Konu:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GEÇİCİ GÖREV GÜCÜ BÜNYESİNDE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN 5 EYLÜL 2012 TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL DAHA UNIFIL HAREKÂTINA İŞTİRAK ETMESİ HUSUSUNDA ANAYASA'NIN 92'NCİ MADDESİ UYARINCA HÜKÛMETE İZİN VERİLMESİNE DAİR BAŞBAKANLIK TEZKERESİ
Yasama Yılı:2
Birleşim:127
Tarih:29/06/2012


BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GEÇİCİ GÖREV GÜCÜ BÜNYESİNDE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN 5 EYLÜL 2012 TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL DAHA UNIFIL HAREKÂTINA İŞTİRAK ETMESİ HUSUSUNDA ANAYASA'NIN 92'NCİ MADDESİ UYARINCA HÜKÛMETE İZİN VERİLMESİNE DAİR BAŞBAKANLIK TEZKERESİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Barış Gücü UNIFIL'de, 31/08/2012 tarihinde görev süresi bitecek olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir yıl daha görev alması konusunda Anayasa'nın 92'nci maddesi uyarınca Hükûmet tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Orta Doğu'da Arap uyanışının başlangıcından beri Türkiye olarak en gergin günleri yaşadığımız bu dönemde yapmakta olduğum bu konuşma muhtemelen partimiz adına 2011-2012 Yasama Yılının dış politika konusunda yapılacak son konuşması olacaktır. Bu vesileyle, Orta Doğu politikamızla ilgili öncelikli konulara bakışımızın da kısa bir özetini yapmak istiyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Birleşmiş Milletler barış operasyonlarına katılmasının hem dünya barışına hem de ülkemizin Birleşmiş Milletler teşkilatı içindeki konumuna katkı sağlayacağına inanıyoruz. Bu nedenle, önceki yıllarda da olduğu gibi, tezkereye olumlu oy kullanacağız ancak bu tutumumuz, hiç bir surette, Hükûmetin genel dış politikasını ve özellikle Orta Doğu siyasetini onayladığımız anlamına gelmemektedir; aksine, son üç yıldan beri uygulanan maceracı dış politikalar nedeniyle Türkiye'nin uluslararası alanda ve bölgede bir girdaba doğru sürüklenmekte olduğuna ilişkin endişelerimiz gün geçtikçe artmaktadır.

Değerli Milletvekilleri, Lübnan etnik, dinî ve mezhepsel yapısı itibarıyla Orta Doğu'nun en karışık ve çalkantılı toplumlarından biridir. Ülke kurulduğu günden bu yana etnik, dinî ve mezhepsel gruplar arası çekişmelere sahne olmuş, özellikle 1970'li yıllarda yaşadığı kanlı iç savaş boyunca kendi iç aktörlerinin yanı sıra, Suriye ve İsrail başta olmak üzere komşu ülkelerin de müdahale ve ağır etkilerine maruz kalmıştır. Bu itibarla, Lübnan'ın bugünkü, Atatürk'ün tabiriyle söyleyeyim, "manzarai umumiyesi", yani genel görünümü, Orta Doğu'da 1948 yılından bu yana geçerli olan genel siyasi manzarayı en iyi anlatabilecek bir fotoğrafı oluşturmaktadır.

Lübnan'da eğer kalıcı bir istikrar düzeninin kurulması mümkün olabilseydi ve bu düzen başlangıçta amaçlanan demokratik zeminde kalıcı kılınabilseydi, bu, farklı din ve mezheplerin birlikte barış içinde yaşayabilecekleri modern, müreffeh ve demokratik bir Orta Doğu için gerçek bir model ve bölgenin geleceği açısından da büyük bir umut anlamına gelecekti. Fakat ne yazık ki zaman ve şartlar, bu ülkede kalıcı bir istikrarı sağlamanın hiç de kolay olmadığını, hatta bunun da ötesinde bunun neredeyse ütopik bir hedef olduğunu göstermiştir.

Türkiye, geçmişten günümüze Lübnan'la ilişkilerinde büyük sorunlar yaşamamış fakat 2000'li yıllara kadar da bu ülkeyle gerektiğince yakın ilişkiler kuramamıştır. 2004 yılında, zamanın Başbakanı Refik Hariri'nin ziyaretinden sonra Lübnan'la ilişkilerimizde belli bir gelişme süreci başlamıştır. Daha sonraki yıllarda, iki ülke ilişkilerindeki gelişme devam etmiş, Ocak 2010'dan itibaren karşılıklı vize muafiyeti getirilmiş, ekonomik ilişkilerde de bazı ilerlemeler kaydedilmiştir.

Burada, ekonomik ilişkilerin zaman zaman ülkemizin çıkarları açısından yararları çok tartışılır eğilimlerle beslenmiş olduğunun altı önemle çizilmelidir. Birçok Batı ülkesinde stratejik addedilen ve bu nedenle mesela Fransa'da alım satımı özel düzenlemelere tabi tutulan telekomünikasyon alanında, Türk Telekom şirketinin ağırlıklı hisselerinin alıcı için çok elverişli şartlarla Hariri ailesine ait Oger Telecom'a satılması, bu bahsettiğim eğilimin belirgin örneklerinden biridir.

Öte yandan, Türkiye-Lübnan ilişkileri bağlamında, bizim açımızdan son derece vahim bir gelişme, Türk askeri Türkiye Büyük Millet Meclisinin 5/9/2006 tarihli kararı uyarınca UNIFIL bünyesinde Lübnan'da göreve başladıktan kısa bir süre sonra, 17 Şubat 2007 tarihinde, Lübnan Hükûmetinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Doğu Akdeniz'de bir münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalaması olmuştur.

Hükûmet tarafından "Türkiye'nin Orta Doğu'daki etkinliğimizin arttığı, bölgeye hâkim ülke konumuna geldiğimiz, uzun yıllardır etrafımızdaki olaylara sadece seyirci kalır ve -Sayın Başbakanın tabiriyle- tribünlerde otururken, şimdi oyun kurucu konumuna geldiğimiz ve sahaya indiğimiz." şeklinde, gerçeklerden ve ciddiyetten uzak bir anlatımla ileri sürülürken, Lübnan'ın GKRY ile ulusal çıkarlarımızı birinci derecede etkileyecek mahiyette böyle aleyhte bir anlaşmayı akdetmesi Hükûmet tarafından engellenememiştir. Oysa Hükûmet, o tarihlerde, yukarıdaki iddiaların yanı sıra Lübnan'la da çok iyi ilişkiler içinde bulunduğunu iddia etmekte, Hariri ailesiyle de özel yakınlık içinde bulunmaktaydı. O kadar ki, Sayın Başbakan, bir ara, Lübnan'daki hükûmet kurma çalışmaları sırasında, bizzat Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu'nu Hizbullah'ın sığınaklarına kadar göndererek oğul Hariri ile Nasrallah'ın arasını bulmaya çalışmıştı.

Değerli milletvekilleri, AKP Hükûmetince Lübnan'ın GKRY ile bu anlaşmayı yapmasının önlenememesi, Kıbrıs Rumlarını, giderek Doğu Akdeniz'deki zengin petrol ve doğal gaz yataklarını sahiplenme hususunda cesaretlendirmiştir.

Esasen, evvelce yine AKP iktidarında, dostumuz Mısır ile 2003 yılında ekonomik bölge anlaşması imzalayan ve buna bir tepki almayan, aynı anlaşmayı dört yıl sonra Lübnan'la da tekrarladığında ne kendinin ne de Lübnan'ın Türkiye'nin ciddi bir tepkisiyle karşılaşmadığını gören Rum yönetimi, 17 Aralık 2010 tarihinde de İsrail ile münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalamıştır.

Bu son anlaşmanın ardından bölgede başlatılan sondaj çalışmaları neticesinde ortaya çıkarılan zengin doğal gaz rezervleri, Yunanistan, GKRY ve İsrail arasındaki bölgesel güç birliği ve eksen oluşturma girişimlerini hızlandırmıştır.

İsrail, herhâlde Türkiye ile olan stratejik güvenlik ilişkilerine verdiği öncelik ve önem nedeniyle ve Türkiye ile ilişkilerin düzelebileceği beklentisiyle Doğu Akdeniz'deki doğal gaz ve petrol sahalarına fiilen girmeyi bir süre ötelemiş, ancak daha sonra GKRY ile bölgenin zenginliklerini paylaşmaya koyulmuştur.

Bunun da ötesinde, İsrail, GKRY ile daha kapsamlı başka ittifaklara da yönelmiştir. Doğu Akdeniz'de üretilecek petrol ve doğal gaz depolama ve nakliye tesislerini korumak üzere İsrail'in Güney Kıbrıs'a 20 bin personel aktaracağı ve bunların aileleri ve bağlılarıyla birlikte 50 bin kişiye ulaşacağı basında yer almıştır.

Davos'ta "one minute" ile başlayan ve talihsiz Mavi Marmara olayıyla devam eden gelişmeler sonucu İsrail ile ilişkileri sıfırlayan ve böylelikle Türkiye'yi Orta Doğu barış sürecinde söz sahibi olma konumundan çıkaran; daha sonra bütün komşularının iç anlaşmazlıklarına, sadece taraf tutmak değil, bizzat taraf olmak suretiyle müdahale eden, Suriye politikasında uluslararası camia karşısında kendi kendini stratejik yalnızlığa sürükleyen; neticede bu ülke tarafından göz göre göre uluslararası hukuk kurallarına ve askerî havacılık teamüllerine aykırı şekilde bir keşif uçağı düşürülen, Malatya Kürecik'te Amerika'ya radar istasyonu inşa ettirerek Rusya ile  İran'ı sadece Suriye politikasında değil, füze kalkanı alanında da Türkiye ile karşı karşıya getiren AKP Hükümeti, Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de Yunanistan-GKRY-İsrail arasında oluşan bir ittifakın da hedefine yerleştirmiş bulunmaktadır.

Özetlemek gerekirse, Hükûmet Doğu Akdeniz'deki petrol ve doğalgaz alanlarında Türkiye'nin ve KKTC'nin haklarını koruyamamış, Türkiye'nin enerji politikalarını ciddi anlamda çıkmaza yöneltmiştir.

Enerji siyasetini yönlendirmesi gereken dış politikada gerekli önlemlerin alınmamış olması sonucunda, bugün Doğu Akdeniz'deki enerji hak ve menfaatlerimizin neredeyse tümünün kontrolümüzden çıktığı görülmektedir.

Şu an Türkiye enerjide yüzde 72 oranında dışa bağımlıdır. Enerji tüketimimizin üçte ikisini karşılayan iki temel kaynak olan petrol ve doğal gazda ise ülkemiz neredeyse tamamen dışa bağımlıdır. Türkiye ekonomisini esir alan ve kronik hastalığa dönüşmüş bulunan cari açığın yaklaşık dörtte 1'i enerji ürünleri ithalatından kaynaklanmaktadır.

Ülkemizin enerjide dışa bağımlılığını giderebilecek enerji kaynaklarımızın önemli bir bölümü hidroelektrik, linyit, rüzgâr, güneş ve biyoyakıt gibi yerli ve yenilenebilir kaynaklarımızsa, diğer önemli bir bölümü de başta Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz'de varlıklarına ümit bağladığımız potansiyel petrol ve gaz rezervleridir.

Hâl böyleyken, AKP'nin Doğu Akdeniz'deki yanlış ve ülkemizi yalnızlaştıran politikaları, bu önemli potansiyeli değerlendirmemizi büyük ölçüde kısıtlamış ve -yukarıda izah ettiğim gibi- ciddi bir riske sokmuştur.

Bu konuda bilinmesinde yarar olan son bir husus: Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının Doğu Akdeniz'de petrol ve doğal gaz arama çalışması yapacağını ilan ettiği bölgelerin de Akdeniz'de Rum yönetiminin sözde münhasır ekonomik bölgesindeki ''1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı parsellerle'' kesişmekte olduğudur. Şu anda en azından bu parseller üzerinde çıkabilecek anlaşmazlıklar bağlamında, sıcak çatışma dâhil her türlü olasılık masadadır.

Değerli milletvekilleri, biraz önce, Suriye tarafından uluslararası hava sahasında düşürülen RF-4E keşif uçağımızdan söz ettim; uçağımızın hâlâ bulunamayan genç ve değerli pilotlarının sağ salim bulunması ümidini hâlâ muhafaza ediyor, bunu bütün kalbimle temenni ediyorum.  Ancak, Hükûmetin, bir yılı aşkın bir süredir, taşıdığı risklerin dikkat çektiğimiz basiretsiz Suriye politikası sonucu vardığımız bu nokta, ne yazık ki bir anlamda Suriye tarafından kararlılığımızın ve caydırıcılığımızın sınanması anlamını da taşımaktadır. Hükûmet, uluslararası hukuk kuralları içinde bu işin peşini bırakmamalı, NATO ve üyesi olduğumuz diğer uluslararası forumlarda ifade edilen kuru destek ve Suriye'ye yönelik içi boş kınama beyanlarıyla tatmin olmamalıdır. Uluslararası camianın Suriye'yi bu eylemi nedeniyle mutlaka yaptırım içerecek bir şekilde sorumlu tutması sağlanmalıdır.

Ters istikamette benzeri bir olay da geçtiğimiz 14 Mayıs günü Kıbrıs semalarında yaşanmıştır. O gün, bir İsrail uçağı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hava sahasını sekiz dakika müddetle ihlal etmiş, İncirlik'ten havalanan F-16'larımızın müdahalesiyle KKTC üzerinden uzaklaştırılmıştır. GKRY-İsrail yakınlaşması açısından dikkat çekici olan bu ihlal, acaba bizim Doğu Akdeniz üzerindeki gerçek hâkimiyetimizi sınama amaçlı mıdır, gözdağı kasıtlı mıdır?

Hükûmetin uyguladığı ve çok başarılı olduğunu artık herkesi güldürme pahasına savunduğu dış politika, Ege Denizi üzerinde Yunan uçaklarıyla yapageldiğimiz it dalaşını şimdi uluslararası hava sahalarında Suriye, Kıbrıs üzerinde de İsrail ile yapılma boyutuna mı taşımıştır?

Bölgeyle ilgili konuları ele almışken bir iki cümleyle de Irak ile olan ilişkilerimize değinmek istiyorum. ABD işgalinden sonra Irak, istenilen istikrarlı demokratik yapıya kavuşamamış, ekonomik sorunları ağırlaşmış, etnik ve mezhepsel çekişmeler tırmanarak ülkenin sosyal yapısında belirgin bir çözülmenin oluşmasına yol açılmıştır. Bütün bu gelişmeler, hem bölgedeki dengeleri hem de Türkiye'nin güvenlik ve istikrarını etkileyebilecek bir hâl almıştır.

Türkiye başından beri Irak'ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasını desteklemiş ve bu desteği etkin kılabilmek için mekanizmalar geliştirmiştir. Bu mekanizmalar, Türkiye'nin Irak toplumunun tüm etnik ve dinî, mezhepsel katmanlarına eşit yaklaşımı sayesinde işlerlik kazanmıştır.

Irak'ın toprak bütünlüğü ile egemenliğinin bizim açımızdan temel önemi, istikrarlı ve birleşik bir Irak'ın, bölgede hem bizim açımızdan hem de Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri bakımından İran'ı dengeleyebilecek olmasıdır. Bu dengeli ortam, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını en iyi şekilde karşılayabilecek istikrarı sağlamaya ciddi bir katkı oluşturacaktır.

Bugün Irak'ın içinde bulunduğu durum, bu ülkenin bölgede bir denge unsuru olmasına imkân vermemektedir. Bu durum Türkiye'yi hiç istemememiz gereken bir konuma, İran'a karşı denge unsuru olma konumuna itme istidadı taşımaktadır. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile Ürdün de öteden beri Türkiye'nin kendileri için ciddi bir endişe kaynağı olan İran'a karşı denge oluşturmasını esasında kuvvetle arzu etmektedirler. Oysa Türkiye'nin ulusal çıkarları, bulunduğu bölgede şu ya da bu ülkeye karşı denge oluşturmayı değil, bölgesinde bir istikrar adası olarak yumuşak güce sahip bulunmayı ve bu gücü uygulamayı gerektirmektedir.

Sayın milletvekilleri, bütün bu unsurlar göz önüne alındığında, Türkiye'nin Irak'taki gelişmeleri çok yakından izlemesi, bu ülkenin toprak bütünlüğü ile egemenliğinin muhafazası için Irak savaşını izleyen dönemde gösterdiği çabaları güçlendirerek sürdürmesi, gerek merkezî gerek bölgesel hükûmetle yakın ilişkiler içinde, ülkenin iç siyasetine karışmadan ve tüm gruplara eşit mesafede durarak Irak'ta toplumsal barışın oluşmasına katkıda bulunmaya çalışması gerekmektedir.

Öte yandan Irak'tan Türkiye'ye yönelik ciddi terör tehdidi devam etmektedir. Sayın Başbakanın bizzat kendi ifadesiyle "Amerikan askerlerinin salimen evlerine dönmeleri" yolunda ettiği dualar kabul olmuş, Amerikalılar Irak'ta büyük bir yıkım yaptıktan, demokrasi ve özgürlük getireceklerini söyledikleri ülkede binlerce çocuğu babasız, binlerce kadını kocasız, yüz binleri evsiz, işsiz, aşsız bıraktıktan sonra ülkelerine çekilmiş, evlerine dönmüşlerdir.

Ülke güvenliği Amerikalıların sorumluluğundayken PKK'nın Kandil'deki varlığına ve faaliyetlerine son verdirebilmeye yönelik olarak sürdürdüğümüz ancak bir türlü sonuç alamadığımız Türkiye-Irak-ABD üçlü görüşmelerinden Amerikan unsuru çıkmış, gelişmeler bizi Irak ile baş başa bırakmıştır. Denklem iki ülke arasında, ancak görüşme formatı Türkiye-Irak Merkezî Yönetimi-Kürdistan Bölgesel Yönetimi olmak üzere aslında yine üçlüdür.

Bununla birlikte, Kandil konusunun sadece Kuzey Irak bölgesel yöneticileri Türkiye'ye geldiğinde soyut düzeyde sözü edilmekte, bu konunun Irak Merkezî Yönetimiyle ele alındığı, görüşüldüğü hiç duyulmamaktadır.

"Irak" denildiği zaman, varsa yoksa Müslüman Kardeşler bağlantılı Irak İslami Partisinin lideri, Irak'ta mahkeme kararıyla aranan Tarık Haşimi gündemimizi işgal etmekte, Irak'ın toprak bütünlüğü, egemenliği, Kandil, Irak topraklarından Türkiye'ye yönelik terörist faaliyetler hükûmet yetkililerinin ne aklına gelmekte ne ağzına düşmektedir.

Arkadaşlar, Irak Merkezî Yönetiminin bu konularla hiçbir bağlantısı, ilgisi, sorumluluğu ve Türkiye için de bu konuların hayati önem ve önceliği yok mudur?

Hükûmet, Suriye konusunda "acılara kayıtsız kalamamak", Irak'ta "dostlarını satmamak" gibi soyut, romantik kavramları öne çıkarıp asıl somut ulusal çıkarlarımızı geri plana itmekte, terör her gün ülkemizde can almaya devam etmektedir.

Son dönemde Irak'ın ve bu ülkeye yönelik ilginin Hükûmetçe siyasi gündemimizde çok geri planlara atıldığını görüyor, Irak'ın Türk dış politikasında evvelce sahip olduğu yere şimdi sahip bulunmadığını hayretle gözlüyoruz. O kadar ki, 2003 yılı ekim ayında Türkiye ile Irak arasındaki tüm ilişkilerin yönetilmesinden ve koordine edilmesinden sorumlu olmak üzere ihdas edilmiş olan büyükelçi düzeyindeki Irak Özel Temsilciliği görevi de bugün lağvedilmiş bulunmaktadır.

Öte yandan son dönemde AKP Hükûmetinin dış siyasetini mezhep temeline dayalı olarak kurguladığı ve açık şekilde Sünni-Şii ayırımı güttüğü yolunda bir algılama da bölgede yaygınlaşmaktadır. Gerçekten de her vesileyle, mezhepçilik yapmadığını iddia etmesine karşın AKP Hükûmetinin, ittifaklarını hep Sünni lider ve siyasi kesimlere yakın durarak kurduğu, bunun yanı sıra muhalefet tarafından özellikle Suriye politikası konusunda kendisine yöneltilen eleştirileri de muhalefete etik olmayan bir şekilde, asılsız ve saçma bir mezhep gailesi atfederek karşılamaya çalıştığı dikkat çekmektedir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye laik bir ülkedir. Bölgedeki ve dünyadaki gücü, demokrasisinden ve laik yapısından kaynaklanmaktadır. Bölge ülkelerinin, halklarının, liderlerinin, siyasi faaliyetlerinin şu ya da bu dine, şu ya da bu mezhebe aidiyet ya da yakınlıkları Türkiye'nin onlara olan yaklaşımını hiçbir surette etkilememelidir. Orta Doğu da homojen bir dinî yapıya ya da mezhepsel bütünlüğe sahip değildir. Bin beş yüz yıldır her dinin, her mezhebin, değişik dinlere mensup çeşitli tarikatların, ayrıca bütün bunlar dışında Zerdüştlük ve Yezidilik gibi inanışların da var olduğu çok renkli, çok kimlikli bir coğrafyadır. Bu coğrafyada tek mezhebe yönelirseniz kendi etki alanınızı kendiniz kısıtlamış olursunuz.

Türkiye, 2003 Irak Savaşı sonrası Irak'ın toprak bütünlüğünün korunmasına, bu laik anlayışıyla şekillenen ve Irak'taki bütün gruplara eşit yakınlıkta duran, tarafsız ve yapıcı siyasetiyle katkıda bulunabilmiştir.

Unutulmamalıdır ki mezhep ayırımı yapan bir dış politika duruşu, Türkiye'nin bölgede en yakınında olan ve çok güvenebileceği bir unsur olan Kuzey Irak ve Suriye Türkmenleri arasında da ayrışmalara yol açabilme potansiyeline sahiptir.

Suriye ve Irak Türkmenleri arasında Sünniler kadar Şiiler de vardır. Türkiye'nin yanlı ve dışlayıcı duruşunun yol açabileceği en acı sonuçlardan biri Şii Türkmenlerin bu duruş sonucu Türkiye'den uzaklaşarak İran'ın güdümüne girmesi olacaktır. Bölge liderliğine oynamak isteyen bir ülke, genel nüfus içindeki oranı çoğunlukta bile olsa bir mezhebin bayraktarlığını yaparak başarılı olamaz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime son verirken dış politikada gelmiş olduğumuz noktanın, sonuçlarına ne yazık ki kısa gelecekte birlikte katlanacağımız ve Türk halkı olarak üst üste yenilenmesinden endişe ettiğimiz güncellemelerle bedelini de ödeyeceğimiz beceriksizliklerin ve hatada ısrarın sonucu olduğuna bir kez daha işaret etmek istiyorum.

Bu vesileyle sizlerle paylaşmak istediğim önemli bir konu var. Dün Dışişleri Komisyonuna Hükûmet tarafından bir anlaşma taslağı sunuldu. Bu anlaşma taslağı, Türkiye Cumhuriyeti ile Sudan arasında askerî iş birliğini öngörüyordu. Hepimiz de biliyoruz ki Sudan, 2003 yılından beri Darfur bölgesinde çok ciddi karışıklıklara, karmaşalara sahip olan ve bu karmaşa ve karışıklıklar da hükûmet tarafından güç kullanılarak, çok ağır bir şekilde katliam yapılarak bastırılan bir ülke, bastırılmaya çalışılan bir ülkedir.

Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesinin arama kararı vardır, tutuklama kararı vardır. Hâl böyle iken ve Darfur bölgesinde nüfusun üçte 1'i, yaklaşık 2 milyon insan yerlerinden edilmiş, yüz binlerce insan ölmüş, bir o kadarı da sakatlanmışken Sudan'la askerî iş birliği anlaşması yapılmasının ne anlama geldiğini biz anlayamadık; sizlerin takdirinize bırakıyorum. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak buna bir muhalefet şerhi getirdik. Bu muhalefet şerhini yarın basınla paylaşacağız. Ancak bir yandan "Suriye'deki katliama, Suriye'deki acılara, Suriye'deki felakete, insan hakları ihlallerine dayanamıyoruz." derken, öte yandan aynı felaketlerin, aynı acıların, aynı baskıların misliyle yaşandığı başka bir ülkeyle askerî iş birliği anlaşması yapmak demek, o ülkedeki bütün bu olumsuzlukların içerisine bir şekilde askerî alanda girmek demektir ki Türkiye'yi bu duruma sokmaya kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum.

Sözlerime burada son verirken, bu konunun Hükûmet tarafından yeniden düşünülmesini ve dün Dışişleri Komisyonundan geçmiş olan tasarının Genel Kurula indirilmemesi konusunda bir karar alınmasını takdirlerinize sunuyorum.

Hepinize teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)