Konu:YARGI HİZMETLERİNİN ETKİNLEŞTİRİLMESİ AMACIYLA BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI VE BASIN YAYIN YOLUYLA İŞLENEN SUÇLARA İLİŞKİN DAVA VE CEZALARIN ERTELENMESİ HAKKINDA KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ
Yasama Yılı:2
Birleşim:128
Tarih:30/06/2012


YARGI HİZMETLERİNİN ETKİNLEŞTİRİLMESİ AMACIYLA BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI VE BASIN YAYIN YOLUYLA İŞLENEN SUÇLARA İLİŞKİN DAVA VE CEZALARIN ERTELENMESİ HAKKINDA KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

BDP GRUBU ADINA AYLA AKAT (Batman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 278 sıra sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun Tasarısı'nın geneli üzerine konuşmak üzere BDP Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, tasarının getirilme zamanıyla ilgili tabii ki eleştirilerimiz var. Yasama yılının son haftasının son gününde getirilmiş olması bir talihsizliktir. Kaldı ki toplumun en büyük beklentisinin demokratikleşme olduğu ve bunun da anayasa yapım sürecine denk düşen bir yol temizliğiyle gerçekleşebileceği noktasında defalarca kez tüm muhalefet partilerinin açıklaması olmuştur ama siyasi iktidar bu konuda, çıkarmış olduğu, 1, 2'nci yargı paketinden sonra 3'üncüsünü getirmeyi yasama yılının son haftasına bırakmıştır. Tarih açısından, tartışılma süreci dikkate alındığında talihsizlik olduğunu düşünüyoruz.

Diğer bir boyutu: Paketin kapsamına ilişkin bir eleştirimiz vardır. O da pakette -biraz evvel de Sayın Vekilimiz saydı- icra iflas hukukundan ceza hukukuna, devletler özel hukukundan iş hukukuna, ticaret hukukundan idare hukukuna kadar birçok değişik yasada değişiklikler öngörülmektedir. AKP'nin bir klasiği hâline geldi bu, torba yasalarla hatta çuval yasalarla bazı temel yasalarda değişiklikleri Türkiye'nin gündemine getirmek, Genel Kuruldan geçirmek. Torba yasalarla değil, her temel yasanın değişmesi gereken maddelerinin özgün yasalarla, özgün kanunlarla tekrardan ele alınması ve incelenmesi, Genel Kuruldan da tartışılarak, sivil toplum örgütlerinin de görüşü alınarak, değerlendirilerek geçmesi gerektiği yönündeki belirlememizi tekrarlıyoruz.

Yine, değerli milletvekilleri, yargı, bilindiği üzere parlamenter sistemin üç sacayağından biri ve demokratikleşme bir bütün olarak tüm organlarda hayat bulursa bir anlam kazanıyor. Yasama, yürütme ve yargıdan birinin işleyişi demokratik değerlerden yoksunsa, demokratikleşme sürecinden bahsetmemiz de ne yazık ki mümkün olmuyor. Ülkemizde bu üç alanda da ciddi problemler vardır. Yargı organlarında asgari demokratik prensipler hâlâ devletin bekasından sonra gelmektedir.

2007 yılında "Türkiye'de hâkim ve savcıların profili" başlıklı araştırmasında Sayın Mithat Sancar, hâkim ve savcıların ezici çoğunluğunun, karar verirken ya da bir işlem yaparken öncelikle devletin bekası perspektifini dikkate aldığını bulguluyordu. Bu antidemokratik zihniyeti özellikle son beş yıl içerisinde defalarca gördük ve bunun etkilerini yaşadık. Daha önce mensubu olduğumuz Demokratik Toplum Partisi evrensel hukuka uymayan gerekçelerle kapatıldı; 6 milletvekilimiz, yüzlerce yöneticimiz, binlerce üyemiz ise bu zihniyetin yansıması nedeniyle hâlâ cezaevinde. Yine bu zihniyetle buradaki birçok milletvekilinden daha fazla oy alan ve bizce hâlâ Diyarbakır'ın meşru milletvekili olan Sayın Hatip Dicle'nin milletvekilliği düşürüldü. Yine, grubumuz milletvekillerine hazırlanan fezlekelerin sayısını artık biz takip etmeyi bıraktık.

Değerli milletvekilleri, kuşkusuz yasamanın faaliyetlerinin yegâne sorumlusu yargı organları değildir, siyasi iktidar da olumsuz sonuçlardan en az onlar kadar sorumludur. Keza yargının hareket alanının belirlenmesi, yani yasal çerçevenin çizilmesi yasamanın yükümlülüğündedir. Gerekli demokratik yasaları çıkarmayıp, işine gelmediği zaman tüm sorumluluğu güçler ayrılığı ilkesine dayanarak yargıya atmak AKP iktidarının sıklıkla başvurmuş olduğu bir demagojidir.

Bugün Kürt toplumunun örgütlü kesiminin tümünü tasfiye etmek için temel alınan Terörle Mücadele Kanunu'nu 2005'de kim çıkarmıştır? Yine AKP, bugün tüm öneri ve tekliflerimize rağmen Terörle Mücadele Kanunu'nu kaldırmayan ve evrensel ölçülere indirmeyen bir konumdadır. Bu nedenlerden dolayı yargı faaliyetlerini Hükûmetten bağımsız değerlendirmemiz mümkün değildir.

Bilindiği üzere bugün yeni bir Anayasa yapım süreci içerisindeyiz. Bu süreci AKP'nin tüm antidemokratik uygulamalarına rağmen Türkiye'nin kalıcı sorunlarına çözüm bulmak ve devleti demokratik bir işleyişe kavuşturmak için önemli bir fırsat olarak görüyoruz. Bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi ve toplumsal barışın tesisi adına gerekli atmosferin oluşması için öteden beri yaptığımız teklif yol temizliğiydi ve yol temizliği işlemini hızlıca gerçekleştirilebilecek bir kanun değişikliğinin yapılması olarak öneriyorduk.

Yaygın olarak "üçüncü yargı paketi" şeklinde adlandırılan bu kanun tasarısı bu anlamda önemli bir rol oynayabilirdi fakat mevcut tasarının içeriği bu rolü oynamaktan ne yazık ki çok uzaktır. Niye? Çünkü AKP "yapıyormuş" gibi görünmektedir, askerî vesayetle mücadele edermiş gibi yapmaktadır, pratikte ise militer zihniyeti yeniden üretmektedir. Kamu emekçilerine toplu sözleşme ve sendikal hakları tanıyormuş gibi davranmaktadır, özünde ise toplu sözleşmenin emekçiden yana dayanağı olan grev hakkını görmezden gelmekte, Türk Hava Yolları grevinde olduğu gibi jet hızıyla yasaklamaktadır. Kadınlar için pozitif ayrımcılık ilkesini uyguluyormuş gibi yapmaktadır, esasta ise özgür kadına tahammülü yoktur. Bu kanunda gördüğümüz üzere yargıyı demokratikleştirip etkinleştiriyormuş gibi yapmaktadır, irdeleyeceğimiz üzere bu kanun tasarısının böyle bir işlevi yoktur.

Değerli milletvekilleri, kanun tasarısı -belirttiğimiz üzere- farklı hukuk alanlarını etkileyecek değişiklikler içermektedir. Bunlardan en önemlisi             -kuşkusuz- toplumsal sorunları ve çözümünü doğrudan etkileyecek olan Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu'nda yapılması öngörülen değişikliklerdir.

Bu kanunların ana iskeleti toplumu tek bir biçime sokmayı amaçlamaktadır. Siyasi ve toplumsal muhalefeti bastırmak, tüm farklılıkları tehlike olarak görmek, düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlamak, örgütlenme özgürlüğünü hiçe saymak bu kanunların ana prensibi olmaktadır.

Şimdi Hükûmet bu kanunlarda değişiklik yapmak gereği duymuştur. Bu kanunların değiştirilmesi ve belli başlı bazı maddelerin kaldırılması demokratikleşme açısından atılması gereken önemli adımlardır. Bunların, öncelikle Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu'nun bazı maddelerinin toplumda yarattığı tahribatı ve sonuçları vurgulamamız gerekiyor.

Polise su şişesi atmak on beş yıl ceza, pankart açmak üç yıl ceza, mitinge katılmak, slogan atmak, alkış çalmak, türkü söylemek hepsine ayrı ayrı on yılları bulan cezalar bu zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet 80 askerî darbesinde Musa Anter'e Kürtçe ıslık çaldığı için ceza veren zihniyetle aynı noktadadır. Bu anlayışın nasıl bir resim ortaya çıkardığını görmek için rakamlara başvurmakta da fayda vardır.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı 31 Mart 2012 tarihli rapora göre, cezaevlerinde siyasal suçlardan 5.124 kişi tutuklu, 3.846 kişi de hükümlü olarak bulunmaktadır. Toplam 8.970 siyasi tutuklunun bulunduğu bir ülkede demokrasinin işlerliği konusunda önemli bir sorunun bulunduğuna şüphe yoktur.

Türkiye Barolar Birliğinin hazırladığı Tutuklu Raporu'nda da belirtildiği üzere, CMK'nın yürürlüğe girdiği 2005 yılında cezaevlerinde 31.012 tutuklu, 24.858 hükümlü, toplam 55.870 kişi bulunmaktayken 2012 Mart ayında ise 54.792 tutuklu, 77.587 hükümlü, toplam 132.369 kişi bulunmaktadır. Yedi yıl içerisinde yüzde 150'lik artış sadece cezaevlerindeki doluluk oranını göstermemektedir, aynı zamanda TMK ve TCK'nın toplum nezdinde yarattığı tahribatı da ortaya koymaktadır.

Değerli milletvekilleri, mevcut tasarıdaki değişikliklerin en önemlisi olarak görmüş olduğumuz düzenleme tabii ki Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinin 6 ve 7'nci maddesine dair yapılan düzenlemedir. Bir ceza indirimi öngörülüyor ve indirimde de takdir yetkisi hâkimlere bırakılıyor. Tabii ki hâkimler takdir ettiler. Şu an 220'nci maddenin 6 ve 7'nci maddelerine dair uygulama yasama hukukunun bir sonucu değildir, tamamen içtihat hukukunun bir sonucudur. 2008 yılında bunun Diyarbakır'da görülen bir dosya dolayısıyla Ceza Genel Kuruluna gitmesi ve oradan çıkan içtihat gereğince aynı suçtan birden fazla şekilde cezalandırılma, aynı zamanda örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt üyesi sayılıp bu çerçevede cezalandırılmanın önü açılmıştır. Bir içtihat hukuku vardır ve 2008 yılından bugüne kadar Parlamento bir görev üstlenmemiş, sorumluluğunu yerine getirmemiştir. Yine bununla beraber açığa çıkan sonuçlarla da mücadele etmenin yöntemini ceza indiriminde görmektedir. Örgüt üyesi olmadan örgüt üyesi sayılma mantığı suç ve ceza hukukunun herhangi bir prensibiyle uyuşabilecek bir hüküm değildir.

Amaç burada nedir? Yıllardır bu süreçte şiddet ortamının son bulması için mücadele eden tüm devrimci  demokratik güçleri baskı altına almaktır ve bunun yöntemi de bu şekilde bu yasalarla hayat bulmaktadır ancak bu yasalarla açığa çıkan sonuç bugün Hükûmeti zorlamaktadır, cezaevindeki doluluk oranı boyutuyla zorlamaktadır, toplumdaki algı boyutuyla zorlamaktadır. Bir toplumun öğrencisi, mühendisi, avukatı, doktoru, siyasetçisi, hepsi terörist olabilir mi? Böyle bir gerçeklik yoktur ama bugün bu gerçeklikten kaçış noktasında cezada indirim ve yine, bunu takdir yetkisini hâkime bırakma olarak bir düzenleme vardır. Tabii ki biz, Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinin bir bütün kaldırılması gerektiğinin, bu hukuki garabetten bir an önce kurtulunması gerektiğinin altını bir kez daha çiziyoruz.

Değerli milletvekilleri, hâkimler hemen takdir ettiler. Şunu belirtmekte yarar vardır: Mevcut tasarı Adalet Bakanlığının sitesinde yer alır almaz Diyarbakır'daki ağır ceza mahkemeleri -onu takip etme şansımız oldu- üst sınırdan ceza vermeye başladılar. Üst sınırdan ceza verince de, zaten onu yarı oranında takdir ettiğinizde, mevcut düzenlemedeki hâliyle alt sınırdan verilen cezayla eşit bir düzeye düşmektedir.

Bu ne anlam ifade ediyor? Biz ne yaparsak yapalım, eğer bu konuda yasama organı kulağı böyle tutmak yerine böyle tutmaktan vazgeçmezse, döndürüp tutmaktan vazgeçmezse, bu yasadan bir an önce kurtulmazsa, ne yazık ki bu yasanın, bu düzenlemenin açığa çıkaracağı sonuçlar yarın baş edilmesi bugünden daha zor olacak sonuçları da beraberinde getirecektir.

Yine, değerli milletvekilleri, bizler 220'nci maddeye dair, geçen sene de, önceki sene de, 2008'deki düzenleme, Yargıtayın içtihadı açığa çıktıktan sonra defalarca kez belirttik: Yapılması gereken açıktır, 220'nci madde kaldırılmalıdır. Maddenin özünde yer alan çelişki madde üzerinde değişiklik yaparak giderilebilecek bir çelişki değildir ve yine, diğer kanunlara paralel bir şekilde terörün, örgütün, örgüte üyeliğin, örgütün propagandasını yapmanın yeniden tanımlanması gerekmektedir. Hiyerarşik ve kesintisiz bir ilişki içinde olmayan hiç kimsenin örgüt üyesi olarak kabul edilmemesi gerekmektedir. Evrensel hukuk ölçütleri bunu gerektirmektedir. Somut ve ciddi katkıda bulunmadıkça hiç kimsenin örgüt üyesi olmadığı hâlde örgüt adına suç işlediği kabul edilmemelidir.

Örgüte yardım ve yataklık fiili farklı bir maddede düzenlenmelidir. Ancak bu şekilde toplum vicdanında derin yaralar açan ve bugün burada da konumuz olan düzenlemenin sebep olduğu birtakım sonuçların en azından önümüz süreç için engellenmesi noktasında bir adım atmış sayılabileceğizdir.

Değerli milletvekilleri, yine, hakeza, tasarının 73'üncü maddesinde "?ve terör örgütü üyesi gibi cezalandırılır." düzenleme içindeki beyan kalkıyor bunun yerine ama aynı şekilde 220'de olduğu gibi "?terör örgütü üyesi sayılır." kalkmıyor. Hem 220'nci maddede hem de TMK'nın (2/2) maddesinde yapılması gereken budur ki hiç kimse terör örgütü üyesi değilse, bir örgüt üyesi değilse örgüt üyesi gibi sayılmamalıdır. Aradaki bağı tespit edilmediği sürece bunu örgüt üyesi saymak işte bugün karşı karşıya olduğumuz birtakım sonuçları açığa çıkarmaktadır.

Yine tasarının 74'üncü maddesinde müdafiiyle gizlilik kararı yasallaştırılıyor. Niye "yasallaştırıyoruz" diyoruz? Çünkü şu var: Hem CMK'nın 153'üncü maddesine göre tabii ki tüm belgeler veriliyor, ifade tutanağı, bir gizlilik kararı olsa bile ifade tutanağı, bilirkişi raporları ve yakalanan  kişinin veya şüphelinin hazır bulunmaya yetkili olduğu işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında ise "kesinlikle gizlilik kararı verilemez" deniyor. Buna rağmen ne oluyor? Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri, evet bu konuda TMK'ya dayanarak avukatların girdikleri sorgu tutanağının bile kendilerine verilmesine izin vermiyor.  Bunu nasıl açıklıyoruz? TMK var buna dayanarak yapıyoruz. Hâlbuki burada bir içtihat var, çok açık bir hüküm var burada. TMK'ya dayanılarak yapılacak bir durum değil bu, bir işlem değil. Nasıl avukata girmiş olduğu sorgunun müvekkiliyle ilgili belgelerin bir örneği verilmez? Bu yapılıyor, bu hukuksuzluğa göz yumuluyor ve burada da yapılmak istenen ne? Bunu bari üç ayla sınırlandıralım. Üç ay verelim, bunu resmîleştirelim. Hükûmetin son dönem politikası bu. Fiilen uygulamaya soktuğu her pratik için bir yasasını çıkartıp bir de resmîleştirmeye çalışalım çabası içerisine giriyorlar. Son bir yıldır bunun değişik örnekleriyle karşılaştık eğer baş edemiyorlarsa sonuçlarıyla yasasını çıkarma yöntemini deniyorlar. Bugün İzmir'de, Ankara'da, İstanbul'da, Diyarbakır'da evet avukatlar müvekkilleriyle ilgili belgelere ulaşamıyorlar. Bununla mücadele etmenin yöntemi bunun önünü açabilmektir, TMK'nın ilgili maddelerini kaldırabilmektir. Bununla mücadelenin yöntemi var olan hukuksuzluğa resmî bir kılıf bulmak değildir.

Değerli milletvekilleri, yine geçici madde 1'de basın ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirebileceğiz ama bunun dışında da yine düşünce, ifade özgürlüğünün beyan, açıklama şeklinde de tezahürü söz konusu olduğu için bir erteleme söz konusudur. Şimdi biz erteleyerek bununla nasıl baş edebiliriz, baş edebilir miyiz? Türkiye'de düşünce ve ifade özgürlüğü ve yine örgütlenme özgürlüğü kapsamında gözaltına alınan, tutuklananların sayısı açıktır, ortadadır, cezaevindeki doluluk oranıyla sabittir. Biz bunların almış oldukları cezayı bir defaya mahsus erteleyelim. Bir sınır da koyalım, 2012'nin başına kadar, başı itibarıyla bu suçlardan ceza alanlar, bu suçlardan hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılanların cezalarını erteleyelim. Ya bundan sonra? Bu yasalar baki olduğu sürece, bu yasalar var olduğu sürece, düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde antidemokratik yasalar olduğu sürece bunun sonuçlarıyla mücadele edebilir miyiz? Böyle edemeyiz.

Çok açık ve nettir yapılması gereken. Düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan tüm hükümler kaldırılmalıdır. Bugün ertelemeyle bunun için kısmi bir çözüm bulmuş olabilirsiniz, erteleyelim diyebilirsiniz ama yarın bunun sonuçlarıyla baş edemeyecek bir noktaya geleceksiniz. Bir toplumu, bir bütün, düşüncelerini açıkladığı için suçlu, düşüncelerini açıkladığı için terörist, örgütlendiği için yine hakeza örgüt üyesi saymanın sonuçları bu toplum için, Türkiye toplumu için çok ağır olacaktır, bunun yöntemi erteleme değildir değerli milletvekilleri.

Yine, değerli milletvekilleri, haberleşmenin gizliliği noktasında, evet, ceza artıyor. Bu konuda da kanun tasarısı haberleşmenin gizliliğinin ihlaline verilecek cezaların artırılmasını öngörüyor. Ayrıca bu suçun tanımlandığı maddeye "hukuka aykırılık şartı" da eklenmiştir. Yani değişikliğe göre, bu durumun suç sayılması için kişinin rızası dışında olmasına ek olarak hukuka aykırılığın da olması gerekecektir.

79 ve 91'de aleni olmayan konuşmaların kaydında da ceza artırımı ve özel hayatın ihlaliyle ilgili ceza artırımları söz konusu.

Bununla beraber, idare hukuku açısından yapılan değişiklikler var ki görüşülmekte olan kanun tasarısında yine idare hukuku alanında çok önemli değişiklikler öngörülüyor. Bilindiği üzere, hukuk devleti olmanın temel ilkesi, devletin yaptığı işlem ve eylemlerin hukuka ve yasalara uygun olmasıdır. Yasallık ilkesi uyarınca devletin her işlemi yasaya dayanmalıdır ve bu durumun denetimi yargı erkince gerçekleştirilir. Bu denetim, hukuk devleti ilkesi gereği kapsamlı, etkin ve hızlı olmalıdır. Ayrıca açıklık ilkesi esas alınmalıdır. Yıllardan gelen demokratik ve modern devlet geleneği bu doğrultuda şekillenmiştir. 82 Anayasası'nın 125'inci maddesi de idari yargının alanını genel olarak çizmiştir.

Tasarının 44'üncü maddesinde, düzenleyici işlemlerin iptal davasının Danıştayın alanına girmesi için ülke çapı şartının aranması, yine ilk derece dosyalarda savcıların artık yalnızca görüş bildireceği, yine dava açanların TC kimlik numaralarının dilekçeye yazılmasının yasal zorunluluk hâline getirilmesi tabii ki idari yargı açısından tartışılması gereken konulardır. Bu konuda vereceğimiz önergelerle bu hususu açacağız ama özellikle yürütmeyi durdurma kararının verilmesinin zorlaştırılması noktasında düşüncelerimizi paylaşmak istiyoruz.

Yürütmenin durdurulması kararının verilebilmesi telafisi güç ve imkânsız zararlara neden olmak ve açıkça hukuka aykırı olmak şartlarına bağlanmaktadır. Yeni düzenleme ise bu kararın verilmesinde idarenin savunmasının alınması veya savunma süresinin dolması şartlarını da eklemiştir. Bu durum yürütmeyi durdurma kararının niteliğine aykırıdır çünkü savunma süresi mahkemenin çabuk karar vermesini önlemektedir. Bu etkili yargı denetimini engelleyecektir. Mahkemelerin yürütmeyi durdurma yetkisinin sınırlandırılmasının Anayasa'nın 125'inci maddesine aykırı olduğu açıktır. Yürütmeyi durdurma talebinin reddi için ise idarenin savunmasının beklenmesi şartı getirilmemiştir. Bu durum idarenin lehine bir düzenlemedir. Oysa idari yargı mevzuatının yurttaş eksenli olması gerekmektedir. Bu düzenleme idari yargıyı etkisiz kılacaktır. Yapılması gereken ise hak kayıplarını en aza indirecek düzenlemelerin yapılmasıdır. "İdarenin savunması gelmeden yürütmeyi durdurma kararı verilemez." kuralında ısrarcı olunacaksa, en azından mahkemeye idarenin savunma süresini kısaltma ve tebligat biçimini belirleme yetkisi de verilmelidir.

Değerli milletvekilleri, yine İcra İflas Kanunu'nda belli düzenlemeler yapılmaktadır. Bu değişikliklerin bazıları iş yükünü hafifletici, işlemlerin hızlı ve güvenli yapılmasına olanak taşıyan nitelikler gösterse de, bazıları ise Anayasa'ya aykırılık dahi barındırmaktadır. Kaldı ki, bu konuda yine tasarının 1'inci maddesinde özlük haklarının yönetmelikle düzenlenmesi noktasında itirazımız vardır çünkü özlük haklarının yönetmelikle değil kanunla düzenleneceği bir anayasal hükümdür. Bu konuda da yine önergemizi vereceğiz.

Değerli milletvekilleri, 1932 tarihli olan bu Kanun ne kadar değiştirilse bile çağa uygun hâle gelememektedir. Yasanın ana iskeleti uygulamada yapılan değişikliklerin olumlu yansımasını bulmasını engellemektedir. Yıllardır neredeyse her Hükûmet döneminde bu yasanın yenilenmesi gündeme gelse de, ne yazık ki her seferinde bazı maddelerde yapılan değişikliklerle yetinilmiştir. Verili alışkanlıklar kökten değişimden ziyade kısmi değişiklikleri dayatmıştır. Ayrıca bu yasanın ticari ilişkilerde alacaklı-borçlu dengesini korumasının sosyal devlet ilkesi ışığında önemi açıktır. Bu dengenin bir taraf lehine bozulması toplumsal vicdanı yaralayacaktır.

Değerli milletvekilleri, sonuç olarak, Hükûmetin getirdiği bu kanun tasarısının da içinin boş olduğu görülmektedir. Sorunların ana kaynağına dokunmayan, geçici çözümler arayan, yer yer mevcut sorunları daha derinleştirecek bir kanun tasarısıyla karşı karşıyayız. Bu, siyasi iktidarın sorunlara bakış açısını da göstermektedir. Halkın beklentilerini iyi tahlil edip bu beklentilere cevap oluyormuş gibi yapmak söz konusudur. Düzenlemeler çözüm barındırmamaktadır. "Yargının etkinleştirilmesi" başlığı altında ne yargı hizmetleri hızlandırılmakta ne de yasal temel demokratikleştirilmektedir; tersine, kanun tasarısı hukuk devletiyle bağdaşmayacak içerikler de barındırmaktadır. Kanun tasarısı her hâliyle Genel Kuruldan geçerse içinde kısmi olumlu düzenlemeler olsa bile ülkenin demokratikleşmesine hizmet etmeyecektir.

Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Akat.