında son söylediğim "Kanun sudur, nimet yetiştirir." ifadesidir. Yani sözlerimin başında ifade ettiğim: Egemenliği millet verir, millete aittir egemenlik ama meşruiyet için hukuk şarttır. Hukukun olmadığı yerde meşruiyet aranmaz. Buradan hareketle, geçmişten bugüne seslenen Yusuf Has Hacib'in anlayışındaki temel prensipleri anayasal anlamda, hukuk anlamında Parlamento, insan hakları eşitlik kurumu tartışabilmelidir ve bu kaynakları kendi problemlerimizin çözümünde merhem olarak kullanabilmeliyiz.

Pekâlâ, bu kavramda ısrarla üzerinde durduğumuz Batı müktesebatının insan telakkisi ile Türk millî kültürü ve kimliğindeki insan telakkisi aynı mıdır ki insan haklarına bakışları aynı olsun. Elbette çok ciddi farklılıklar vardır. Batı'nın Orta Çağ süreci, Otuz Yıl Savaşları ve kendi içerisinde kilisenin skolastik anlayışıyla verdiği mücadele âdeta onları dinden kurtulmak için mücadele veren, seküler zemini oluşturan ve aklı dünyaya iktidar kılan anlayışı kovalarken âdeta inancı, kendine ait değerleri veyahut da daha önceki köklerini bir kenara bırakma zaruretini ortaya koymuştur. Bu zaruret Batı'ya mutlaka kazanacaksın hırsıyla sömürü düzenini kapitalizmle beraber getirmiştir. Bundan dolayı Orta Çağ Avrupası'nın Amerika Kıtası'nı, âdeta, işgal ettiklerinde yerli kıyımlarının ne hadde olduğu "Batı'nın İnsanlık Suçları" kitabında ele alınmıştır, kapsamlı olarak verilmiştir. Katolik Kilisesi'nin siyah abanoz ticareti ve kölelerinden servet kazanan Avrupalılar; Avrupa ülkelerinin Orta Doğu'da, Afrika'da yapmış olduğu koloniler ve sömürüler; bütün bunlardan sonra savaşlar; Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve nihayet 10 Aralık 1948'de bu kadar tecrübeden sonra İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne duyulan ihtiyaç. Bunlar Batı'nın âdeta vicdanını sorgulamasının sonrasında tecrübe edilerek ortaya çıkmış kurumlar.

Ama Türkiye'ye bu manada bahsettiğim tercüme mantık nerelerden gelmiş ona baktım şöyle bir: Türkiye'nin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni kabul edişi 1949. Ondan sonra Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni onaylaması 1954. Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanıması 1987. Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini tanıması 1989. Meclisin İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun kurulması 1990. İnsan haklarından sorumlu devlet bakanlığını görevlendirmesi 1991. İl ve ilçe insan hakları kurullarının kurulması 2000. İnsan Hakları Üst Kurulu, İnsan Hakları Danışma kurulu gibi kurullar 2001 yılı. Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulunun kuruluşu 2003. Kadın Erkek Fırsat Eşitliği 2009. Kamu Denetçiliği Kurumu 2012. İnsan Hakları Kurumunun kurulması 2012. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu 2016. Yani 2012'de aslında şu an tartışmış olduğumuz kurul ciddi anlamda tartışılmış ve Meclis tutanaklarından baktığıma göre muhalefetin yapmış olduğu şerhler ve eleştirilerle bu uluslararası anlamda problemli gözüktüğü için bir türlü uygulanamamış, şimdi içeriği değiştirilerek güncellenmiş, bir daha önümüze getiriliyor. İşte, bu gelişlerde muhalefetin önerileri dikkate alınarak bazı konularda düzenlemelerin yapılması, bunun tekrar Meclis gündemine bir daha gelmemesi için gerekli olanlardan bir tanesidir.

Pekâlâ bu konuda muhalefet ne diyor? Muhalefet her şeyden önce İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunda görev yapacak olan kişilerin tespitinde muhalefette siyasi parti grupları bulunan Meclisin hepsinin en azından tavsiye edebileceği sözcülerin orada olmasını istiyor. Bu kuruma, evet, Batı'da değişik ülkelerde cumhurbaşkanı tarafından, bakan tarafından, başbakan tarafından kimseye sorulmadan kurul üyelerinin tamamının atandığı da doğru ama Batı kendi iç dinamiklerinde problemini çözerek belli bir noktaya geldiği için bunu yapıyor olabilir. Ama bizdeki bu sosyal sorunlar, siyasal sancılı hâller, gerilimli durumları normalleştirebilecek uzlaşıcı bir yapının oluşabilmesi için bu tarz kurumlarda farklı düşünceye sahip insanların varlığı toplumun normalleşmesi ve rahatlayabilmesi için kaçınılmaz unsurlardan bir tanesidir. O sebepten dolayı, muhalefetle yapılacak belki müzakerelerle ilgili maddeye gelindiğinde -sanırım 10'uncu madde- üye sayısının tespiti konusunun yeniden güncellenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Öte yandan, bu hususa İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunda da bizim muhalefet şerhi olarak koyduğumuz her maddenin ilgili fıkrasıyla ilgili kapsamlı bir gerekçemiz var. Ben, iktidar partisi mensubu milletvekili arkadaşlarımın da ellerinde o muhalefet şerhindeki bölümleri en azından merak noktasında okumasını öneriyorum.

Biz, böyle bir kurumun oluşturulmasını, nihayetinde, genel anlamda olumlu buluyoruz. Resen araştırma yetkisinin bu kurumda olmasını bir noktada sıkıntılı buluyoruz, sadece başvuru üzerine inceleme yapmalarının daha sağlıklı olacağı kanaatindeyiz. Kurum yaptırım ve uygulamaları sadece bu ihlallere uygun kişilerin yetkili idari ve yargısal mercilere başvuru ve bu başvuruların takibi sürecini bünyesinde barındırmalıdır. Kamu yargısal faaliyetlerinden uzak tutulmalı yani bu kurum âdeta alternatif bir yargı müessesesi gibi değerlendirilmemelidir. Mevcut ve olası Anayasa ve uluslararası hukuk ihlallerinin önüne geçilebilmesi için bu süreci, demin dediğim gibi, muhalefetin tavsiyesini göz önüne alarak değerlendirmekte fayda var. Eğer bunu göz önüne alıp değerlendirmez isek uluslararası hukuktan kaynaklı bazı uygulamalarla bu sürecin tekrar geri gelme ihtimali yüksektir diyorum.

Bizim toplumumuzdaki, gündemimizdeki problemlerin başında terör ve teröristle olan mücadele had safhadadır. Artık terör ve terörist ulusal değil, uluslararası boyut almıştır. "Uluslararası boyutta emperyalist güçler gittiği yerleri işgal etmiyor artık, vaktinde bırakmış olduğu iş birlikçileri üzerinden kendi bir müddet yönetti, şimdi bölgede vekâlet savaşlarıyla terörü malzeme olarak kullanıp istikrarsızlık sağlıyor." tezi nispeten doğrudur. Ama bu doğruluk Türkiye'de istikrarsızlığın ve toplumsal gerilimin ya da teröristle mücadelede, terörle mücadelede "Ne yapalım, dünyanın başında bu, biz de hissemize düşeni çekeceğiz." diye basit bir savunmaya gitmemelidir.

Bakın, bu konuda bir hatırlatma yapmak istiyorum. 11 Eylül olayı cereyan ettiğinde, özellikle 17 Eylül 2001 tarihinde Sayın Genel Başkanımız Devlet Bahçeli Beyefendi o dönemde dünyaya seslenerek şu önerilerde bulunuyor: "Siyasi mücadele ve araçları, şiddet ve şiddet vasıtalarından tamamen farklı mahiyet taşımaktadır. Bu bakımdan terör bir siyasi faaliyet değil, meşruiyeti olmayan, ahlaki değer taşımayan, rezil bir yöntemdir; terörist ise insanlık dışı bir canidir. Dolayısıyla, terör örgütlerinin boyutları ile eylem alanlarının ve biçimlerinin niteliği terörizm gerçeğini değiştirmeyecektir. Terörü uluslararası siyasetin bir aracı olarak görmek, terörü uluslararası hâle getirmek ve cinayetleri yaygınlaştırmak anlamı taşımaktadır. Terör dünya çapında bir tehdit ve insan hayatına yönelmiş yok etme eylemi olduğu için teröre karşı uluslararası müeyyidesi olan bir siyasi, hukuki ve pratik eylem zemini oluşturmaya ihtiyaç vardır. Bu çerçevede, terörizmle ilgili kavram ve yöntemler netleştirilmeli, çok zayıf durumdaki uluslararası iş birliği ağı güçlendirilmelidir. Bunun için, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler teşkilatının öncülüğünde bir uluslararası terörizmle mücadele konferansı yapılmalı, kavramlar ve yöntemler üzerinde uzlaşma zemini sağlanmalıdır. Terörü destekleyen ülkelere karşı uluslararası toplum yaptırımlar uygulamalı, terör suçlularını insanlık suçlusu ilan edip bireysel suçların dışında, bütün insanlığa karşı işlenmiş suçlar muamelesi yapılarak müeyyide artırılmalıdır."

Eğer bu teklifler o dönem içerisinde uygulanabilme imkânını zaman içerisinde bulsaydı, dünya bu mesajı alabilseydi belki sorunlar bu noktaya gelmeden tedbirler alınabilirdi. Yaşanılan süreçlerden sonra sorunlara çözüm arayışı içerisinde bulunmak maalesef yeterli gelmiyor. Olası öngörülerinden hareketle, Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun yapmış olduğu, her anlamdaki yapmış olduğu önerileri bu kapsamda Türkiye Büyük Millet Meclisi ve siyasi irade ciddiye alırsa olası olumsuz gelişmelere karşı da ön alıcı tedbirler olacağı kanaatiyle sözlerimi tamamlıyorum ve tekrar Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

İlgili kuruluşun -eğer yasalaşırsa- büyük Türk milletine hayırlı olmasını diliyorum. (MHP sıralarından alkışlar)