Konu:2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı 1'inci Tur Görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:46
Tarih:27/02/2016


2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı 1'inci Tur Görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlamadan önce, bugün -Meclis Başkan Vekilimizin de memleketi olan- Adıyaman Belediyespor Hentbol Takımı bir kaza geçirmiştir, Başkanın şahsında geçmiş olsun diyorum, ölenlere rahmet diliyorum.

Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisinin nasıl bir yapı içerisinde olduğunu tarif etme süreci tartışılabilir ama deminki polemiklerden hareketle birkaç kelime edip gündemime geçmek istiyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi, Meclisin mehabetine ve yüce Meclisin ciddiyetine binaen, Plan Bütçe görüşmelerinin başından bu tarafa, gerek Plan Bütçe üyelerimiz gerekse diğer milletvekillerimiz başta olmak üzere çok ciddi bir emek sarf etmekte. Özellikle de bugünkü ve dünkü görüşmelerde, her bir konuşmacımız âdeta bir akademisyen titizliğiyle çalışmalarına tarihe düşecekleri kayıtlar adına ciddiyetle eğilmekte ve bu konuda görüşlerimizi beyan etmekte. Muhalefetteki sataşmalar ve polemikler elbette ki Meclisin doğasında var ama Plan ve Bütçe görüşmeleri ve bugünkü görüşmeler özelinde tartışmaların bu denli reaksiyona dönüşüyor olmasını da doğrusu grup olarak hoş bulmuyoruz.

Bugün, benim çalışma ve konuşma alanım olan Diyanet İşleri, RTÜK ve İnsan Hakları Kurumuyla ilgili görüş ve düşüncelerimi saygılarımla arz etmek ve paylaşmak istiyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığı, cumhuriyetin kuruluşuyla beraber, temel ilke ve prensipler doğrultusunda, bütün siyasi görüşleri bir kenara bırakarak, temel öğretilerin İslam ahlakını referans alan anlayışıyla kurulmuş ve ibadet yerlerinden toplumun temel değerlerine, kültür aktarımına katkı olacak ilkeleri benimseyen bir yaklaşım ortaya koymuştur.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde kurucu irade çok önemli bir tecrübeye sahipti. Özellikle, Osmanlı'nın son dönemlerini yaşayarak, süzülerek uygulamayla tecrübe ettikleri için, imparatorluğun dramatik bir şekilde çöküşünün arkasındaki yabancı kaynaklı, daha doğrusu dönüştürülmüş din anlayışıyla dinin âdeta manipüle edildiği anlayışını da gördüğü için, 3 Mart 1924 tarihinde, yerli ve millî anlamda evrensel nasları hesaba kattığı için Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Aynı zamanda, Diyanet İşleri Başkanlığını tarafsız olması gerekçesiyle tıpkı Genelkurmay Başkanlığı gibi Cumhurbaşkanlığına bağlamıştır. Bundan önceki süreçte Diyanet İşleri Başkanlığı Şer'iye ve Evkaf Vekâleti olarak, hükûmetin bir kabinesi olarak değerlendiriliyordu, bu, dinin siyasallaşmasının önüne geçmek adına ufuklu bir şekilde direkt Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır. Bu süreç daha sonraki uygulamalarda günümüz hâlini almıştır.

Bütün milleti kucaklaşması için kabineden ayrılan bu Diyanet İşleri Başkanlığının kurucu unsuru olarak o dönemde millî mücadelenin de temel aktörü olan Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmet Hamdi Akseki, Şemsettin Günaltay, Mehmet Akif Ersoy, Ömer Nasuhi Bilmen, Hasan Basri Çantay, Mehmet Rifat Börekçi gibi şahsiyetler tarafından halkımızın iman, ibadet, ahlak ve şahsiyetinin gelişmesi için askere din dersleri, köylüye din dersleri, hadis tercümeleri gibi çok önemli yayınlar yapmışlardır. Bu yayınların esası, karakterli bir din anlayışını inşa etmekti ve İslam kimliğini karakterli, yerli bir çizgi üzerinden devam ettirmekti.

Bu süreç, zaman içerisinde değişik siyasal yapılar ve ülkenin geçirdiği kaoslar içerisinde dinin siyasete alet edilmesini doğurdu ve cumhuriyet ruhunda var olan, aydınlanmış Türk Rönesans'ı olarak ortaya çıkan anlayış zaman içerisinde yeraltı faaliyetlere gidebilecek birtakım tutum aldı. Tabii, bunun sebepleri uzundur yani toplumun yaşam tarzına müdahalenin gerekçesi olarak. Bu yeraltı faaliyetleri, dinin siyasallaşmasının da âdeta arka bahçesini aldı. Bu süreçte İslam'ı referans aldığını söyleyen birtakım siyasal akımlar, yersiz yurtsuz, kimliksiz ve yalnızca imaja dayalı görüntülerden ibaret olan muhafazakârlık anlayışını bir şekliyle devlet kurumlarına sirayet ettirdi. Bu sirayet etme süreci maalesef yer yer Diyanette de kendisini gösterebilmiş ama Diyanetin bu sürece alet olmaması bizim yegâne beklentimizdir. Diyanetin alet olmasının arka planında birtakım zorunlu uygulamalar, âdeta iktidarın uygulamalarına meşruiyet alanı oluşturma gibi uygulamaların olduğu görülse de, biz Diyanet gibi yüce bir kurumu, onun çalışanları şahsında siyasetin üstünde gören bir anlayış olarak kendimizi ifade etmek istiyoruz.

Özellikle, Hazreti Peygamberimiz'in ifade ettiği "Din güzel ahlaktır." düsturuna uygun tasavvurun inşa edilmesi noktasında Diyanetin yaşam pratikleri üzerinde sağlıklı bir toplum inşa etme sürecine katkıda bulunmak gibi bir mecburiyeti olduğunu yeniden hatırlatmak istiyoruz. Bu konuda siyaseten birtakım unsurlarda da çok dışarıda kalması ve görüş beyan etmemesini de üzüntüyle karşılıyoruz. Yani, Allah'ın ayetlerini "Bakara makarayla salladım." ifadesini kullananlar ya da kendi yakınlarına yardım etmeyi "Allah emrediyor da ondan yapıyorum." diyerek Nahl Suresine referans yapan ve onun gerekçesiyle yaptığı torpili ayet üzerinden referans almaya kalkanlar veyahut "Rahmetim gazabımı aştı." mealini ayetikerimesine atfen kullanan siyasal aktörlere karşı da "Ya, bu kadar yapmayın. Allah'ın ayetlerini referans alırken siyasetinize malzeme yapmayın; bu, dinle örtüşmez." uyarılarını da Diyanet kurumunun yapmasını bekleriz.

İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili toplumun aydınlatılmasındaki misyonu bugüne kadar sunduğu hizmetleriyle Türk milletinin saygıdeğer bir yere onu getirmesine neden olmuştur. Ama bu süreçte yöneticileri ve görevliler arasındaki sevgi ve saygıya dayalı ve olması gereken samimi ilişkiler çok yönlü tesis edilmelidir. Özellikle sendikal faaliyetler her kurumumuzda siyasetin bir şekliyle arka bahçesi gibi çalışmakta ama en azından Diyanette buna müsaade edilmemeli. Bazı sendikalara üye olup olmadıklarına göre atamaların yapılması Diyanet kurumunda da çok üzücü bir tutumdur. Bu konuda liyakati esas alan ve Diyanet çalışanları içerisindeki o büyük aile içerisinde sendikal faaliyetlerle din adamlarının birbirlerini ötekileştirmesi ve kamplaşması bu kuruma hiç yakışmamaktadır.

Özellikle, hutbeler özelinde, siyasal program ile hutbenin bazı konularda paralel olması düşündürücüdür. Yani, evet, toplumsal sorunlara duyarsız kalınmaz. Diyanet, bunları hutbelerle toplumu bilinçlendirmek için yapabilir ama bunun ne hikmetse seçimler öncesi bir program gibi yapılabilmesi ya da yapılıyor gözükmesi üzüntü verici. Bu konuda Diyanetin daha dikkatli olması gerekmektedir. Bu tutum, davranışları, din adamlarının güvenini -yapılan bir ankette- aşağı doğru çekmekte. Maalesef, yapılan bir araştırmada, bugün, diğer meslek gerisinde kalarak yüzde 43 gibi bir orana indirgendiğini hüzünle karşılıyoruz.

Öte yandan, Diyanet İşlerinin görevleri arasında camilerimizin mimarisi ve camilerin bir cem yeri olduğu gerçeğinden hareketle toplumla bütünleşecek bir kompozisyonla, programla, projeyle bütünleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Genelde şehrin mimarisi ve şehrin estetiği hesaplanarak yüksek mimariler, binalar arasında, minareleri küçük, henüz cami olup olmadığı belli olmayan bir tarz mimari var. Mimarinin de önemli bir kültürel tercih olduğunu hatırlatıyor ve bu konuda örnekleri için tarihî köklerimizden gelen üslubu araştırmasını tavsiye ediyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığında mutlaka bir evrensel vizyon olmalıdır çünkü Türkiye'de bu kurumu temsil eden yegâne kurumdur ve İslam dünyasına da Türk dünyasına da baktığımızda bugünkü oturulan makam özellikle insanlığa İslam'ın mesajı noktasında en çok itibar görecek bir kurumdur. İslamofobiyanın hâkim olduğu ve Batı'nın İslam'ı ötekileştirerek âdeta "İslami terör" kavramı gibi bir kavramı, terör ile Müslümanlığı bütünleştirici birtakım faaliyetleri Batı kamuoyunda bir hâl almaya başladığı dönemde evrensel bir vizyonla biraz daha başını yukarıya kaldırarak Diyanet İşlerinin İslamofobiya karşısındaki yapacağı tedbir ve çalışmaları da bu kapsamda düşünüyoruz.

Din hizmetleri yürüten din adamlarımızın özlük haklarıyla ilgili beklentileri var. Bu konuda elbette ki dinî ibadetlerini yerine getirirler, sabah şafak sökerken başlarlar, yatsı namazıyla, geceyle beraber mesailerini bitirirler. Onlar sadece namaz kıldırma memurları değillerdir, pek çok konuda din adamlarımız, imamlarımız, imam-hatiplerimiz mahallenin gönül elçileridir ve mahalleliyle bütünleşme noktasında önemli katkıları vardır. Bu insanlar mahallelinin bir düğünü olduğunda ona bir hediye götürmek durumundadır, doğumu olduğunda "hayırlı olsun" demelidir. Bu insanlar bu ödeneklerini nereden yapabiliyorlar, hiç düşünebiliyor muyuz? Biz camilerin sadece beş vakit namaz kıldırma memurlarıyla ve cami imamlarının da namaz kıldırma memuru olarak tanımlanmasına karşıyız. Oraların toplumun ve mahallelinin fonksiyonunu geliştirecek bir mekân hâline dönüştürülmesi noktasında, bu konudaki özlük haklarının, ek göstergelerinin, fakülte mezunları arasında mezun oldukları fakültelere göre değil "Dört yıllık fakülte mezunu olmaları yeterlidir." şekliyle göstergelerinin düzenlenmesini bu konuda arz ediyor, talep ediyoruz.

Öte yandan, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ve İnsan Hakları Kurumuyla alakalı, aslında iç içe geçmiş bu konularla ilgili birkaç söz etmemiz gerekirse, toplumun içerisinde bulunduğu bu sıkışmışlık, şehirleşme, modernleşme ikilemindeki kalabalıkların bir araya gelerek inşa ettiği şehirlerden medeniyetin çıkması için insan unsurunun ihmal edilmemesi lazım. İnsan unsurunun ihmal edilmemesi için de sadece şehirlerin dışının imar edilmesi yetmiyor; insanın gönlünü, fikrini, kişiliğini imar etmek ve onu bir rekonstrüksiyona tabi tutmak gerekiyor. Sadece şehirlerin, kentlerin imarından bahsederken gönüllerin ihyasından ve imarından sözde değil sahiden bahsetmek gerekiyor. Pekâlâ bu konuda yalnızlaşan ve sadece dört duvar arasındaki TOKİ bloklarına sıkışan bu insanların tek eğlencelerinin akşamki izledikleri televizyon olduğu gerçeğini veya ellerindeki oyuncak olan modernitenin ürünü sosyal medya olduğu gerçeğini görürsek, televizyonun denetlenmesi, olumlu hâlde kullanılabilmesi noktasındaki tavsiyelerin getirilebilmesi noktasında RTÜK ne yapıyor acaba sorularını soruyoruz. Popüler kültürün bir parçası hâline gelen ve aile kurumunun tartışılmaya açıldığı birtakım programların ayyuka çıktığı bir ortamda sadece evlilik programlarını izlemekle mi yetiniyor acaba? Veyahut da sadece cezalarını, siyasal anlamda beklentilerini aştığı için ya da siyaseten birtakım konulara girdiği için ceza verirken acaba kültür ve şov programlarının şehit cenazeleri gelirken hâlâ devam edebiliyor olmasını uyarabiliyor mu ya da yerli ve millîlik adına söylem geliştirip uygulamada neoliberal politikalarla toplumu bir hâle getiren muhafazakâr anlayışın acaba bu kanallara ve uygulamalara yerlilik ve millîlik adına verilebilecek birtakım tavsiyeleri yok mu? Hepimizin oturup akşamları evinde çocuklarıyla televizyon izlerken, izledikleri programa baktığımızda, sadece reel politik zemindeki gerçeklikten kaçmak için tarihin arka odasına sığındığımızı ve tarihin arka planındaki metinlerden, televizyon dizilerinden bugünlere siyasal mesajlar veren içeriklerle tarihi anlamaya, oradan şuurlanmaya kalktığımızı düşünüyoruz. Bir aile olarak oturup evimizde kitap okur gibi, kitap okuma kültürüyle programlar izleyebiliyor muyuz?

İnsan Hakları Kurumu, RTÜK ve Diyanet, aslında birbirini tamamlayan ve birbirinin mündemici olan anlayışa sahiptirler ve bunların da tepesindeki siyasi irade; aslında siyasi iradenin programını uygulama noktasında bir şekliyle gerilim ve çelişki yaşama potansiyeli de en yüksek olan kurumlardır. İşte burada, sözüm Meclisten dışarı "At sahibine göre kişner." diye bir atasözümüz var. Biz gerçekten bu kurumların Türk milletinin geleceği, ailemizin, çocuklarımızın geleceği noktasında çok önemli olduklarının idrakindeyiz ve bu kurumların yaptığı çalışmalar konusunda kafa yorulması gerektiğini... Elbette ki ihalelerin takip edilmesi, yeni yolların, köprülerin yapılması, elbette ki şehirlerin büyütülmesi hepimizin görevidir ama şehirleri büyütürken insanları küçültmemiz, insanlığı küçültmemiz, ahlak erozyonuna maruz bırakmamız bu neoliberal politikaların sonucu olarak ortaya çıkmıştır ve bugün Adalet ve Kalkınma Partisinin acaba gerçekten muhafazakâr mı yoksa muhafazakâr mutfağından beslenen, ne olduğunu tanımlayamayan bir yapı mı olduğu doktora tezlerine konu olmuştur, üzerine onlarca, yüzlerce makaleler yazılmıştır. Bu konuda yazılan çizilenler hususunda ihtiyaç duyulursa MHP Grubu size, Adalet ve Kalkınma Grubu adına ya da partisi adına yapılmış olan yayınları ve kitapları vererek ne olduğunuzun bilimsel olarak da aynasını tutmaya hazırdır.

Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra, büyük Türk milletinin mensubu olmak, büyük Türk milleti ailesinin değerlerini yaşatmak ve yarınlar adına muhafaza etmek adına Milliyetçi Hareket Partisi Grubu, en ciddi ve en hassas çalışmalarıyla her zaman bu çalışmalara katkı verecek ve iktidarı yapmış olduğu çalışmalarla sıklıkla denetleyerek millete şikâyet etmenin ötesinde, yapılması gereken samimi uygulamaları da tarif edecekler size. Yarın bununla ilgili MHP Grubundan yeni konuşmalar dinleyeceksiniz. Lütfen, bunları not edin ve bunlardan sonuç çıkararak işe yarayacak, millet menfaatine olduğunu, olacağını, olma ihtimalini düşündüğünüz, ki bize göre hepsi öyle, bunlar noktasında ufku biraz açalım ve bu konuda müsademeyi efkârdan barikayı hakikatin doğacağını unutmayarak, bu tahammül kültürünün oluşması ve özellikle bütçe görüşmelerindeki ciddiyeti bir akademik titizlikle konuşmaya ve dinlemeye davet ediyorum.

Saygılarımla. (MHP sıralarından alkışlar)