Konu:2016 Yılı Merkezi Yönetim Geçici Bütçe Kanunu Tasarısı Münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:15
Tarih:16/12/2015


2016 Yılı Merkezi Yönetim Geçici Bütçe Kanunu Tasarısı münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçici bütçe üzerine şahsım adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Sayın Başkan, bildiğiniz üzere, bütçeler iktidarların en temel politik ve ideolojik belgeleridir. İktidarların siyasi önceliklerinin ne olduğu bütçelerinde yer alır ve eğer ki gerçek bir bütçe, normal bir bütçe yapmaya imkân yoksa, 5018 sayılı Kanun'un 19'uncu maddesindeki zorunlu hâller gerçekleşirse bir geçici bütçe yapmak gerekmektedir. Bu bütçe de bir geçici bütçedir.

Bu geçici bütçeyi incelerken, birincisi, bu zorunlu hâllere nasıl geldik, nedir bu zorunlu hâller ve vatandaşın vergisini harcamak isteyen siyasal partinin öz geçmişine yakın tarihle birlikte bakmakta fayda var.

Değerli arkadaşlar, yıl 2002 yılıydı ve yeni kurulmuş bir siyasi iktidar eski gömleğini çıkararak, eski bir siyasal kültür, yeni bir parti gibi seçimlere geldi ve "üç Y" diyerek, yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele iddiasıyla, o dönem ekonomik krizlerden ve kendinden önceki yirmi yıllık hükûmetlerin bazı ekonomik kararlarından bıkmış, usanmış yoksul halk kitlesine umut olarak kendini gösterdi. Gelen iktidar partisi ne yapacağını biliyordu, iki temel ajandası vardı. Birincisi, laik cumhuriyetle hesaplaşmak istedi; ikincisi de kamu kaynakları üzerinden kendi yandaşlarına, kendi yakınlarına kaynak aktarma üzerine iki temel önceliği vardı. Ve bir ittifak kuruldu. Bu ittifakın bir bileşeni o dönem, Avrupa Birliği, ABD, NATO ekseninde dış destek ve onların Türkiye'deki sözcüleri olarak liberaller; diğeri, ayrılıkçı Kürt siyasal hareketi, Kürt siyasal hareketinin bir kısmı ve Fethullah Gülen Cemaati'yle bir dörtlü koalisyon kuruldu. Ve ilk olarak, o dönem NATO'ya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin askerî hegemonyasına kısmen soğuk olan subaylar tarafından yürütülen, millî orduyla bir hesaplaşma içine girildi. Ve asrın iftiraları başladı değerli arkadaşlar: Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Askerî Casusluk davaları üzerinden dönemin aydınlarına, gazetecilerine, bilim adamlarına, bilim insanlarına yönelik bir iftira kampanyası başlatıldı. İlhan Selçuk ve Türkan Saylan çektikleri ızdıraptan hayatlarını kaybettiler. Yarbay Ali Tatar kendini vurdu ve "Ergenekon'un kasası" denilen Kuddusi Okkır gömülürken cebinde 5 kuruş bile para yoktu. O dönem makamında görevini yerine getirmeye çalışan Sayın İlhan Cihaner kameralar karşısında, kameraların önünde tutuklandı. Hapiste ömrü geçen Tuncay Özkan'ın bugün karaciğeri hâlâ çalışmamaktadır, karaciğerinin sadece dörtte 1'i kalmıştır. Mustafa Balbay çocuğunu görmeden büyüttü ve millî ordunun subayları, akademisyenler, gazeteciler, Türkiye'nin en kriminal tipleri üzerinden gizli tanık olarak, sahte deliller üzerinden bu insanların hayatları karartıldı. Danıştay cinayetleri, Muhsin Yazıcoğlu cinayeti, Rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink cinayeti, Malatya katliamı, bu ülkenin bütün karanlık cinayetleri bu yurtseverlerin üzerine atılmak istendi. Neredeyse "Roma'yı da onlar yaktı." diyeceklerdi.

Ve o dönem bir savcı vardı, Zekeriya Öz, dokunduğunu içeriye alıyordu ve ona zırhlı aracı da dönemin Başbakanı verdi ki dönemin Başbakanı "Ben bu davaların savcısıyım." demişti. Ve o dönem Silivri'de yurtseverler ve yurtseverlerin kalesi olan Cumhuriyet Halk Partililer, TOMA'lara, biber gazlarına, coplarla taciz edilmelerine, acı çektirilmelerine rağmen yurtseverce Silivri davalarında haksızlıkların üzerine gittiler. (CHP sıralarından alkışlar) Ve Silivri davaları sonuçlanmaya başlandı. Bütün ordumuz tutuklanmış gibi, memleket işgal altında gibi ve müebbet hapis cezaları verilirken bugün "kumpas" diye yandım yandım gezenler, "müebbet kuşları" diye, insanların hayatı karartılırken dalga geçiyorlardı. Bu üzücü, bu acı verici, bu hicap duyurucu durum karşısında "müebbet kuşları" demişlerdi.

Ve devlet yönetimi, değerli arkadaşlar, Maliyesi, Hazinesi, Planlaması Fethullah Gülen Cemaati'ne emanet edildi. Devleti sekretarya olarak AKP adına Fethullah Gülen Cemaati yönetti. Görevlendirilmiş mahkemelerdeki hâkimler ve savcılar insanların hayatlarını kararttılar ve 12 Eylül 2010 referandumunda bütün uyarılarımıza rağmen, bütün ikazlarımıza rağmen "Mezardaki ölülere bile oy kullandırın." diyerek bu Türkiye'nin yargısı bu cemaate ve AKP'ye teslim edildi. Ve bu sırada kamu malları bir cihat ganimeti gibi yağmalanmaya devam etti. Türkiye Cumhuriyeti'nin millî serveti, AKP'ye yakın iş adamlarıyla, haksızlıklarla, haksız ihalelerle, rekabetçi olmayan ihalelerle, teşviklerle, kredilerle, imar rantlarıyla, izinlerle ve ruhsatlarla el değiştirmeye başladı. Özelleştirme olarak yağmalanan millî servetimizin en stratejik sektörleri bankalar, TELEKOM, TEKEL, limanlarımız yabancıların eline geçti değerli arkadaşlar.

HASAN BASRİ KURT (Samsun) - Bankaların hepsi batıktı, batık biz aldığımızda.

AYKUT ERDOĞDU (Devamla) - Ve borçlanmayla, millet gırtlağına kadar borçlandırılmış bir şekilde Türkiye ekonomisi getirildi.

Ve kutsal ittifak bozulmaya başladı. Artık bilemiyoruz, ne istediler de vermediler? İlk MİT krizi ortaya çıktı, MİT krizinin hemen sonrasında da 17-25 Aralıkta bakan evlatlarının, yetim hakkını, vatan evlatlarının parasını nasıl yağmalandığını -ayakkabı kutularında ve çelik kasada- bizler, bütün halkımız ve bütün dünya gördü değerli arkadaşlar.

Baskı, yolsuzluk, ayrımcılık, güç sarhoşluğu bir dünya liderliği fenomeni başlattı. Bölgesini dizayn etmek isteyen Arap Baharı'ndan sonra ve bölgesindeki bütün acılara da bir yerde körük vererek, bu ateşe, yangına körük vererek insanların acı çekmesi başladı. Ayrışmada ilk liberaller koptu, süreç buzdolabına kaldırıldı, masa devrildi ve cemaatle büyük bir savaş başladı. Bu savaşın sonucunda, yapılan bütün günahlar, işlenen bütün suçlar bir el yıkamayla cemaatin üzerine bırakıldı.

Ve on üç yıllık bu iktidarın 7 Haziranda yüzde 40 oyla tek başına iktidarı son buldu. İşlenen suçların hesabını verme korkusuyla Türkiye'de büyük bir savaş ve çatışma ortamı başlatıldı. IŞİD ve PKK üzerinden ülke kan gölüne döndürüldü. Bine yakın insan; asker, polis, çocuk, 70 yaşında ekmek almaya giden amca can verdi bu süreçte ve Ankara'da ve Suruç'ta Türkiye'nin en aydın genç çocukları, küçücük çocuklar IŞİD canilerinin bombalarıyla paramparça edildiler ve bunun üzerine millet "beyaz Toroslar" üzerinden tehdit edildi değerli arkadaşlar.

Ve dünyanın en haksız, en kötü rekabetinin olduğu, medyanın baskı altına alındığı, gazetelerin kapatıldığı, gazetecilerin dövüldüğü, muhalefete yer vermemesinin sağlandığı, anayasal olarak tarafsız olmaya yemin etmiş Cumhurbaşkanının bizatihi sahaya inerek sınırsız bütçesini ve gücünü taraflı olarak bir partinin lehine kullandığı, devlet imkânlarının havuç ve sopa olarak, tehdit ve ödül olarak kullanıldığı, valilerin il başkanı, kaymakamların ilçe başkanı olduğu bir haksız dönemde, haksız rekabette ne yazık ki bu millî irade gasbedildi arkadaşlar. Bu seçim haklı bir seçim değildi, bizler adaletsizliğe uğradık, bu millî irade bizim eşit rekabetimizde size gelmedi...

HASAN BASRİ KURT (Samsun) - 7 Haziranda öyle demiyordunuz. 7 Haziranda bunu söylemiyordunuz, milletin iradesi diyordunuz.

AYKUT ERDOĞDU (Devamla) - ...korkutulmuş, ürkütülmüş seçmen, kendilerinin de ifade ettiği gibi, mecburiyetten bu iktidara oy verdi.

Bugün geldiğimiz durumda, seçim sonrasında, değerli arkadaşlar, stratejik dengesizlik dış politikada hayatımızı tehdit etmektedir. Rus uçağının neden düşürüldüğünü hâlâ bilmiyoruz. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Sınırlarımız ihlal edilmiş. Bu ülkenin sınırları yol geçen hanına çevrildi, bu ülkenin hava sınırlarında İsrail uçaklarının düşen depolarını hepimiz gördük, Amerikan uçakları semalarımızda gezmektedir. (CHP sıralarından alkışlar) Şimdi, Rus uçağı on yedi saniye ihlal etmiş. Sınırımız kutsaldır.

Biz Kuvayımilliye'den gelen insanlarız, biz savaştan kimlerin kaçtığını bilen insanlarız. (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Eğer bu memleketin başı belaya girerse, bu memleket savunmasında biz kendimize güveniyoruz, kurumsal tecrübemiz vardır.

Musul'a girdiniz ateş almaya, niye girdiniz? Nedir derdiniz? Musul'a girip niye çekildiniz? Bu ülkenin millî gururunu... O Türkmenlere umut verip geri çekilmeye ne hakkınız var? Dünyada yapayalnız bir Hükûmet çıktı karşımıza ve 1 Kasım sonrasında memleketimizde hüzün verici bir iç savaş görüntüsü var. Bu ülkenin sokaklarında ağır silahlar, tanklar kendi halkının üzerine gitmektedir. Asker, polis, çocuk, yaşlı öldürülmektedir bu ülkede değerli arkadaşlar. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Bu hazin tablo karşısında biz şunu söylüyoruz...

OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Kuvayımilliye'yi sen kendi milletvekiline anlat be! Kuvayımilliye'yi kendi vekiline anlat bir!

AYKUT ERDOĞDU (Devamla) - Biz halkların kardeşliğine inanıyoruz. Bütün faşist ve gerici baskılara şunu söylüyoruz...

OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Önce kendi vekilline Kuvayımilliye'yi bir anlat.

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, lütfen hatibi dinleyelim.

AYKUT ERDOĞDU (Devamla) - Mecbur olmadıkça savaş bir cinayettir. (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar; HDP sıralarından alkışlar) Ve şunu söylüyoruz: Bütün faşist ve gerici baskılarınıza rağmen laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler)