Konu:11 Nolu Protokol ile Değişik İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye Ek 7 Nolu Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:58
Tarih:10/03/2016


11 Nolu Protokol ile Değişik İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye Ek 7 Nolu Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın milletvekilleri, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Türkiye'de pek kadri kıymeti bilinmese de kendi özelinde felsefe yapmaya çalışan Dücane Cündioğlu diyor ki: "Kimse, kendisini sevmeyeni sevmek, saymayanı saymak zorunda değil. Lakin insan olana nezaket ve zarafet gerek."

Elbette ki, bugün bir uluslararası sözleşmenin yasalaşma süreciyle alakalı konuda grubumuz adına söz aldım. Sözleşmenin özellikle insan hakları ve hürriyetleri bahsi bölümünde 1985 yılında protokole imza koymuş Türkiye aslında Anayasa'nın 90'ıncı maddesi gereği, fiilî olarak bu yasayla ilgili üst hukuk metni olarak her türlü uygulamaları yerine getiriyor. Ama iç düzenlemelerden kaynaklı yasal düzenlemeler tamamlanarak uluslararası hukuka verilen taahhüt gereği bunları yasalaştırma sürecine girmiş durumda. Fakat burada dikkat çekici olan konu, Türkiye, Almanya ve Hollanda bu sözleşmeyi imzaladığı hâlde henüz Birleşik Krallık buna imza koymamıştır. Acaba koymamasının özel bir anlamı var mıdır? Dünya siyasetini dizayn etmek isteyenlerin bu tür konulara taraf olmaması acaba Kyoto Sözleşmesi'ne de taraf olmamakla alakalı bir anlayışın tezahürü müdür? Bunları elbette ki sorgulamak gerekiyor. Fakat burada kişisel haklar, hürriyetler ve insan hakları mevzubahis olduğu için, kendi ülkemizde de ve dünya standartlarında da kişisel hak ve hürriyetlerin grup haklarının her zaman için önünde olduğu bir gerçektir ve dünyaca kabul görmüş entelektüeller de, mesela Habermas da, grup haklarının kişisel hak ve hürriyetlerin önünde bir engel olduğunu ifade eder.

Neden bu konuya buradan girdik ve ifade ediyoruz? Türkiye'de hep üzerinde durduğumuz ve Milliyetçi Hareket Partisi olarak da Hükûmeti eleştirdiğimiz konu, bireysel hak ve hürriyetlerin önünün açılmasından ziyade, etnik kimliklerin ve grup haklarının üzerinde durarak Türkiye'de üniter yapıyı, millî devleti tasfiye edici süreçlere siyasi irade olarak alet olmalar. Bu konuda maalesef acı tecrübeler yaşayarak belli bir noktaya geliyor ve terörü ve teröristi muhatap alanların bir adım sonra nasıl hata yaptıklarını görerek kendini düzenlemeye çalıştıklarını kamuoyu düşünüyor. Biz de tekrar diyoruz ve umut ediyoruz ki acaba bu konuda samimiyet mi var yoksa fırsat mı kollanıyor yeni süreçlerin dâhil edilmesiyle alakalı?

Bu konuda 7 Nolu Protokol hakkındaki ifadelerimizin gerekçelerini, muhalefetimizi ve olumsuzluklarını ilgili birime ulaştırılmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine de yazılı olarak sunacağımızı ifade ediyorum. Fakat son süreçte bizim dikkatle takip ettiğimiz ve not aldığımız ve tehlikeli gördüğümüz konulardan bir tanesi şudur: Büyük Türk milletinin müktesebatında var olan sevgi, hoşgörü, anlayış ve hiçbir zaman öteki üzerine kurulmayan medeniyetini referans alan söylemler geliştiriyor. Doğrudur ve bu, hepimizin bu topraklardaki övüncü, kıvancı, kaynağıdır. Türk kültürü müktesebatına baktığımızda tarihin derinliklerinden bugüne gelen anlayışlarda Büyük Selçuklu kurulduğunda Bizans zulmünden kaçan Yahudiler Selçuklu'ya sığınmışlardı. 1415'te yine aynı krizi yaşayan İspanyol Yahudilerine kucak açan Osmanlı'ydı. Venedik zulmünden kaçan pek çok Rum, Osmanlı ülkesine göç etti. Yıldırım Beyazıt'ı özellikle Mora ve Atika adalarına yerli halk davet etti "Adalet getirin." diye. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettiğinde inançların, hürriyetlerin tamamen önünü açtığı evrensel bir gururumuz ve savaşarak topraklarımızdan defettiğimiz düşmanlarımıza karşı, Çanakkale'den sonra aziz Atatürk'ün "Bu topraklarda canlarını verdikten sonra onlar artık bizim evlatlarımız olmuştur." ifadesi en evrensel anlamda Türk kültürünün müktesebatındaki övünç kaynaklarımızdır.

Şimdi, bu övünç kaynaklarımızı uluslararası krizlerde toplumumuza birtakım gelişmeleri izah ederken kullanmamız, millî duyguları ifade ederek hatırlatmalarımız elbette ki mümkün olacak fakat özellikle bu sözleşme kapsamında yapacağımız tespitler ve uyarılarda Suriye krizi sonrasında özellikle iç savaştan sonra sığınmacıların bir şekliyle Türkiye'ye gelmesini teşvik eden bir politika vardır. Amerika'yla yapılan anlaşma ve birlikte iş tutmanın yolda bırakılma duygusuyla ters tepmesi ve Esad rejiminin düşmesinin gecikmesi hatta düşmemesi Türkiye'yi yolda bıraktı. İlk zamanlarda, hatırlayın "Suriye'den şu kadar sığınmacı geldi, kapılarımızı açtık, gururumuz, onurumuz." dedik. Hatay- Kilis-Gaziantep-Şanlıurfa hattına yerleştirdiğimizde bu insanlar lokantalarda hesaplarını dahi dönemin Başbakanının ödemesi gerektiğini söylediler ve "Türkiye bu konuda heyecan duysun, 'ensar muhacir' anlayışıyla." ifadelerde bulunuldu ve bu ifadeler elbette ki bu tarihî hatırlatmalarla yapıldı. Fakat, bu manevi değerler, tarihî ve kültürel müktesebatlarımız son süreçte istismar alanına girmiş gözüküyor.

Sıkışıldığı anda siyasetin üretmeye çalıştığı ama beceremediği, iktidarın hamle yaptığı ama beceremediği konuları millete ve tarihe mal ederek yeni kredilerin açılma süreçleri denemeleri yapıldığını görüyoruz ve bugün itibarıyla, Türkiye'de, 2,5 milyonun üzerinde bir sığınmacının resmî-gayri resmî, kamplarda veyahut da harici olarak var olduğunu biliyoruz. Bu konuda, Mülteci Hakları Alt Komisyonunda görev alan bir milletvekili olarak da kurumsal olarak devletimizin bir şeyler yapmaya çalıştığını da ilgiyle takip ediyoruz. Olumlu konuda, bu gelen insanların entegrasyonuyla alakalı çalışmaların elbette ki bu devlete yakışan bir şekilde yapılması gerekiyor. Fakat, burada, bir adım sonraki süreçte bu mültecilerin, sığınmacıların -adına ne dersek- misafirlerin, acaba Suriye'nin geleceği bir şekle bağlandığında yeniden ülkelerine dönmeleri üzerine bir program mı geliştiriliyor, yoksa bu insanlara vatandaşlık hakları konusunda Türkiye'nin nüfusunu artıracak yeni bir insan kaynağı potansiyeli olarak mı bakılıyor? Bunun bir netleşmesi gerekiyor, bu net değil.

Hemen beraberinde, Cenevre Sözleşmesi'ndeki hak ve hukuklara, bugün, Hükûmetin, siyasi iradenin ve başta Sayın Cumhurbaşkanının yer yer çıkarak yaptığı konuşmaları ve bu kürsüde bizden önce de yapılan eleştirileri biz de yerinde buluyoruz. Bunlar, âdeta, bir pazarlık meselesi ve para meselesi gibi görülmemeli. Avrupa'nın, özellikle bu, Suriyeli sığınmacılara göstermiş olduğu dirence karşı, biz, sığınmacıların ve mültecilerin taşeronu konumuna indirgenen bir ülke olmamalıyız. Ülkemizin müktesebatından kaynaklı hizmeti vermekle, gelecek vizyonuyla alakalı, ülkenin yapmaya çalıştığı, devletimizin yapmaya çalıştığı işin ne olduğunu netleştirmemiz gerekiyor. Bu netleşip kamuoyuna samimiyetle ifade ve izah edilmeli. Aksi takdirde, bu problem, bir adım sonra, etnik kimlikler ve grup hakları konusunda Hatay sorununu da kaşıyarak Suriyeliler de olası bir Anadolu federe cumhuriyetlerinde hak sahibi mi olacaklar? Bugünden bunu uyarıp dillendirmek de bu Meclisin görevidir diye düşünüyoruz ve bu konudaki yapılacak çalışmaları öncelikli olarak ülkelerine geri dönmeleri ve döndüklerinde Türkiye'de aldıkları hizmetin ve insani desteğin âdeta misyonu olarak Suriye-Türkiye ilişkilerinde misyon üstlenen bir kitlenin inşa edilmesi, yetiştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Aksi takdirdeki programların Türkiye'nin geleceği konusundaki riskleri, bugün âdeta kevgire dönmüş sınırlarda patlayan bombaların yerini Devlet Mahallesi'nde patlayan bombalar ve terörist kaynaklara, terörist faaliyetlere âdeta insan kaynakları devşirilen bir kitle hâline gelmesini buradan bir kaygıyla izliyor ve bu uyarıları yerinde yapıyor, uluslararası sözleşmelerle ilgili eleştirilerimizi ve tavsiyelerimizi de ilgili birime ulaşmak üzere Meclis Başkan Vekiline takdim ediyorum.