Konu:2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı Tasarısı Maddelerinin Görüşmeleri Münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:55
Tarih:07/03/2016


2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı Tasarısı Maddelerinin görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HDP GRUBU ADINA MÜSLÜM DOĞAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli üyeler; 2016 yılı Bütçe Kanunu Tasarısı'nın 7'nci maddesi üzerinde partim adına söz almış bulunmaktayım. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 26 Şubat 2016 tarihinde YÖK üyeliğine atanan Hayati Develi'nin yayımladığı bir kitap var; kitabın adı "Osmanlı Türkçesi Kılavuzu." Bu kitabın Eylül 2011 baskısında, 205'inci sayfasında "Dualar ve Beddualar" başlığı adı altında, bir madde altında -aslında bunu hak etmiyorsunuz vekiller olarak, aslında bu sözcükleri bile ağzıma almak, çok önemli bir yerde bunları ağzıma almak istemiyorum ama yine de bunu sizin bilgilerinize sunmak istiyorum- diyor ki: "Kötü ayin yapan Kızılbaşlar, Allah onları kıyamete kadar aşağılık ve adi etsin."

Şimdi, değerli milletvekilleri, bu çağda, böyle, sözüm ona bir akademisyenin kaleme aldığı "Beddualar ve Dualar..." Kimden aktarırsa aktarsın, bir kitapta yer alabilecek bir husus değildir bu aslında. Burada, sözüm ona o akademisyen nefret suçu işlemiştir. Bunun derhâl YÖK üyeliğinden alınması ve -burada savcıları da göreve çağırıyorum- bu nefret suçu işleyen hakkında işlemin yapılmasını istiyorum.

Değerli milletvekilleri, neoliberal ekonomi modelinden rant tipi spekülatif ve devlete bağımlı bir ekonomi modeline geçen AKP Hükûmeti için bu politikaların gerçekleştirilmesi, ilk günden beri işçinin, çiftçinin, besicinin emeğe bağlı ve sektöre bağlı sömürüsünde yatmıştır.

Ülkedeki sermaye birikimini devletten alınan ihalelerle inşaat sektörüne bağlayan bu anlayış, toplumun üretimden düşürülmesini getirmiştir. Bu üretimden düşürmenin toplumsal maliyeti açıktır ki AKP Hükûmetine, yoksullaşmış olan büyükçe bir toplumsal kesimin bağımlı kılınmasıdır.

Bu kapsamda, ekonomik verilerin toplumsal etkilenme adına en önemli göstergelerinden biri istihdam ve işsizlik meselesidir. AKP iktidarının on iki yıllık işsizlik ortalaması yüzde 10,8 olmuş, son açıklanan Kasım 2014 verilerine göre işsizlik yüzde 10,7 olarak gerçekleşmiştir. Tam on iki yıldır işsizlik düşmemiş ancak AKP iktidarının maskesi maalesef düşmüştür. 2001 yılında yüzde 6,6 olan işsizlik, son verilere göre 2015'te 10,7'ye çıkmış yani katlanmıştır.

İşsizlik oranındaki tüm istatistiki manipülasyonlara rağmen, böylesi yüksek bir işsizlik oranı ülke için büyük bir iktisadi ve sosyolojik yıkımın da göstergesidir. Bu göstergenin bir boyutu toplumun gittikçe daha fazla siyasi iktidara bağımlı hâle gelmesi iken diğer yandan, ülkenin kalkınma ve büyüme modellerinin istihdam yaratmaktan uzak olduğu gerçekliğidir.

Ekonomi modelini siyasi iktidarın etrafında kümelenmiş oligarşik rant gruplarının sermaye artırımına sevk eden AKP Hükûmetinin bu anlayışı sonucunda, 2002'de toplam olarak icra dosyası 8 milyon, 2012'de toplam icra dosyası 21 milyon olmuştur. Aynı şekilde, sosyolojik açıdan üretimden düşürülen ve finans sömürüsü çarkına dâhil edilen Türkiye halkları "sanal tüketim" dediğimiz bir tüketim biçimiyle geleceği de dâhil olmak üzere teslim alınmakta, üretimden dışlanmanın getirdiği geçimlik sıkıntısıyla da finans kurumlarına kurban edilmektedir.

Bu bağlamda, yurttaşın bankalara 2002'de 6,6 milyar borcu varken yurttaşların bankalara 2013 Ekim itibarıyla borcu 322 milyar miktarına çıkmıştır. Bu borcun ortaya çıkmasının gerçek nedenine bakmakta yarar vardır. Türkiye'de AKP Hükûmeti döneminde tarım, hayvancılık ve üretime dair sektörler tedrici bir şekilde dışlanmışken hizmet sektörüne ağırlık verilmiş ve özellikle teknolojik gelişimle desteklenmeyen bu politikalar yurttaşlarımıza ağır bir faturaya sebep olmuştur.

Değerli milletvekilleri, 2002 yılında imalat sanayisinin millî gelir içerisindeki payı yüzde 18 idi. Dünya imalat sanayisi üretimi liginde Türkiye 15'inci sıradaydı. 2002'den 2012'ye geldiğimizde imalat sanayisinin millî gelir içerisindeki payı yüzde 15,6'ya indi. İmalat sanayisi liginde, sıralamasında ise ilk 15'inci sıradan düşülmüştür.

Nitelikli üretememe eksenli yürüyen AKP iktisat politikalarının bu yıl öngörülen bütçesinin de halkın ekonomisi kategorisinde yer alan sorunları çözmeye muktedir olmadığını net bir şekilde ifade edebiliriz. Bu kapsamda, AKP'nin 2016 bütçesinin hem 2002 yılından beri sürdürdüğü ekonomi politik yaklaşımını hem de 2016 yılına özel çatışmayı ve şiddeti merkezine alan bir niteliği barındırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. 2016 bütçesinin en büyük kalemini oluşturan, 182,8 milyar TL olan cari transferlerin içinde yer alan iki kalem, bütçenin emek/sermaye karşısındaki durumunu da ortaya koymaktadır. Örneğin, "emeklilere ek ödeme" kalemindeki ödenek bütçenin yüzde 1,3'ünü yani 6,4 milyarı, buna karşılık "işveren sigorta primi 5 puan indirimi" kalemi ödeneği, bu kalemdeki ödeneğin yüzde 2'sini, 9,9 milyar TL olarak oluşturmaktadır. İlk kalem sadece yüzde 102'lik bir gerçekleşme yaşarken ikinci kalemdeki gerçekleşme yüzde 112,7 olmuştur.

Yine "cari transfer" başlığı altında yer alan ve "belediyelere yardım/denkleştirme" kalemi için ayrılan ödenek bütçenin sadece binde 1'ini oluştururken bu kalemin 2015 yılı gerçekleşmesi yüzde 91,5 olmuştur yani başlangıç ödeneğinin altında bir kullanım gerçekleştirilmiştir.

Savunma ve güvenlik içerikli mal ve hizmet alımlarına ayrılan pay bütçenin yüzde 2,6'sı olurken sağlık için mal ve hizmet alımlarının payının sadece binde 1'de kalması, bu kalem için yapılan mal ve hizmet alımları gerçekleşmesinin sadece yüzde 89,4 olarak gerçekleşmesi Hükûmetin önceliklerinin halkın refahını artırmaya dönük alımlardan ziyade savaşa dönük harcamalardan yana olduğunu ve yukarıdaki tablo, özellikle yılın ikinci yarısındaki Suruç ve Ankara katliamları göz önüne alındığında, nasıl şiddet, korku ve kaosa dayalı bir strateji izlendiğini de gözler önüne sermektedir.

Bu kaosta sorunlarına en fazla değinilmeyenler ise emekliler ve emekçiler olmuştur. AKP, 2008 yılında bu olumsuz uygulamaları da gerekçe göstererek sosyal güvenlik sistemini emekçiler için tamamen güvence olmaktan çıkartan ve özelleştirmenin yolunu açan 5510 sayılı Yasa'yı çıkartmıştır. Emeklilik yaşının 65'e, hak kazanmak için gerekli prim ödeme gününün ise 7.200'e yükseltildiği bu yasayla Türkiye'de mevcut çalışma koşulları içinde sosyal güvenlik haklarından yararlanmak neredeyse olanaksız hâle gelmiştir. Aynı yasa sağlık sistemini de piyasaya açarak sağlık hakkını ortadan kaldırmıştır. Hükûmet, özel sigorta şirketlerince sunulan bireysel emekliliğe verdiği teşviklerle kamu sosyal güvenlik sistemini tamamen tasfiye etmek niyetindedir. Sağlık bütçesine ayrılan payın da yine çok önemli bir kısmı özel sağlık kuruluşlarına ve ilaç şirketlerine kaynak olarak aktarılmakta, katkı payları ve özel sağlık sigortası için ödenen bireysel sağlık harcamaları arttırılmaktadır. Sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarının artması düşük gelirli toplum kesimlerinin giderek yoksullaşmasına neden olmakta, bu da emekçileri kötü ve güvenliksiz çalışma koşullarına rıza göstermeye zorlayan bir etken hâline gelmektedir.

Bireysel emeklilik sisteminin yaygınlaştırılması ve buna ilişkin mali teşvikler, bu alan pek çok hem hükûmet programında hem de eylem planında yer almıştır. Bu alan, ayrıca Hazine ve SPK gibi bazı kamu kurumunun dâhil olduğu bir alandır. Önümüzdeki dönemde eylem planında da yer aldığı şekliyle sistemin bir nevi herkes için zorunlu olması veya yarı zorunluluk benzeri uygulamalarla geliştirilmesi hedeflenmektedir. Sistemde şu an 43 milyar TL birikmiş durumdadır. Asıl amaç, diğer pek çok ülkede olduğu gibi emeklilik sorumluluğunu devletten alıp çalışanlara devretmektir. Bu sistem altında çalışanların emeklilik gelirleri de finansal

sistemin isleyişine dayalı olacaktır. Aslında, finansallaşmanın bu kadar hızlanmasında emekliliğin piyasaya bırakılmasının çok büyük payı vardır. Öyle ki dünyada toplam para 30 trilyon ABD dolarını geçmiş durumda rakamlar olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye için ilave bir sorun, bu sistemin katılımcılar için çok maliyetli olmasıdır. ABD'de, örneğin yüzde olarak 0,3-0,4 gibi bir yıllık maliyet varken bu Türkiye'de yüzde 2'lerde seyretmektedir.

Maliye Bakanı bütçeyi sunuş konuşmasında sosyal yardım harcamaları için 2016 yılı bütçesinde 43,1 milyar TL kaynak ayırdıklarını belirtmiştir. Ancak, bu kaynağın detaylarına bakıldığında, bunun çok önemli bir kısmının Milli Eğitim Bakanlığının bütçesinde yer alan ve öğrencilere eğitim, harç ve burs desteği, FATİH Projesi ve taşımalı eğitime ayrılan ödeneklerden, Sağlık Bakanlığı bütçesinde yer alan "özürlü evde bakım desteği" gibi kalemlerden, Sosyal Güvenlik Bakanlığının bütçesinde yer alan ödeme gücü olmayanlara prim desteği ve 65 yaş üstü ve muhtaçlara yapılan maaş ödemelerine ayrılan ödeneklerden oluştuğu görülecektir. Yani asıl olarak eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik harcamalarının birer parçaları olarak görülmesi gereken ve ilgili bakanlıkların bütçesinde yer alan bazı harcamalar sanki ilave sosyal yardım harcamaları gibi sunulmaktadır.

Yani netice itibarıyla emekliyi, emekçiyi, işsizi dışlayan, buna ek olarak da çatışmalarla karşıtlıklar yaratıp arkasına kendi siyasi gündemini saklamayı amaçlayan bir Hükûmet bütçesiyle karşı karşıya bulunduğumuzu belirtiyor, bu anlayışı, kati surette bu bütçeyi reddettiğimizi ifade etmek istiyorum.

Saygılar sunuyorum. (HDP sıralarından alkışlar)