Konu:2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı 2'nci Tur Görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:47
Tarih:28/02/2016


2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı 2'nci Tur Görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezini içeren bütçe görüşmeleri hakkında söz almış bulunuyorum.

Konuşmama elbette ki temel önerilerimizi, tavsiyelerimizi yaparak başlamak isteriz fakat öncelikle "Bu kurumların manası nedir ve ne için kurulmuştur?"a dair birkaç tespitte bulunmak istiyorum müsaadenizle.

Cumhuriyeti kuran akıl, kurucu akıl imparatorluğun son döneminde çok önemli okullarda yetişmiş bir kurmay akıldı ve savaşın tecrübesiyle, cepheyle, kanla, barutla kitabı bir arada tutabilecek de bir erdeme sahipti. Çanakkale cephesi dâhil, kurucu iradenin okuduğu kitapların derkenarlarına bakıldığında, bugün itibarıyla "Bizim zamanımız yok, kitap okuyamıyoruz." gerekçesinin ne kadar boş olduğunu görüyoruz. İşte bu akıl, dünyanın o zaman içerisinde bulunduğu şartlardan genel anlamda geleceği görerek milliyetçi düşünceyle bir millî devletin kaçınılmaz olduğunu görür ve malum mücadelelerden sonra cumhuriyet ilan edilir. İlan edilmekle sınırlı kalmayarak cumhuriyeti var edebilecek taşıyıcı sütunlar üzerine birtakım kurumlar, kuruluşlar inşa edilir. Bunların başında Türk Dili Tetkik Cemiyeti ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gelir. Bu ana sütunlar o dönemin dünyasına, millî devletin kuruluş gerekçesini ve Türk kültürünün müktesebatını izah etme noktasında referans kaynaklarını oluşturur. Bununla da sınırlı kalınmaz, bu kurumlara ilave olarak zaman içerisinde Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Musiki Muallim Mektebiyle beraber bir millî Türk terbiyesi üzerine eğitim programları geliştirilir.

Bu kapsamdan hareketle, o dönemde zamanın ruhunu ifade etmek adına, Büyük Atatürk'ün, bizim yaptığımız işlerin temelinde, cumhuriyetin temel çıkış noktasının kültür olduğunu ifade eden "Yurttaşlarım, az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir." sözü aslında bunun bir ifadesidir ve pek çok kamu kuruluşumuzda eskiden var olan "Cumhuriyetin temeli kültürdür." sözünden hareketle o dönemdeki kültür politikalarını belirler.

Bu çalışmalar ve zaman içerisinde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin de Ankara'ya kurulması, cumhuriyetin temel ilkelerinin referans kaynağı olan, vizyonu tamamlayan aklı inşa eder.

Bunu yaparken bütçe neydi? Bunu yaparken o sınırlı kaynaklarla sınırsız bir Türk kültürü vizyonu ortaya koyan, Türk dünyası vizyonu ortaya koyan anlayış neydi? Neydi Macar müzikolog Bela Bartok'u Türkiye'ye davet ederek Macar-Türk musikisi arasındaki ilişkiyi, pentatoniği araştırmak üzere Çukurova'da, Toroslarda onları misafir edip araştırmak ve bu konuda bir misyon ortaya koymak? Bu bir ufuktu, bu bir anlayıştı, bu bir vizyondu. Bu ufkun, bu vizyonun, bu ruhun olabilmesi için her zaman için paranın gerekli olmadığını da gösteren bir ifadeydi. Sınırlı kaynaklarla bunun heyecanını duyarak işte o Onuncu Yıl Marşı'nı yazdırabilecek ruhu ortaya koyabilmekti.

Geliyoruz bu ruhun temelini oluşturan kaynaklardan cumhuriyet tarihinin değişimlerine. Karşımıza bir "yeni Türkiye" ibaresi çıkıyor ve kurucu iradeyi ve cumhuriyetin temel referans kaynaklarını yok sayma ve itibarsızlaştırma ve kavramların içini boşaltmak üzerine bir "yeni Türkiye" kavramı. Bu "yeni Türkiye" kavramının ne idüğüne dair baktığımızda karşımıza bir Graham Fuller çıkıyor, onun "Yeni Türkiye" kitabı. Bakıyoruz, diyor ki: "Cumhuriyet fay hattı üzerine kuruldu ve o fay üzerinde yanlış yerde, cumhuriyeti buradan başka yere taşımalıyız." Bunun adına, çok dilli, çok kültürlü, çok kimlikli, federatif bir devlete dönüştürme gibi, biraz da İslami garnitür, sos atma gibi bir yaklaşım; kitabının özeti bu. Bir adım sonra, bakıyoruz David Philips raporlarına, birtakım partilerin kuruluş gerekçeleri, anlamlı gelen 28 Şubat sürecinin mağduriyetleri üzerinden inşa edilen yaklaşımlar ve bir düşünce dünyasının teşekkülü.

Elbette, bu on dört yıldır iktidar partisi konumunda olanları bu manada eleştirme hakkımız olduğu kadar yaptıkları olumlu işleri de destekleme erdemini her zaman Milliyetçi Hareket Partisi göstermiştir. Fakat, bugün özeline geldiğimizde ve bu kapsamda söz aldığımız konuyla alakalı kurum ve kuruluşların serencamına baktığımızda içler acısı bir durum içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu içler acısı durumda kurumların, kendi müfredatları içerisinde vizyonlarını ve misyonlarını anlattıkları kuruluş gerekçeleriyle mütenasip olmayan ve o kurucu iradedeki ruhu hiç hissettiremeyen atıl konumda olduklarını görüyoruz. Bu ataletin aslında aynı zamanda kuruluş felsefesinden uzaklaşmaktan kaynaklandığına dair de endişelerimizin olduğunu ifade ediyoruz.

"Kuruluş felsefesi" denilince, "Mustafa Kemal" denilince, "bağımsız Türkiye", "Türk ülküsü" denilince akla hemen dün konuşmalarını yaptığımız Diyanet bütçesinde ifade edilen Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluşu geliyor. Bu vizyon aynı zamanda Diyanet İşleri Kurumunu kurmuştu arkadaşlar ve o dönem yabancı akımlar üzerinden etki altına giren anlayışı Türk aklı üzerine, Türkistan medeniyeti üzerine inşa eden Mâtürîdî aklını referans alan bir din anlayışıyla bir aydınlanmış Türk rönesansını ifade ediyordu cumhuriyetin kuruluşunda Mustafa Kemal ve o dönemin din adamları. Onları saygıyla anıyoruz.

"Mustafa" kelimeleri özellikle benim dünyamda çok anlam ifade ediyor. Bir tanesi Peygamber Efendimiz (AS), manevi gök kubbemizin banisi, manevi gök kubbemizin mimarı, insanlık âleminin yeryüzündeki efendisi olarak kabul ettiğimiz Hazreti Peygamberimiz; diğer Mustafa, Mustafa Kemal Atatürk, millî, bağımsız ve temeli Türkistan felsefesine dayanan cumhuriyet Türkiyesi'nin, millî devletin kurucusu. Milliyetçi Hareket Partisi bu iki Mustafa'yı birbirinin ötekisi olarak asla görmez ve Türk siyasetini bu iki tahterevalli üzerine kurgulanmış bir anlayış üzerinde yürütenlere de der ki: Mustafalar Ankara üzerinde ifade edilebilirse, millî devletin banisi Mustafa Kemal Anıttepe'de, manevi gök kubbemizin temsilcisi olarak o estetize edilmiş Kocatepe Camisi Kocatepe'dedir. Anıttepe ile Kocatepe arasına çekilmiş bir halatı ne zaman inşa edersek -ki bu Milliyetçi Hareket ilkeleriyle olacak bir anlayıştır- o zaman Türkiye Cumhuriyeti, devleti ve milletiyle kalıcı bir misyonla sonsuza kadar var olacaktır. Bu kapsamdan hareketle, işte buna hizmet edebilecek ve Mustafaları birbirinin ötekisi yapmayan anlayışla büyük Türk ülküsüne hizmet edebilecek, temel referans kaynaklarını Türk kültüründen alarak hizmet etmesi gereken bu kurumlara şu soruları sorarak başlamak istiyorum; eğer kurumların yetkilileri bizi takip ediyorsa, en azından kurumun bağlı olduğu siyasi temsilcilerin de not almasını istirham ederim: Kurum Türkiye'nin kültür politikalarının belirlenmesinde herhangi bir işleve şu an sahip midir veya Türkiye'nin bir kültür politikası var mıdır daha geniş anlamda? Dünya Türkolojisi'ndeki gelişmeleri ne ölçüde bu kurumlar takip etmekte ve ülkemize taşıma çabaları adına nasıl bir yöntem takip etmekte ve üniversitelerle, diğer kurumlarla olan münasebetleri nelerdir? Türk devlet ve topluluklarıyla olan ilişkilerde Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun veya bağlı kurumların herhangi bir işlevi var mıdır? Türk dünyasıyla ortak projeler yürütülmekte midir, yürütülüyorsa ne aşamada? Soru önergesi vermiyorsun, kürsü konuşması yapıyorsun diyebilirsiniz. Biraz bu soruları sorarak ben alan açıp cevap vermek istedim.

"Kültürel diplomasi" kavramı son zamanlarda sık kullanılıyor değerli milletvekilleri. Evet, doğrudur, kültürel diplomasinin gerekliliği noktasında da bir devlet aklı Yunus Emre Enstitüsünü oluşturdu ve bunu kuranlara, kuruluş gerekçesine saygı duyuyoruz. Başında da çalışkan bir Türkolog hocamız vardı, sağlık nedeninden dolayı ayrılmış. Kültürel diplomasiyi kavrama adına dokunuşlar gerekiyor. Siz bu dokunuşları elbette ki ülkenin dış politikasına göre yapmaya çalışacaksınız ama özellikle kendi hinterlandınız olan Türk dünyasıyla olan münasebetlerde ortak müştereklikleri ifade etmek adına neredesiniz? Mesela, Özbekistan'la, özellikle Rusya'yla uçak düşürme krizinden sonra gerginleşen birtakım ilişkiler var. Özbekistan'la olan ilişkilerde neler yapılabilir kültürel dokunuşlar adına? Yani biz, Özbekistan'ı referans kaynağı alan Türk dünyasının şairlerinden, yazarlarından, düşünürlerinden, fikir adamlarından, mütefekkirlerinden birtakım isimleri tespit ederek Türkiye'de onun adına düzenlenecek toplantılarla bir kültürel diplomasi dokunuşunu Türk dünyasında yaparak başlayamaz mıyız? Kısa ve uzun vadeli bilim politikası noktasında bu kurumlar neler düşünüyor? Kuruluş felsefesindeki vizyona uygun ve onu zamanın ruhuna giydirerek neler yapabiliyor? Türk kültür havzasının envanteri, bu alana ilişkin olarak Türkiye'nin bilgi açığı had safhadayken kurumun başında Türkoloji'yle alakası olmayan, Fars filolojisi uzmanı bir akademisyenin bulunması da bu konuda çok manidar gelmekte bize.

Türklük bilim felsefesi olmayan bir devletin ve o devleti temsil ettiğini ifade eden Hükûmetin, bir şekliyle, bu memleketi yönetmesi mümkün değil. O zaman, bir gün bir şey söyler, öteki gün başka bir şey söyler; fikrî takip ve doğrultu tutarlılığını bir türlü ortaya koyamaz. Bu kapsamda da bugünkü politikalardaki anlık değişimlerin ve söylemlerdeki günübirlik değişimlerin sebebi, arkasında bir felsefenin olmamasıdır. Felsefesi olmayan hiçbir işin, arkadaşlar, asla pratiği olmaz. Çok sınırlı sayıda doktora tezi basmak, uygun gördüğü toplantılara maddi destek sağlamak dışında Türk kültürünün temel kaynaklarının dilimize kazandırılması noktasında maalesef bu kurumlarda hiçbir çalışma göremiyoruz.

Kurumun, dünyadaki örneklerinde olduğu gibi bağımsız bir bilim akademisi hüviyetine sahip olması gerekir arkadaşlar. Yani bazı kurumlar, siyasetin arka bahçesi hâline getirerek, siyasetin ortaya koyduğu temel tezlerin referans kaynaklarını oluşturuyor maalesef. Bu tür kurumlar, özellikle cumhuriyetin varlığını kültürel temeli olarak ifade eden Bilimler Akademisi, Sovyet Bloku'nda dahi kendine özgün bir üslubu varken Türkiye'de buraların arka bahçe hüviyetiyle düşünülmesi bu manada üzücü bir durumdur.

Türkoloji araştırmalarının merkez ülkesi konumunda olan Türkiye'de ciddi bir Türkoloji kütüphanesi, bilgi ve belge arşivi maalesef yoktur. Oysa gerek oryantalizm çalışmalarında gerekse bu kapsamda değerlendirilen Türkoloji çalışmalarında, başta İngiltere olmak üzere ve Amerika'da çok önemli merkez kütüphanelerin olduğunu ve bizlerin hâlâ temel kaynaklarımızı gidip oralardan almak durumunda kaldığımızı görüyoruz. Bu kapsamda bu enstitülerde Batı, kendi hedef kitlesi olan ülkelerin temel dinamiklerini tespit etmekte ve kültürel antropolojik, folklorik, filolojik özellikleri ile eylem planlarını ortaya koymaktadır. İşte, yüz yıllık bir vizyonun arka planıyla Büyük Ortadoğu Projesi'ne giren yeni Lawrence'lerin, Orta Doğu'da, bugün "Deniz altında iki balık birbirinden ayrılmışsa mutlaka aralarından uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir." sözünü hatırlatıyor Kızılderililerin.

Kızılderililerden tutunuz Kafkaslara, Orta Asya'ya, Ulanbator'a kadar folklorik, kültürel pratiklerini araştıran İngiltere'deki School of Asian and African Studies'de bir müddet çalışmalarda bulundum, yaptıkları tezleri Büyük Britanya İmparatorluğu'nun veri tabanına nasıl aktardıklarını da ulusal arşivlerinde gözlemleme şansım oldu. 1946 yılına ait Türk Dil Kurumunun çalıştayını ve toplantısını takip ederek hangi kelimelerin karşılığına hangi kelimelerin teklif edildiğini rapor eden İngiliz istihbaratının ve dönemin komiserinin raporlarını görme imkânı buldum.

Evet, büyük devlet olmak bunları gerektiriyordu. Mustafa Kemal bu ülküyle yola çıkmıştı. Bu kapsamda Gagavuzlardan bahsetmişti. Bu kapsamda Bakü'de Türkoloji Kurultayı'nı düzenletmişti. Türk Dil Kurultayı orada düzenlenmişti. "İki devlet bir millet" anlayışını ortaya koyacak Türk dünyası vizyonunun temellerini atmıştı. Ama biz, kuruluş vizyonunu "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini sıradanlaştıran, itibarsızlaştıran, o kadar tecrübeden sonra ifade edilen bu tespitleri âdeta statüko olarak gören bir anlayışla, sıfır sorun ve ritmik dış politika ve ritmik anlayış ve proaktif anlayışlarla bugün hangi hâle getirdiğimizi bu kürsüde defalarca söyledik ve hâlipürmelalimiz ortada. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bütün bu tecrübelerin üzerinden tekrar kuruluş felsefesine zamanın ruhunu, idrakini giydirerek dönmesinin gerekliliği kaçınılmaz bir gerçektir.

Türk boylarının tarihi, sözlü kültürü, sanatına ilişkin Türk Destanları Projesi büyük bir vizyon projesidir. Bu destan projeleri harekete geçirildiğinde sanatın, sinemanın, tiyatronun referans kaynağı olarak, ortak değerler üzerinden Türk dünyası vizyonunu ortaya koyan bir sinema filmi dahi bizim ülkemizde henüz çektirilememiştir. Hollywood'un, Pentagon'un ve Beyaz Saray'ın birlikte çalıştığını, Amerikan Menkul Kıymetler Borsasının birlikte çalıştığını Amerika tarihini biraz okuyan ve politik vizyonu görenler çok iyi anlarlar. "Neden acaba?" sorusuna baktığımızda, sinemalar ve alt kültür kodları üzerinden müştereklikler nasıl ifade edilir? Evet, bizde sinemalar veyahut da diziler kısmen keşfedildi ama nasıl keşfedildi? Tarihin mutfağından günümüze referanslar gösterilerek birtakım sistemleri ve siyasal görüşleri destekleyebilecek uygulamalar veya henüz varlığı yokluğu tartışılmakta olan devletin derin ve dehliz odalarını, vadinin turplarında, kurtlarında -kurban olsunlar kurtlara- derinliklerinden devlet yönetimi ve diplomasiyi anlayanlar, birtakım tarih dizilerinden hanlık ve hakanlıkla başkanlık rüyası görüp buralara referans göstermekle bunları görebiliyoruz ama bunları, toplumun tamamını bütünleştirici, kolektif kimlik inşa edici, Türk dünyası vizyonunu ortaya koyucu bir anlayışla göremememizin üzüntüsünü yaşıyoruz.

Buradan teklif ettiğimiz bir başka husus: Türkiye'de Türk kültürü, dili ve tarihiyle ilgili faaliyet gösteren kurumların belli bir koordinasyon dâhilinde ortak hedefe doğru gitmeleri gerektiğine ve bu konuda ortak bir vizyon yayınlamaları gerektiğine inanıyoruz. Bu kapsamda, TİKA'nın, Yunus Emrenin, yüksek kurumun ve onun alt kurumlarının, bir arada, ne yaptıkları konusunda değerlendirmeler yaparak temel ilke ve ülküler doğrultusunda hareket etmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Eğer Türk akademisinin yani Kazakistan Türk Akademisinin girişimleri olmasa ortak Türk tarihi meselesi gündemimize bile gelemiyor maalesef.

Türkiye, Türk tarihi, Türkiye Cumhuriyeti sınırlarıyla sınırlı değildir arkadaşlar. Bu kapsamda, cumhuriyetin kuruluşunda rehber olan ve "Benim fikir babam." denilen Ziya Gökalp "Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Türklere, Turan." demiştir ve her Türk'ün, her milliyetçi ülkücü Türk'ün, her vasat Anadolu insanının ruhunda ve kültürel kodlarında bir Turan ülküsü vardır. Bu kapsamdan hareketle, Türkoloji'nin sorunları veya bilim politikası denen bu problemleri sadece masa, sandalye, müfredat, ders kitabı, anıların sohbetlerde tazelendiği dar ölçekli toplantılara indirgemek bu alana yapılacak en büyük kötülüktür.

Türk dünyasının büyük dilcisi Profesör Doktor Tofik Hacıyev yakınlarda vefat etti, Allah rahmet eylesin. Tofik Hacıyev Hoca Yüksek Kurumun da aynı zamanda üyesidir fakat vefatıyla ilgili bilgiye ben rastlayamadım orada.

Bir başka konu: En azından bugün kurumların web sayfalarının güncellenmediğini gördüm. Web sayfalarına bakıldığında, hangi dönemde kim üye olmuş, kim vefat etmiş, kim emekli olmuş, kim ne yapıyor, bununla ilgili malumatlar bile yok. İşi gayriciddiye mi alıyorlar, yoksa bu konuda ben yanlış sayfalara mı baktım, bilemiyorum. Kamu kurum ve kuruluşlarında, özellikle bizim millî devlet olmamızın temel referanslarını oluşturan bu tür kurumlarda görev yapan arkadaşlar ve görev yapan arkadaşları denetleyen arkadaşlar lütfen sorumluluğunun bilincinde olsun.

Ben bu kapsamdaki ifadelerimi tamamlıyorum, saygılar sunuyorum.

Kalan otuz saniyemle ilgili, Sayın Başbakan Yardımcımız Akdoğan buradalar mı? Sayın Akdoğan az önce buradaydı. Acaba Dolmabahçe görüşmeleri Cumhurbaşkanının bilgisi dışında mı oldu, içinde mi oldu, onu soracaktım en azından vakti olursa değerlendirir diye. Ama diğer Başbakan Yardımcımız bu anlattığımız konulara, hem müktesebatı olduğu ideoloji hem mensubu olduğu önceki partisi açısından çok vâkıf. Umarız, bu eleştirileri dikkate alır; hizmete, eyleme koyma fırsatı bulur.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum efendim. (MHP sıralarından alkışlar)