Konu:Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:18
Tarih:23/12/2015


Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

LALE KARABIYIK (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı maddelerinin tümü üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum.

Tasarıda 9 madde var. Bu maddeler Plan ve Bütçe Komisyonunda da incelendi ve buraya geldi. Ancak benim bu konuda asıl söylemek istediğim maddelerin kabulü ya da reddinden ziyade buraya getiriliş şekli. Çünkü biz kamu faydası için çalışıyoruz. Bunun için de bu maddelerin uzatılması konusunda önceki uygulamalarda ne fayda, ne zarar geldi bunları çok net bilmek durumundayız.

Şimdi, birkaç örnek vererek konuma devam etmek istiyorum. 2'nci madde 67'nci maddeyle ilgili ve diyor ki: "Süresi beş yıl daha uzatılacak olan menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları ile mevduat faizleri, repo gelirleri ve katılım bankalarından elde edilen kâr payları 67'nci maddede düzenlenen istisnadan yararlanarak vergilendirme dışı tutulmuştur." Yani bu düzenlemeler gereğince aslında elde edilen gelir stopaja tabi yani beyana tabi değil. Az önce iktidar partisinden hatipler dediler ki: "Vergilendirme olmuyor diye bir şey yok, vergilendirme tabii ki oluyor." Evet, oluyor ama stopajla oluyor, artan oranla olmuyor çünkü buradaki vergi nihai vergidir yabancılar için. Yüzde 32'ye kadar çıkabilecekken burada yüzde 10'da kalıyor. Tabii bu da olabilir, bu madde uzatılabilir. Ancak, Sayın Bakanın konuşmasından bir ifadeye de burada aynı zamanda değinmek istiyorum. Burada acaba attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değiyor mu? Yani bir fayda maliyet analizi yapmaya gerçekten ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum. Yani bu uygulamayla biz ne kadar sermaye çekebildik, bu uygulamayla ne kadar vergi gelirinden mahrum kaldık, bunu net olarak aslında görmemiz önemli. Tabii, vergilendirmede daima hasılata da bakılmaz, hakkaniyete bakılır, adalete bakılır, bunun da altını çizmekte yarar var.

Evet, diğer taraftan, 67'nci maddenin uzatılmasıyla ilgili olarak tasarıda gerekçe olarak şöyle bir ifade var: "Yabancı sermayeyi çekmek için cazibeyi azaltmayalım. FED (Amerikan Merkez Bankası) sıkılaştırma politikasına gitti, artık küresel sermaye daha az salınacak dünyada ve bütün ülkeler kendisine çekmeye çalışacak. Biz cazibemizi artıralım." Şimdi, olabilir, bu da bir sebep olabilir, buna göre uzatılabilir veya uzatılmaz ama işte, biz burada, özellikle 5018 sayılı Kanun'un diliyle, düzenleyici etki analizine ihtiyaç duyuyoruz. Biz ne tasarıda ne Bütçe Komisyonunda ne de sorularımızda buna yanıt alamadık. Bakın, oysa 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 14'üncü ve 18'inci maddelerinin (c) bendinde vergi muafiyeti istisnası ve indirimleri ile benzeri uygulamalar nedeniyle vazgeçilen kamu gelirleri cetvelinin bütçeye eklenileceği ifade edilmiş ama biz maalesef bunu göremedik.

Şimdi konuya başka bir açıdan bakıyorum. Bizim, yabancı sermayeyi çağırmak için, cazibeyi artırmak için yapacağımız şey sadece vergi kolaylığı sağlamak mı? Yani, bizim her şeyimiz tamam da, cazibe yeteri kadar sağlanıyor da bir tek bu mu eksik? Şimdi bu açıdan değerlendirelim.

Bazı gerçekleri görmek zorundayız. Evet, önümüzdeki dönemde, sayın vekiller, 200 milyar dolar gibi bir yabancı sermayeye, daha doğrusu bir dış finansmana ihtiyaç var. Ancak, bu uygulama iki buçuk yıldır zaten vardı, daha öncesinden de vardı ama şu iki buçuk yıllık uygulamanın sonucuna bir bakalım. Bakın, iki buçuk yılda net sermaye girişi olmadı, net 10 milyar dolarlık sermaye çıkışı oldu. E, bu uygulama var mıydı? Vardı. Buna rağmen böyle bir çıkış oldu. Cevabımız şu olabilir: Daha kötüsü olmasın. Peki, daha kötüsü olmaması için bazı gerçeklerimizi de görmeye ihtiyacımız var.

Bakın, ekonomide istikrarın olmadığı veriler ortada, risk priminin yüksek olduğu veriler ortada. Şimdi, biz, şirketlere vergi silahı göstererek 6 sıra birden yatırım yapılabilirlik endeksinde aşağıya düştüğümüzde hangi cazibeden söz ediyoruz acaba?

Peki, dünyanın bize bakış açısına bir bakalım: G20, Merkez Bankasının bağımsız olmadığını eleştiriyor, yoksulluğumuzu eleştiriyor, gelir dağılımındaki adaletsizliğimizi eleştiriyor ve bütün dünya bunları izliyor. Bir de dış politikamıza bakalım. Dış politikada geldiğimiz nokta ortada. Peki, biz acaba hangi cazibeyi artırmaktan söz ediyoruz? Bunları da çok iyi düşünmemiz gerekiyor.

İşte, bu nedenle yatırım iklimi üzerinde duruyoruz ve kısa vadeli sermaye çağırmaya dayalı değil, reformlarla ve eylem planlarıyla uzun vadeli sermayeyi çağıracak bir sisteme ihtiyaç olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.

Bir taraftan cari açık sorunumuz var. Evet, doğrudur ama cari açıkta zaten nereden gelirse gelsin yamamaya çalışıyoruz. Sürekli, doğrudan yabancı sermaye gelmezse dolaylı yabancı sermaye, olmadı rezervler, o da olmadı mı, o zaman, kaynağı belli olmayan, dışarıdan gelen paralar. İşte, buna bel bağlıyoruz. Oysa biz yabancı sermayeye bağımlılığımızı azaltacak reformları artık ortaya koymalıyız.

Değerli vekiller, özelleştirmede de böyle gidiyoruz yani biz hesapsız gidiyoruz, aslında bir değerlendirme yapmıyoruz. Bakın, 59 milyar dolarlık bir özelleştirme söz konusu ve 52 milyar dolarlık kısmı AKP iktidarları zamanında yapılmış. Bunları değerlendiriyor muyuz? Aslında, özelleştirme, kaynak bulmak için bir amaç değildir, etkinliği ve verimliliği artırmak için bir araç olarak kullanılmalıdır. Peki, bu özelleştirmelerden elde edilen gelirler nereye harcandı? Peki, bu özelleştirmeler gerçekten yerinde özelleştirmeler miydi, etkinliği, verimliliği artırdı mı, maliyetleri düşürdü mü? Yoksa geleceğe dair kâr projeksiyonları yapmadığımız için, hatta -kamuya ait çok önemli stratejik birtakım özelleştirmelerde- oradaki payımızı da vererek, kontrolden kontrol dışına bırakmaya razı olarak yaptığımız özelleştirmelerle acaba bunları "Ben yiyemedim, sen ye." şeklinde tepside mi sunduk? Bunların değerlendirilmesi dahi olmadı.

Şimdi geliyorum, tasarının başka bir maddesinde SGK tarafından bağlanan gelir ve aylıkların artırılmasına yönelik düzenlemeye.

Değerli vekiller, 5510 sayılı Kanun'la getirilen gelir ve aylıkların hesaplanması ve artırılmasına yönelik 29'uncu ve 55'inci maddeler gereği, zaten kaçınılmaz olarak bu müdahale gerekliydi. Peki, müdahale olmasa ne olurdu? Zorunluydu demek istiyorum. Çünkü bu müdahalelerle aslında bir şey bahşedilmiyor. Eğer yapılmasaydı aşağıya düşecekti, yapılmasıyla mevcut durum korunmaya çalışılıyor ama üzerine getirilen ilave bir iyileşme söz konusu değildir. Biz "2 maaş ikramiye." dedik. Biz gıda enflasyonu oranında maaş artışlarından bahsettik. Çünkü artık Ayşe teyzenin ocağı kurudu. Bunları söyledik ve ilk defa da biz bunu akıllara getirdik.

Evet, bir başka noktaya sürem kaldığı kadar değineceğim. Bakın, Amerika Merkez Bankası (FED) sıkılaştırma politikasına geçti ve ufak ufak faiz artırmaya başladı. Bizim Merkez Bankamız ne yaptı? Dedi ki: "Önce bir FED davransın bakalım, biz arkadan duruma göre müdahale ederiz." Sonra ne yaptı? FED faizi artırınca Merkez Bankası gitti, içeride doların faizini artırdı, munzam karşılığın faizini artırdı. Peki, hani sadeleştirme ya da normalleşme?

Bakın, değerli vekiller, şu anda Merkez Bankasının faiz tabanı 7,25; politika faizi 7,50. Buradaki tavan 10,75 ve günlük 90 milyon liraya bankaların ihtiyacı var. Bunun 60 milyonluk kısmını haftalık yani politika faizi üzerinden, 7,50'den fonluyorlar, geri kalan kısmı ise 10.75'ten, ortalama da 8,85. Yani, gerçekten 8,85'lik bir oran 7,50 gibi gözüküyor. Peki, bunun sonrasında ne olabilir? Evet, ne olur? İnişli çıkışlı giden bir ekonomiye devam ederiz, şirketlere zarar, ekonomiye yük ve artan cari açığın finansman riski olur. Lütfen, artık şapkamızı önümüze koyalım ve gerçekleri görelim. Siyaseten konuşarak değil, kamu yararı açısından elimizi vicdanımıza götürerek konuşalım.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)