Konu:(10/2, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18) No.lu Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergelerin Ön Görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:1
Birleşim:12
Tarih:09/12/2015


(10/2, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18) No.lu Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergelerin Ön Görüşmeleri münasebetiyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA RUHİ ERSOY (Osmaniye) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlamadan önce yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Aile kurumunun tartışıldığı bir Mecliste araştırma grubunun olması memnuniyet vericidir. Öncelikle bunu ifade ederek sözlere başlamak istiyorum. Fakat -Hükûmet adına konuşan Sayın Bakan da olsun diğer sözcüler de olsun- temel anlamda bu komisyonun vazifesinin, sadece bir kurumun, kadından veyahut da bireyden oluştuğu üzerine sınırlı kalmaması gerektiğini, aile kavramının birey, anne baba, ebeveyn ve sosyal çevreyle beraber bir bütün olarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Bizlerde, bu toplumu var eden Türk kültürünün müktesebatında "Aile toplumun yapı taşıdır." diye tanımlanır ve Türk Anayasası'nın ilgili maddesinde de güvence altına alınır ve değerler aktarımı başta olmak üzere, kişilik, şahsiyet ve topluma sağlıklı bireylerin yetiştirilmesinde de huzurlu ve sağlıklı bir ailenin... O ev, o ocak, o müessese huzurlu bir şekilde devam ediyorsa milletin bekasının da devletin bekasının da sağlıklı olacağına inanılır.

Dolayısıyla, ailenin, birlikte yaşama bilincini oluşturması, toplumun fertlerinin bir arada yaşama kültürünü benimsemesi için öncelikle değerler eğitimiyle bu işe başladığını görüyoruz. Bugünkü duruma geldiğimizde, ülkemizdeki temel sorun: Türk modernleşmesi sürecinin hızlı aşamasıyla meydana gelen kentleşme, hemen akabinde teknolojik gelişmelerle beraber sıkıştırılmış sosyal yapılarla sindirilemeyen hadiselerden kaynaklı oluşan varoşlar, gettolar, ciddi anlamda kültürel kırılmalar ve kültürel kırılmaların bir parçası olan ailelerin hayata tutunmalarıyla ilgili oluşturdukları birtakım sorunlar yumağını beraberinde getirmiştir. Bu, Türkiye'nin genel bir sorunu olmakla beraber, özelinde bu sorunu çözmekle mükellef olan iradelerin de soruna bir bütün hâlinde yaklaşamamasıyla beraber sorunlar yumağı artarak devam etmiştir.

Bu konuda, geleneğimizi hiçe sayan, komşuluk ilişkilerinin düşünülmediği, geleneksel çocuk oyunlarına imkân tanımayan, iki salıncak, bir kaydırak parkı bulunan toplu konut projelerinden tutun, dede ile torunun bir arada değerler aktarımını ifade edebileceği sosyal mekânların icra edilememesine kadar bu problem yumağını bütün hâlinde düşünebiliriz. Bu konu, sadece Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde çözüm üretilebilecek bir problem değildir. Bu problemi genel bir devlet politikası hâline getirmek ve alınacak tedbirlere disiplinler arası bakmak durumundayız.

Günümüz toplumsal sorunlarının başında şiddet oranlarının artışı ve suça bulaşmış veya madde bağımlısı olmuş çocuklarımız gelmektedir. Bunun sebepleri deminki bahsetmiş olduğumuz unsurlardır. Nedenlerine baktığımızda, parçalanmış aile temel çıkış noktasını oluşturuyor. Bunun yanında, televizyon karşısında saatlerini geçiren ebeveynlerin çocuklardan ayrı, aynı konut içerisinde farklı odalarda, farklı televizyon veyahut da İnternet ve telefon ekranlarıyla meşgul olduğu, ailenin kendi içerisinde bile iletişimini kuramadığı bir çağda yaşıyoruz. İnanıyorum ki bu Parlamentodaki milletin aziz temsilcilerinin tamamı kendi evinin içerisinde bile bu sorunları yaşıyor ve kendi çocuklarının teknoloji bağımlılığından rahatsızlık duyuyor. Ama, bu çocuklarımızın geleneksel bağlamla tanışabilmelerinin bir parçası olarak okul öncesi eğitimden örgün eğitime kadar yapılan projelere sadece teknolojik destek vermeyi, modern teknolojinin nimetleriyle insanları tanıştırmayı sorunların çözümü olarak gören sınırlı bir anlayış bu sorunların daha da büyümesine neden oluyor.

"Enformatik Cehalet" kitabının yazarı Sayın Millî Eğitim Bakanımızın kitaplarını biz çok önceki yıllarda okuduk. Bunlardan hareketle, enformatik cehaletin âdeta temsilcisi mahiyetinde olan FATİH Projesi'nin uygulanmasında dijital teknolojiyle gençleri tanıştırmayı bir yönüyle desteklerken, adına "FATİH" denilen bu projenin içerisinde Fatih'in ruhunu veren geleneksel bağlamın olmaması kendi içerisinde büyük bir çelişkiydi ve eksikti.

Bugünkü istatistiklere baktığımızda, bu iletişimsizlik ve bağlamdan kopukluktan kaynaklı, Türk ailesinin en büyük sorunlarından bir tanesinin boşanma olduğunu görüyoruz. Şüphesiz boşanma tek başına olumsuzluk ifade ederken bazen kadının mutsuzluğunun ilacı da olabilir, buna da saygımız var. Ama genel anlamda kurumu muhafaza etmek adına boşanma kavramının indirgenebilmesi için kadının üzerindeki yükü artırmadan sorunlara çözüm üretilmesi gerekiyor ama TÜİK verilerine baktığımızda durumun hiç de iç açıcı olmadığını görüyoruz.

Sayın milletvekilleri, Sayın Başkan, bizi izleyen aziz vatandaşlar; TÜİK verilerine göre 2005 yılında 95.895 olan boşanma ve 641.241 olan evlenme sayısı... Boşanma sayısı 130.913'e yükselmiş maalesef, evlenen çiftlerin sayısı ise yaklaşık 599.704'lere -kendi içerisinde çok bariz oranda- iniyor. Şimdi, yalnız yaşamayı, kendi olmayı teşvik eden bir yaşam tarzı elbette bu modernitenin, şehirleşmenin doğal sonucu olabilir, insanların özel hayatı, nasibi, kısmeti onları o şekilde de yalnız yaşamaya itebilir ama yalnız yaşamayı bir yaşam tarzı olarak dayatan medya yapımlarından -havuz medyası dâhil- oluşmuş kadın kuşağı programlarına kadar devam eden bir bütün hâlindeki dijital kültürün hayatımızın her alanını etkilediğini görmek temel problemi çözmek adına çıkış noktalarımızdan bir tanesi olmalıdır.

Yine TÜİK verilerinde yaşam memnuniyeti araştırmasının sonucunda kadınlarımızın mutlu olmadığı görülmüştür. Kadın istismarı ve kadın cinayetleri artmakta, kadının toplumu oluşturmadaki değeri bir şekliyle görülmez bir hâl almaktadır.

Son on yıl içerisinde, yine, 7.122 kadın çeşitli nedenlerle katledilmiş, 5 bine yakın kadın da ne acıdır ki tecavüze uğramış. 2008'den bu yana kadın cinayetleri yüzde 1.400 çoğalmıştır değerli arkadaşlar. Bu olumsuz istatistikleri çoğaltmak mümkün ama bunları ifade ederek can sıkmak istemiyoruz. Ama canımız sıkılmalı, moralimiz bozulmalı ve bu can sıkıntısı, moral bozukluğu bir kaygıyla çözüm üretme noktasında bizi bir arada hareket etmeye doğru itmelidir.

İnsanların hukuk sistemine güvenleri azalmakta, toplumsal adalet duygusu zedelenmektedir. Bu, kadının âdeta kapitalist sistemin bir parçası, sömürü unsurunun bir parçası olma durumundan kurtulamama meselesidir. Neoliberal politikalar da şiddetle bunu desteklemektedir. Her sözlerinin başında, değişimi sağlıklı yönetmek, değişimi yönetmek için dinamik bir kadroyla işbaşına gelen, muhafazakar demokrat olduğunu söyleyenler, son zamanlarda yönetememe sorunlarından sadece ve sadece siyasi iktidarı ele geçirmeyle kurtulduğunu zannederlerse yanılırlar.

Türkiye'deki yönetilememe sorunu siyasal iradedeki çoğunlukçuluk değil, çoğulculukla beraber toplumdaki çeşitliliği, insani anlamdaki varoluşu yönetebilecek bir zihniyetle konuya yaklaşmaktadır. Hâlâ kadını nesneleştiren ve kadın üzerinden siyasal söylem geliştiren, kadın üzerinden ekonomik tarif yapan bir dil kapitalist bir dildir, bu dil hatalı bir dildir. Bu dili insan odaklı bir dile dönüştürmek ve kadını nesne olmaktan özne olmaya dönüştürmek "analık" kavramının da bu vesileyle hakkının iadesi için gereklidir.

Elbette ki tüm bu sorunların temelinde ne var diye baktığımızda, bu sorunların temelinde bakış açısı ve zihniyet var. Bu bakış açısı ve zihniyetin arka planında ise "muhafazakârlık" kavramını sağlıklı bir şekilde algılayamayan, algıladığını zannedenlerin de uyguladıkları neoliberal politikalarla, çelişkiler yumağıyla toplumu gerdikleri ve istismar alanından öteye gidemediklerini gören bir zihniyet var.

Şimdi, "muhafazakârlık" dediğimiz kavrama baktığımızda "Neyi muhafaza ediyoruz?" sorusuyla yola çıkıyoruz. Elbette ki değerlerimizi kadim kültürümüzden alarak, Anadolu'da Türk-İslam medeniyetinin mayaladığı değerleri muhafaza ederek, onun kökü mazide ati olabilmesi için yol almayı... Ama aynı zamanda da şu sorumluluğumuz var: Hep hazırı tüketiyoruz; hem tarihte hazırı tüketiyoruz hem cumhuriyetin kaynaklarını tüketmekte hazırdakileri tüketiyoruz. Oysa yarınlarda muhafaza edebileceğimiz değerler üretebiliyor muyuz? "Yarınlarda muhafaza edilebilecek şu değeri on dört yıla yaklaşan iktidarımızda ürettik ve bu bir klasik oldu." diyebiliyor muyuz? Biz bunları ifade ederken çocuklarımız acaba sunduğumuz teknolojik imkânlar ve maddi konforlarla yalnızlaşan ve bireyselleşen o mekânlarda yeniden Yahya Kemal okuyarak "kökü mazide ati"nin ne demek olduğunu bilebiliyorlar mı? Muhafazakârlığın sembolü, Türk edebiyatındaki estetik duruşun ismi Ahmet Hamdi Tanpınar'ı kaç çocuğumuza okutabiliyoruz? Öte yandan, baktığımızda, muhafazakârlığın âdeta romanını yazan Peyami Safa'nın "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu"nun sözde kızları biz insanları, "Fatih-Harbiye"sini kaç çocuğumuza okutabiliyoruz? "Fatih-Harbiye" demişken, orada üstat, Fatih'i muhafazakârlıkla, Harbiye'yi Batı ve moderniteyle muhakeme eder ve tercihini kahramanına nihayetinde Harbiye olarak değil, Fatih olarak tercih ettirebilir. Şimdi, bizler siyaseten söylemlerimizde Fatihçi oluyoruz, eylemlerimize geldiğimizde Harbiyeci oluyoruz. Bu Harbiyeciliğin sonu bir adım sonra Sodom ve Gomora yapmasın bizi değerli milletvekilleri.

Neden? Neden biliyor musunuz, bu uygulamaların neticesinde, siz, mahallenin namus bekçisi ve hafıza mekânı kabul edilen bakkallarımıza, "Bakkallar birleşsinler de süpermarketler açsınlar." derseniz ve onun sosyal fonksiyonunu idrak edemez, AVM'lerin rantıyla hayatı değiştirecek rant gözüyle meselelere bakarsanız Türk kültüründe yuva olarak bilinen ev kurumunu da konuta indirger, bir rezidans inşa edip üzerinde bireye dayalı bir hayat standardını sunarsınız. "Ne alakası var bunun kadınla, aileyle? diyeceksiniz.

Değerli milletvekilleri, aziz vatandaşlarımız; Çok alakası var çünkü "Çalışmadan, yorulmadan kolay yaşamayı itiyat hâline getiren topluluklar önce benliklerini, haysiyetlerini, daha sonra da kimliklerini, yurtlarını kaybeder." diyor Büyük Atatürk. Bugün çocuklarımıza adanmış insan hikâyeleri sunabiliyor muyuz, kendinden geçmiş, serdengeçti modeller gösterebiliyor muyuz yoksa kısa yoldan köşe dönmece, para, inşaat, mülk edinmenin ötesinde değerleri verebiliyor muyuz? Veremiyoruz. Neden veremiyoruz? Okumayla yüzleştiremiyoruz, sadece izleme ve dijital kültüre mahkûm bırakıyoruz. Çocukları avutmak için karşılarına bıraktığımız ekranlar âdeta çocukların kültürel şizofrenik bir hâl almasına neden olan yapıtlarla karşımıza çıkıyor. Dedesiyle, ninesiyle beraber yaşama kültürünü ifade edebilecek yatay mimari konusunda neredesiniz? TOKİ'yle insanların konut edinme ihtiyaçlarını istismar alanına çevirerek o geleneksel bağlamından koparttığınız gecekondudaki insanlar oralarda mutlu bir şekilde yaşayabiliyor mu? Mutluluk istatistiklerinin, oralardan, o konutlara dönüştüğündeki hâlini görebiliyor musunuz? Elbette biz insanımızın mutlu olmasını, kaloriferli dairelerde oturmasını istiyoruz ama orayı insan odaklı dizayn edebiliyor musunuz yoksa rant odaklı mı yaklaşabiliyorsunuz? Cevap verilmesi gereken temel sorulardan bir tanesi budur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sıklıkla bahsettiğimiz gibi, siyasi iktidarın her projesi ve programı Türk aile yapısını gözeten, geleneği koruyan, sosyokültürel değişim karşısında kültürel kodlarımızdan beslenen bir vizyonla ortaya çıkmalıdır ama maalesef bunun çıkamadığı, bunun çıkamamasının sebeplerinde de bu yönetim anlayışının sadece meselelere nesne gözüyle, rant gözüyle, günübirlik değerlendirmelerle baktığını görüyoruz. Bu konuda 2011 yılında yayımlanan 633 sayılı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'yle ailenin bütünlüğünün korunması, aile yapısının ve değerlerinin korunmasıyla ilgili görevler Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına verildi. Ancak, aradan geçen dört yıla rağmen bunu sağlayıcı, boşanma nedenlerini ortadan kaldırıcı ciddi bir çalışma yapılmış değildir. Hükûmetinizce bu hususta "Evlilik Öncesi Eğitim Programı" adı altında yapılan seminerlerse amacından çok uzak bir hâle gelmiştir.

Biz, buradan, vatandaşa yapılan sosyal yardımların gerçekten hak edenlere gitmesini ve samimiyetle ihtiyacı olanlara ulaşmasını desteklediğimizi ifade ediyoruz. Ama Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde kurulan diğer kurumlar gözükmezken iktidar partisi milletvekillerimiz dâhil şunu sormak istiyorum burada: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının toplumsal algısı nedir? Sadece fonlardan yardım verenlerin seçim dönemlerinde "Bize oy vermezseniz yardımlarınız kesilir ha." tehditlerinin yapıldığı bakanlık olmanın ötesinde, çocuk esirgeme kurumlarından, terk edilmiş çocuklara kadar kurumunun devasa altyapısıyla ilgili farkındalık oluşturamamasından dolayı üzüldüğümüzü ifade etmek istiyorum.

Sözümüzü toparlayacak olursak, muhafazakârlığın sadece "muhafaza"sını çok iyi idrak etme, "kâr" kısmını ise muhafaza edilen değerlerle millete verilebilecek değer üreten kârlar olarak düşünmesini arz ediyoruz. Sadece "kâr"ı rant ve şahsi paylaşımlar olarak değerlendiren bir anlayışı burada şiddetle kınıyoruz.

Bu vesileyle, anaların, babaların, kardeşlerin, büyükbabaların, ninelerin bir arada kendi değerleriyle yaşayabilecekleri bir şehir mimarisini, gündelik yaşam içerisinde dedenin torununa değerlerini aktarabileceği kent parklarının inşa edilmesini ve bu konuda değer aktarımıyla ilgili medya yapımlarının ciddiyetle takip edilmesi gerekliliğini tekrar vurguluyorum.

Bugün, huzuru ve güvenliği sağlamak adına evinden, ocağından, yuvasından, yavrusundan ayrılarak görevini yapmak üzere Diyarbakır'da bir bomba ihbarını değerlendirmek adına, görevini yapma aşamasındayken, henüz daha görevini ifa edemeden uzaktan bir suikast silahıyla şehit edilen Haydar Çetin kardeşimizi rahmetle anıyor, tüm şehit analarımızı, şehit evlatlarımızı, şehit ailelerimizi büyük Türk milletinin bağrına bastığının ve basacağının inancını ifade ediyor, huzurunuzdan saygıyla ayrılıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)