Konu:HDP Grubu önerisi münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:39
Tarih:16/02/2016


HDP Grubu önerisi münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

NECATİ YILMAZ (Ankara) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Halkların Demokrasi Partisinin sokağa çıkma yasaklarının ihlal edildiği yerleşim bölgelerinde kadınların işkence görerek öldürülmesi ve ölü bedenlerinin sokak ortasında teşhir edildiğine dair görüntülerinin sosyal medyada paylaşılmasıyla ilgili bu önergesi üzerinde grubumuz adına söz almış bulunuyorum.

Sevgili milletvekilleri, öncelikle 2016 yılında Meclisin gündeminde böyle bir konuyu konuşuyor durumda olmaktan dolayı ülkemizin demokrasi düzeyi, özgürlük düzeyi ve insan hakları düzeyiyle ilgili ciddi bir eksikliği ve utancı tespit ediyorum. Hemen burada bizleri insan olmaktan utandıran görüntüleri ortaya çıkaran terör ve şiddet ortamında yaşamını yitirmiş olan bütün yurttaşlarımızı ve güvenlik güçlerimizi rahmetle anıyorum.

On üç yıllık AKP iktidarının ülkemizi getirdiği noktada yaşanan sıcak çatışmaların olduğu bölgede, başta yaşam hakkı olmak üzere, çoklu insan hakkı ihlallerinin sıradan, gündelik olaylar hâline gelmesi, özellikle şiddet ve nefretin görünümünün giderek kadın bedeni üzerinden şekillendirilmesi, kadın bedeninin bir iktidar ve çatışma alanına dönüştürülmesi her kesim tarafından infialle karşılanmaktadır.

Önce Varto'da, sonrasında Cizre'de yaşandığı kamuoyunun gündemine gelen ve bu araştırma önergesine konu edilen, bedenleri sokak ortasında çırılçıplak sürüklenen bu kadın cesetleri üzerinden toplumu psikolojik olarak namus ve şeref kavramı üzerinden bölmeye yönelik nefret suçu ve söylemi niteliğindeki olayları ibretle izliyorum. Bu kadınlar, bu ülkenin yurttaşlarının anası olan kadınlardır, bu ülkenin yurttaşlarının bacısı olan kadınlardır, bu ülkenin yurttaşlarının evladı olan kadınlardır.

Sevgili milletvekilleri, üzerinde konuştuğumuz konu terörle mücadele meselesi üzerinden ülkemizin gündemine gelmiş, başta yaşam hakkı ve insan onuru olmak üzere, insan hakkı ihlallerine ilişkin bir meseledir.

Sevgili milletvekilleri, terörle mücadele her devletin hakkı ve yurttaşlarına karşı vazgeçilmez bir ödevidir. Devlet bu ödevinden ve yükümlülüğünden bir dakika olsun geri duramaz, eksik kalamaz. Ancak devlet olmanın bir başka varlık nedeni de devlet olarak kalabilmek, devlet tutumuyla davranabilmektir. Yani bu mücadeleyi yaparken kendisini var eden, meşru kılan, başta Anayasa olmak üzere, hukuk kuralları içerisinde davranabilmektir. Ne yazık ki iktidarınızın aynı şeyleri yaptığını, bu gereklere uygun davrandığını söylemek pek de mümkün görünmemektedir.

Devlet bir yandan terörle mücadele edecek, bir yandan da terörle mücadele ederken terör örgütünün yöntemlerinden ve hukuk dışılığından uzak kalacaktır. Ve yine bunu yaparken vatandaşının, sivil yurttaşının başta yaşam hakkı olmak üzere tüm özgürlüklerini güvence altına alacaktır; suçluyla mücadele ederken devletin öncelikli varlık nedeninin yurttaşını yaşatmak olduğunu unutmayacaktır. Yine mücadelesini asla ve asla hukuki ve meşru yöntemler dışına çıkarmayacaktır.

Siyasal iktidarların hukukla sınırlandırılmış olduğu anayasal düzenin öncelikli ilkesi keyfîliğin olmaması, hukuki ve meşru koşullarda kişinin onurunun, maddi ve manevi varlığının korunmasının sağlanmasıdır. Bunun en olumlu sonucu insan hak ve özgürlüklerinin hukuk güvenliği altında olması, yargı ve yürütmenin yasayla bağlılıktan asla uzaklaşmamasıdır. Bu anlamda temel çerçeve Anayasa'mızın başlangıç hükümlerinin beşinci paragrafında ve yine devletin amaç ve görevlerini düzenleyen 5'inci maddesinde, temel hak ve hürriyetlere ilişkin 15'inci maddesinde ve yine kişinin dokunulmazlığı ve maddi varlığını düzenleyen 17'nci maddesinde açıklıkla düzenlenmiştir. Anayasa'mızın 17'nci maddesinin üçüncü fıkrasında "Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz." denilmektedir. Ayrıca işkence yasağı 15'inci maddede sayılan çekirdek yani hiçbir şart altında hiçbir şekilde sınırlandırılmayacak haklar kapsamında yer almakta ve birinci fıkrada belirlenen durumlarda da "Savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz." hükmü yer almaktadır. Anayasa'daki bu düzenlemeye paralel düzenlemeler ceza kanunumuzda da yer almaktadır.

Sevgili milletvekilleri, iç hukuktaki bu doğrudan düzenlemenin yanı sıra Türkiye, işkence ve insanlık dışı muamele yasağıyla ilgili birçok uluslararası insan hakları sözleşmesine taraf olmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3'üncü maddesi İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 5'inci maddesi, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 7'nci maddesi, "İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve İşkence ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Davranış veya Cezanın Önlenmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi Türkiye tarafından imzalanmıştır.

Son olarak, 1 Haziran 2007 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi, ülkemiz bakımından 1 Temmuz 2012 tarihi itibarıyla yürürlükte bulunmaktadır. Sözleşmenin "Güvenceler" başlıklı 12'nci maddesi, taraf devletin terörle mücadelede insan haklarına saygı duyması gerektiğini düzenlemiş; her bir tarafa, insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasına dair sözleşme, uluslararası medeni ve siyasi haklar sözleşmesi ve uluslararası hukuk uyarınca diğer yükümlülüklerin de yer aldığı şekilde o tarafa uygulanabildiği durumlarda insan hakları yükümlülüklerine uyma ve aksine davranışları, özellikle de sözleşmenin 5 ila 7 ve 9'uncu maddelerinde yer alan konuları suç hâline getirme yükümlülüğünü taraf devletlere yüklemiştir. Haliyle de bu sözleşmeler Anayasa'mızın 90'ıncı maddesi gereği iç hukukumuzun bir parçası olmuştur.

Özetle sevgili milletvekilleri, kadınların ve çocukların korunması, savaş dönemlerinde dahi uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır.

Sevgili milletvekilleri, bu ihlallerin yaşandığı dönemde ülkemizde ve dünyamızda yaşanmışlıkla sabittir ki bu dönemler özellikle olağanüstü dönemlerdir. Yani savaş, sıkıyönetim ve olağanüstü hâl dönemleridir. Yani darbe, cunta dönemleridir. Bu dönemler, insanın kendisinin, yani yaşam ve bedensel bütünlüğünün hedef alındığı ve tüm özgürlüklerin sistematik biçimde ihlal edildiği hatta yok edildiği dönemlerdir.

Yakın tarihimizde buna örnek 12 Mart darbe dönemidir, 12 Eylül darbe dönemidir ve en son kendini hukukla dahi bağlı görmeyen AKP'nin bugün bize yaşattığı darbe dönemidir. Tüm darbe dönemlerinde durum aynıdır ve böyledir.

Sevgili milletvekilleri, bu dönemler otoritenin sorgulanmadığı, hukukun uygulanmadığı, siyasal iktidarın hesap vermediği dönemlerdir. Bu dönemler, can pazarında insanların canının, yaşam hakkının derdine düştüğü dönemlerdir. Bu dönemleri kim ister? Elbette ki sorgulanmak istemeyen, denetlenmek istemeyen, topluma ve hukuka hesap vermekten çekinen iktidar sahipleri ister.

Sevgili arkadaşlar, sevgili milletvekilleri; böylesine karanlık ve olağanüstü yönetim dönemlerinin o ağır koşulları ve bizlere yaşattıkları tüm acılar ve sonuçları örtülür veya örtülemez şekilde tüm tahribatlarıyla bir gün geride kalacaktır. Ancak, biliyoruz ki böylesine karanlık dönemlerde, böylesine çatışma dönemlerinde geriye kalan 3 şey daha var: Bir, ölüler ordusu; iki, öksüzler ordusu; üç, hırsızlar ordusu. Bunlar da geriye kalacaktır. (CHP sıralarından alkışlar)

Sevgili milletvekilleri, şunun altını çizmemiz lazım: Yerde sürüklenen ceset, bir suçlunun cesedi dahi olsa ölmüştür, cesettir. Bu cesedin sürüklenmesiyle ne istenilmekte, ne mesaj verilmektedir? Ne etkiler yaratılmak istenmektedir? Yaratacağı etki açıktır, nettir; halk arasında, toplum arasında yaratacağı duygu kindir, nefrettir. Bu duyguyu kim ister, kim bundan medet umar, kim bunun üzerinden bir gelecek kurgular? Öncelikle bundan uzak olması gereken de devlettir, devlet görevlileridir.

Dolayısıyla, sevgili arkadaşlar, güvenlik güçlerinin böyle bir itham altında kalması bizim için kabul edilecek bir durum değildir. Siyasal iktidar yaptığı her şeyin hesabını hukuka ve diğer denetim mekanizmaları kapsamında elbette ki yasamaya vermelidir. Dolayısıyla, bu önerge kabul görmelidir ve Türkiye bu utancın muhatabı olmaktan çıkmalıdır. Ülkemiz, bu dönemde böyle bir tarih yaşanmışlığı varsa açığa çıkarmanın hiç değilse tesellisini yaşamalıdır.

Sevgili milletvekilleri, yıkılan şehirleri onarabiliriz, sökülen ağaçları dikebiliriz, şehirlerimizin altyapısını yeni baştan giderebiliriz ancak bu olayların, bu yaşanmışlıkların toplum içerisinde, bireyler arasında yarattığı sevgi bağlarını koparan etkisini gidermekte çok ciddi zorluklar çekeriz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

NECATİ YILMAZ (Devamla) - Ve elbette ki birlikte yaşama arzumuzu ayakta tutmakta ve büyütmekte büyük sıkıntılar yaşayabiliriz.

İstiyorum, diliyorum ki yaşayacağımız bu aydınlanma, gelecekteki birlikte yaşama arzumuza katkı sunsun.

Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)