Konu:2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı 3'üncü Tur Görüşmeleri Münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:48
Tarih:29/02/2016


2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı 3'üncü Tur Görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HDP GRUBU ADINA MÜSLÜM DOĞAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının 2016 yılı bütçesi hakkında Halkların Demokratik Partisi Grubunun görüş ve önerilerini belirtmek üzere söz almış bulunmaktayım.

Ulaşım, bir ülkenin gelişmişlik düzeyini saptayabilmek için en önemli göstergelerden birisidir. Eğer yük ve yolcu taşımacılığı kara yolu ile demir yolu arasında dengeli bir biçimde paylaşılmışsa o ülke endüstri devrimini gerçekleştirmiş ve gelişmiş sayılır. Kara yolu büyük çapta ağır basıyorsa o ülke endüstri devrimini gerçekleştirmemiştir ve dışarıya bağımlı bir hâldedir yani duble yollar hakkında yapılan değerlendirmeler aslında tamamlanamamış bir endüstri devrimine ve az gelişmişliğimize yapılan bir göndermeden başka bir şey değildir.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının yük ve yolcu taşıma hizmetlerinin etkin, verimli, ekonomik, emniyetli ve çevreye duyarlı olarak geliştirilmesi, yolları, köprüleri, alt geçitleri ve havalimanlarını ihtiyaca göre belirlemesi ve doğru stratejilerle planlaması gerekmektedir yani gelişmiş modern ülkelerde olması gereken standartlardır bunlar. Ülkemizde ise Ulaştırma Bakanlığı diğer kurumlar gibi etik kurallardan uzaklaşmış, önemli bir şekilde siyasi ve ekonomik gelir alanında deformasyona uğramış durumdadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Batıkent-Sincan, Kızılay-Çayyolu metrosu ve Çandarlı liman inşaatı gibi önemli ve uzmanlık gerektiren iş alanlarında bile liyakat esasına uyulmamış, Hükûmet teknik personel alımlarında dahi adam kayırmaktan geri durmamıştır. Sayıştay raporlarında bu durum açıkça ifade edilmiştir.

Sayıştay raporlarında belirtilen hususlara uyulmadığı ve bu kurumun denetim sonuçlarının da görmezlikten gelindiği ayrı bir gerçektir. Bu açıdan bakıldığında, yapılan yollar, köprüler ve havalimanları ihtiyaç hâlinde çok belirli bir gelir kapısı olarak görülmektedir. Üçüncü köprü inşaatı belirli bir gelir getirme alanına dönüştürülmüş, ayrıca doğayı ve ekolojik dengeyi olumsuz bir şekilde etkilemiştir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan ve oldukça da yüklü bir parayla hazırlatılan İstanbul Çevre Planı Raporu'nda Kuzey ormanlarının önemi vurgulanmış ve bu ormanlara yapılacak müdahalenin İstanbul'u doğrudan etkileyeceği belirtilmesine rağmen, gelir getirme kaygısı ne yazık ki daha ağır basmıştır.

Kendi belediyelerinin hazırladığı rapora bile uymayan bir Hükûmet var karşımızda. Türkiye'nin en yüksek bedelli üçüncü havalimanı ihalesine daha önce ihalede usulsüzlük yapan firmalar katılmış, hukuk ihlal edilmiş, yasalar yok sayılmıştır. Yapılan duble yolların altyapıları yeterince sağlıklı olmadığı gibi, trafik kazalarını bırakın azaltmayı, daha fazla trafik kazalarına, trafik tıkanıklıklarına, hava, çevre ve gürültü kirliliğine yol açmaktadır.

Karayollarında çalışan taşeron işçilerin mahkemeyle kazandığı haklar seçim vaatlerine dönüştürülmüş, emekçilerin iş güvencesi siyasi propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçe kanununda, yatırım programında yer almayan bir projeye harcama yapılamayacağına dair düzenleme olmasına rağmen Karayolları bölge müdürlüklerince, 2014 yılı içerisinde, yatırım programında yer almayan 114 yapım işi için toplam 370 milyon liralık bir harcama yapılmıştır. Karayolları Genel Müdürlüğünün 2014 yılı sene başı ödeneğinin 4 milyar TL olduğu göz önüne alındığında, yatırım programında yer almayan projelere harcanan rakam, sene başı ödeneğinin yaklaşık 10,92'sini oluşturmaktadır. Bu büyüklükteki proje stokunun 2014 yılı yatırım programıyla bağlantısının kurulamamış olması da ayrıca yatırım programının işlevsiz hâle getirildiğini göstermektedir.

Yol Yapım Dairesine tahsis edilen yatırım ödenekleri, yatırım niteliği taşımayan harcamalar için kullanılmıştır. Karayolları bölge müdürlüklerince, 2014 yılı yatırım programında yer almayan ve ödeneği olmayan 415 adet iş için ihaleye çıkılmış ve bu işler için toplam 2 milyar TL'lik harcama yapılmıştır.

Yapılacak yol ve köprü projelerinde halkın ihtiyaç ve talepleri gözetilmekten çok, kamuoyunu yönlendirecek, merkezî yönetimin farklı saiklerle hayata geçirmeyi hedeflediği projelerin bir çeşit dayatılması söz konusudur. Arhavi'deki taş köprünün restorasyonuna olumsuz yaklaşımı, Kuzey Anadolu Otoyolu güzergâhı üzerindeki tarihî eserlerin yetkililere bildirilmemesi Karayolları Genel Müdürlüğünün tarihî ve kültürel mirasın korunması hususunda kayıtsız bir tutum içinde olduğunu da göstermektedir.

Aynı zamanda, kamuoyunu kazanmaya yönelik "otoyol üzerine yabani hayvanlar için geçit yapılacağı" şeklindeki haberlerin uygulamalarda bir karşılığı yoktur. Olsaydı, böyle bir uygulamanın en çok ihtiyaç olduğu Kuzey ormanları içinden geçen Kuzey Anadolu Otoyolu üzerindeki örneklerine rastlanılması gerekirdi. Üçüncü köprü güzergâhının da gösterdiği üzere, yapılan otoyol projelerinde ekolojik dengenin korunması gibi bir kaygının gözetilmediği ortadadır.

Hükûmetin bugünkü politikası, İstanbul'u ekosistemi olmayan bir inşaat alanı, arsa üretim alanı olarak görmektedir. İstanbul'un ardından, son yıllarda özellikle HES projeleriyle Karadeniz ciddi bir ekolojik yıkımla karşı karşıyadır. Son örneği, dünyanın gelmiş geçmiş en ucube projelerinden biri olan Yeşil Yol Projesi'dir. Seçim Hükûmetinde ilk durdurduğunuz bir proje olarak bu projenin hiçbir ekonomik değeri yoktur, doğaya karşı en acımasız ve mühendislikten uzak bir bakışın ürünüdür. Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırım'ın "Her şeyi çevreye odaklarsak bu sefer ülkenin ihtiyacı, ülkenin kalkınması bir başka bahara kalır." ifadesini AK PARTİ'nin çarpık kalkınma anlayışının dışa vurumu olarak değerlendiriyoruz. Oysaki kuş göç yolları, göller, boğazlar ve ormanlarıyla ülkemiz giderek hassaslaşan, bozulan bir ekolojik dengeyle maalesef karşı karşıyadır.

Demir yolları ağı ülkemizde hâlâ genişletilememiş ve tüm yük kara yollarının üzerine bırakılmıştır. Hükümet demir yollarına diğer taşıma modlarına göre daha az yatırım payı ayırmakta olup kara yolu ağırlıklı politika devam etmektedir. Daha güvenilir ve ucuz bir taşımacılık modeli olan demir yolu taşımacılığıyla ilgili fayda ve etki analizleri yeterince çalışılmamış ve halka doğru anlatılamamıştır. Türkiye'de son altmış yıldır bilim dışı bir ulaşım politikası izlenmektedir, bu politika hâlâ da aynen devam etmektedir. Bugün teknik ömrünü doldurmuş trenler ve demir yolları yüzünden yük taşımada ortalama 40 kilometre, yolcu taşımada ise en fazla 60 kilometre hız yapılabilmektedir. Günümüzde yüksek hızlı tren hattı olarak sadece 888 kilometrelik bir ağ mevcuttur. Üstelik sadece adı yüksek hızlı trendir, yüksek hızlı da değildir aslında, sadece hızlıdır. Aceleyle açılıp siyasi propagandaya dönüştürülen ve felaketle sonuçlanan hızlı tren kazasını da unutmuş değiliz. Bakınız değerli milletvekilleri, demir yolu gibi güvenlikli, deniz yolu gibi hem güvenlikli hem de az maliyetli sevk ve idareyi kullanacağımıza kara yolu taşımacılığına dayalı bir politikayla bizleri mahkûm kılan bir noktadayız. İktidar başka yollardan yaptığı gibi kara yolu taşımacılığı aracılığıyla geleceğimizi olumsuz anlamda etkilemeye devam etmektedir. Her gün ortalama 10 vatandaşımızın can verdiği elim kazalar ve kara yolunun yüksek maliyeti, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede neden deniz taşımacılığına yatırım yapılmıyor sorusunu sürekli aklımıza getirmektedir. Türkiye'nin akaryakıtta dışa bağımlılık oranının yüzde 90 olduğu düşünüldüğünde ciddi bir ulaşım politikası değişikliğinin zorunlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Bugün sadece yük taşımacılığında demir yollarının payı yüzde 30'a çıkarılabilse yaklaşık 10 milyon metreküp petrol tasarrufu sağlanabilecek ve Türkiye ortalama 50 milyar dolarlık bir kayıptan kurtulabilecektir. Tabii, bunun AKP politikalarında kendisine yer bulması imkânsız bir gerçektir çünkü kendi varoluşunu bağımlılıklarla sağlamış bir yapının halk yararına böyle bir tasarrufta bulunması maalesef ülkemizin şu andaki durumunun özeti olan çıkar siyasetiyle doğru orantılı olmayan bir gerçekliktir.

Günümüzde hızlı, güvenilir, rahat ve huzur içerisinde yapılan ulaştırma gelişmişliğin ve ekonomik gücün de önemli bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Bu bakımdan, ülkemizde de ulaştırma hizmetlerinin, özellikle demir yolu-kara yolu maliyetlerinin iyi değerlendirilip çağın gerek ve standartlarına uygun olarak geliştirilmesi ve ülkenin gelişiminde gerekli plan ile programların oluşturulması büyük önem arz etmektedir.

Demiryollarını etkileyen genel sorunların tüm kamu iktisadi teşekküllerinde görülen sorunlardan farklı olmaması, Demiryolları ve bağlı kuruluşların kapalı bir kutu hâlinde, ekonomik olmayan bir mantıkla yönetildiği olgusunu doğrulamaktadır.

Dünyada demir yolu, deniz yolu, kara yolları ve hava yolları ucuzdan pahalıya doğru sıralanan taşıma alanlarıdır. Son yıllarda ülkemizde demir yolunun taşımacılıktaki avantajına karşılık böyle bir ihmal edilmişlik söz konusudur. Ulaştırma sektöründe Türkiye'nin bulunması gereken yerde olmadığı artık tüm siyasetçiler ve bilim adamları tarafından kabul edilmektedir.

İleri ve gelişmiş ülkelerde demir yolu ulaşımında meydana gelen büyük gelişmeler karşısında, ülkemizde demir yolu yapımı ve mevcut yollardaki standartların yükseltilmesi ile ulaşım sektörünün yolcu ve yük nakli alanında artan nüfus ve ihtiyaca cevap verecek hâle getirilmesi artık zorunludur.

Otoban yapımında demir yoluna oranla 2 kat daha fazla arazi kamulaştırılmaktadır. Bu hem maliyeti artırmakta hem de verimli tarım arazilerinin kaybına yol açmaktadır. Tabii, tarım politikasından yoksun bir zihniyet için bu arazi kayıpları da hiçbir değer taşımamaktadır. Ayrıca demir yolunun ekonomik ömrünün otuz yıl gibi çok yüksek, buna karşın kara yolunun, otobanın ekonomik ömrünün ise on beş yıl gibi çok düşük düzeyde olması, yatırım tutarı ve faydalı ömrün karşılaştırılmasında demir yollarının daha randımanlı olduğunu göstermektedir. Duble yollarda tüketilen enerji, demir yollarına oranla 2 ila 5 misli daha fazladır.

Demir yollarında elektrik enerjisi kullanılması olanağı vardır ki bu enerji fuel oil ve benzin gibi enerji türlerine göre daha ucuz, dışa daha az bağımlı bir enerji türüdür. Ayrıca, çevre kirliliğine de yol açmamaktadır. Hızlı trenlerle insanlar duble yollardan çok daha hızlı bir şekilde ulaşım imkânına kavuşacaklardır. Yük taşımacılığının demir yollarına kaydırılmasıyla kara yollarının yükü azalacak, kazalar minimuma inecektir. LPG, benzin, tüp gaz gibi patlayıcı maddelerin taşınmasının kara yollarından demir yollarına aktarılması ulaşım güvenliğini de artıracaktır. Her gün yaşanmakta olan trafik kazaları göstermiştir ki duble yollar çok fazla ulaşım güvenliğine sahip değillerdir. Mevcut kara yolu ulaşım sistemi son derece pahalı ve dışa bağımlılığı da getirmektedir. Var olan ulaşım sisteminin neden olduğu zararlardan biri de çevre kirliliğidir. Kara yolunun geçtiği güzergâhlar benzin istasyonları, dinlenme tesisleri ve tamirhaneler ile dolmaya başlamıştır. Büyük şehirlerde insanlara nefes aldırmayan ve içinde birçok zehirli gaz bileşimi olan egzoz dumanı hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden birisidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Bakanlığa bağlı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu kolluk kuvveti görevine soyunmuş, ileri düzeyde fişleme, dinlemede uzmanlaşma gibi akıl ve mantığın almayacağı bir çaba içerisine girmiştir. Yine, kimlerin cebine girdiğini bilmediğimiz 16 milyon liralık bütçe açığı devlet güvenliği adı altında halı altına süpürülmektedir. Sayıştay raporunda bu konu özellikle sorulduğunda, mal alımları yapıldığı ve bu alımların Emniyet ve MİT gibi kurumlar örnek gösterilerek faturalandırılamayacağı söylenmiştir.

Twitter engellemeleri, site kapamaları gibi düzenlemelerle artık keyfî bir alana çekilmektedir bu husus. Geleneksel basının ticari ilişkiler ve yargı yoluyla baskılandığı bir ortamda İnternet üzerinde yaratılan baskıların artırılması Hükûmetin mutlak bir sansür ortamı yaratmaya yönelik totaliter anlayışını da ortaya koymaktadır. Ulusal güvenlik ve kişilik haklarının korunması kisvesi altında toplumsal muhalefetin tümden susturulması bunun net bir göstergesidir. Son olarak, IMC TV'nin karartılması kabul edilemeyecek haksız bir durumdur.

Bilim adamlarının bilim üretmeyi düşünmelerini engellemek, bunu kabul etmek mümkün değildir. Basın açıklaması yapan bilim adamları hain ilan edilmektedir. Bu ruh hâli demokrasimizin mevcut durumunu yansıtmaktadır. Bu süreçten hızlıca uzaklaşarak, gerçek bir demokrasiye çoğulcu anlayışı egemen kılarak ulaşmamız gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, Hükûmet, Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığını -daha önce belirttiğim gibi- etkin bir siyasi propaganda ve gelir yaratma aracı olarak kullanmakta, Bakanlığa bağlı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunu da koruyup kollamakla görevlendirmiş bulunmaktadır. Bu kurumun tez elden yeniden yapılandırılması, özgürlük alanlarını sınırlayan değil, yeni özgürlük alanları arayan ve etik gereklerine uygun bir hizmet sunacak şekilde yapılandırılması gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, diğer konulara, diğer kurumlara ilişkin arkadaşlarımız detaylı konuşma yapacakları için ben Türkiye'de mevcut bir iki konuya da değinmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, şimdi, yıllardır hep aynı konuları işliyoruz diye eleştiriliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıldan beri çözülemeyen temel sorunları var. Cumhuriyet gerçekten bana göre sağlam ve kararlı bir iradedir, ortak bir iradedir. Bu ortak iradenin eksikleri, ulaştığı düzey anlamında, tahkim edilmesi gereken bir rejim hâline dönüşmüştür. Cumhuriyet korunması gereken bir rejimdir. Bugün Alevi inancı ve öğretisinde olan insanlar cumhuriyete... 1919 yılındaki o dönemin postnişinleriyle yapılan görüşmede cumhuriyet fikriyatı ilk kez Alevilere açıklanmıştır. Sağlam bir irade, ortak bir irade olan cumhuriyetin geldiği düzey siyasal İslam'ın egemenlik araçları tarafından kuşatılmıştır. Aslında yeni bir devlet modeliyle karşı karşıya olduğumuzu da burada söylemek isterim. Bu yeni devlet modelinde siyasal İslam'ın yeni organlarına, yeni kurumlarına karşı demokrasiyi geliştirmemiz, demokratik cumhuriyeti inşa etmemiz, cumhuriyeti tahkim etmemiz gerekiyor. Eğer cumhuriyet tahkim edilmezse, cumhuriyet tekrardan demokratikleştirme çabası içerisine sokulmazsa, bu sürece dâhil olmazsa cumhuriyetin var olan kazanımları da yok olacaktır. Gerçek bir demokrasiyi inşa etmek -çoğulcu, gerçek bir demokrasiyi- ortak vatanda bir arada yaşamanın koşullarını yaratmak bu ülkede cumhuriyet idaresi altında yaşayan insanların sorununun çözülmesiyle ilgidir.

Bakın, cumhuriyet ilk yıllardan beri egemen ulus ve egemen inanç sistemiyle kuruldu. Belki o dönemin koşullarıyla bazı kurumlar da yaratıldı. Mesela, Diyanet İşleri Başkanlığı şeyhülislamlığın yerine kurulan bir teşkilattır. 1924 yılında kanun çıkarıyorsunuz, Alevi köylerine cami yaptırıyorsunuz. 1925 yılında, 677 sayılı Yasa'yla Hacı Bektaş Veli'nin, Aleviler ve Bektaşilerin merkez olarak ilan ettiği en önemli yeri, Pir'in diyarı olan yeri müzeye çeviriyorsunuz. 1960 ihtilalinden sonra da Diyanet İşleri Başkanlığına 6 tane daire kuruyorsunuz.

Diyanet İşleri Başkanlığı neye hizmet ediyor? Ben, İslami kesimden arkadaşlarla da konuşuyorum. Gerçekten, bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı bir asimilasyon kurumuna dönüşmüş. Bir devlet dini yaratılmış, bu devlet dininin de kimseye faydası yok. Bu Diyanet İşleri Başkanlığının, bir anayasal kurum olması nedeniyle, elbette ki bir anayasal değişiklikle, yeni bir toplum sözleşmesinde ifadesini bulacak çalışmada kaldırılması gerekiyor.

Bugün, Alevilerin inanç merkezleri hâlâ bir ibadethane olarak görülmüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği kararlar var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diyor ki: "Cemevleri ibadethanedir." Niye kabul etmiyorsunuz?

Arkadaşlar, insanlar nasıl düşünürse, öğretilerin, inançların doğal kabul edilmesi lazım, özgün hâline sahip çıkılması lazım. Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir teşkilat, maalesef, Sünni yurttaşlarımızı da asimile ediyor. Yaratılan dinin kime hizmet ettiği bilinmiyor.

Aile irşat daireleri kurulmuş, bir tane Alevi ailenin yanına gidilmemiş. Bu Diyanet İşleri Başkanlığı kime hizmet ediyor? 130 binin üzerinde kadro var, 130 bin kadrodan bir tane Alevi çaycı bulamazsınız Sayın Bakanım. Bir tane Alevi çaycı olmaz mı? Bir Alevi uzman olmaz mı? O hâlde, bu kurum Sünni bir kurumdur. Bu kurum, egemen inanç sistemi üzerine kurulmuştur.

Yapacağımız tek şey var: Bu ülkede, cumhuriyetin, o sağlam iradenin tahkim edilmesi lazım, güçlendirilmesi lazım. Bu kurumları ortadan kaldırmak gerekiyor. Kardeşçe, barış içerisinde bir arada yaşamak için cumhuriyetin acilen demokratikleşmesi lazım, demokratik bir cumhuriyeti inşa etmeliyiz. Bu ülkede yaşayan farklı uluslardan, milliyetlerden, inançlardan, ismi ne olursa olsun, herkesin bir araya gelip kardeşçe yaşayacağı, özgür, demokratik bir geleceği inşa etmeliyiz. Kim edecek bunu? Biz, burada çalışan, burada emek veren mebuslar, milletvekilleri olarak bu yasaları bizler hazırlayacağız. Ama biz burada -ülke bir şiddet sarmalıyla karşı karşıya- karşılıklı atışmalarla iştigal ediyoruz zamanımızı, gerçek bir tespit ve değerlendirme yapmaktan maalesef Türkiye Büyük Millet Meclisi uzak kalmış durumda.

Sayın milletvekilleri, bakın, bu ülkede yaratılan değerler -bir devlet olarak da cumhuriyet devleti olarak da- ortak değerler topluluğudur. Devlet ortak değerler topluluğudur, herkesin emek verdiği, bu ortak vatana herkesin emek verdiği bir yerdir. Bu ülkede kimse kimseyi ötekileştiremez, kimse kimseyi eksik göremez. Bir eşit yurttaşlık temelinde, Avrupa düzeyinde, insan hakları temelinde bir araya gelmemizin kime ne zararı olacak?

Bakın, ben bir dilekçe verdim Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, dedim ki: "Ya, biz Alevi inancı öğretisinin insanları olarak didarı cem, yani Alevi inancı öğretisinin muhabbetlerini yapalım." Burada Alevi milletvekilleri var, sizden de var herhâlde 2 kişi, arkadaşlar da gelir tanışırsak memnun oluruz, bir türlü öğrenemedik. Burada akşamları bize bir oda tahsis edin, muhabbetimizi yapalım, bir cem yapalım. Burada hızır lokması verdik, arkadaşları davet ettik, AK PARTİ'li hiçbir milletvekili arkadaş gelmedi.

Gelin, bir lokmamızı yiyin, biz birlikte yaşıyoruz hocam.

MUSTAFA ILICALI (Erzurum) - Duymadım.

MÜSLÜM DOĞAN (Devamla) - Duymadınız mı?

ALTAN TAN (Diyarbakır) - Bir lokma değil, çok lokma olsaydı belki gelirlerdi.

MÜSLÜM DOĞAN (Devamla) - Evet.

Arkadaşlar, sonuç olarak şunu ifade etmek istiyorum: Bu ülkenin temel bir sorunu var, bu ülkeyi, bu cumhuriyeti demokratikleştireceğiz, tahkim edeceğiz, demokratik bir ulusu inşa edeceğiz, başka çıkar yolumuz yok. Bir arada, kardeşçe, barış içerisinde yaşamanın koşulu budur diyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)