Konu:Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair
Yasama Yılı:5
Birleşim:87
Tarih:31/03/2015


Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ MHP GRUBU ADINA MUSTAFA ERDEM (Ankara) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

654 sıra sayılı Kanun Tasarısı'nın 1'inci maddesi üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün, belki de Meclis, tarihinin en hızlı üniversite kurma gününü yaşıyor. Resmî, özel veya vakıf üniversiteleri bugün sizlerin katkılarıyla ülkemizin hizmetine sunuluyor. Şu anda da 654 sıra sayılı Yasa Tasarısı'nın 1'inci maddesine göre birilerine göre devlet, birilerine göre de bir vakıf üniversitesi daha kuruyoruz. Yani, bu, öyle bir üniversite ki TÜRGEV'in havuz dışındaki bir uygulaması olarak da dikkatlerinize sunulabilir. Orada iş adamları bir şekilde paralarını buraya topluyor veya müteahhitlerden birtakım haraçlar alınarak TÜRGEV oluşturuluyor ve buna istinaden bir havuz meydana gelip bir üniversite kuruluyordu. Şimdi de devlet imkânlarından, sağdan soldan toplanan paralarla vakıf üniversitesi niteliğinde yeni bir devlet üniversitesi daha açılıyor.

Şimdi, bu üniversitenin nasıl açıldığı önemlidir; işlevi, adı, misyonu, fonksiyonu elbette önemlidir ama bunları söylemeden önce ülkemizin üniversite gerçeğini görmek, üniversitelerimizin uluslararası alanda başarısını test etmek, orada yetişen yavrularımızın istikbalini garanti etmek veya onlar hakkında birtakım fikirler imal etmek, herhâlde, bu milletin mensubu olan sizlerin ve doğal olarak da hepimizin görev ve sorumluluğundadır diye düşünüyorum. Buradan ısrarla söyledim sizlere "Kemalât kem âlât ile olmaz." diye. Üniversiteleri şekilsel olarak kurabilirsiniz ama hocası yok bir üniversite ne kadar verimli olur? Veya üniversitelere birtakım insanları eş, dost, yandaş vesaire hoca olarak tayin edebilirsiniz; o zaman, talebesi yok üniversite ne kadar verimli olur? Hoca olur, talebe olur ama buna mukabil müfredatı işe yaramaz.

Şimdi, bir ilahiyat fakültesi hocası olarak, fakültenin talebeliğinden üniversite hocası olarak bu şerefli Meclise geldiğimiz güne kadar bir tespitimi sizinle paylaşmak istiyorum. Her gün müfredat değişir, her gün program değişir, her gün derslerin, bölümlerin adı değişir ve siz bunun sonucunda da bu memleketteki yetişen insanların dünya ve ahiret saadetini temin edecek düzgün bir ilahiyatçı çıkmasını beklersiniz. Şimdi, şu anda icra edilecek olan fakülteler de aynı şekilde olacak. Adına "İslam" derseniz bu İslam olmaz; İslam'ı yaşatabilecek, İslam'ı öğretebilecek bir fakülte kurulursa ancak burası fakülte olur.

Size bir şey söylüyorum: Bakın, bizim eskiden ne fakültemiz vardı ne üniversitemiz vardı ne profesörümüz vardı ama Türk milleti Müslüman olduğu zaman ne Allah'ı görmüş ne Peygamber'i görmüştü. Orta Asya'nın steplerinde veya Tanrı Dağlarının ötesinde, icatların ihtiyaçlardan doğacağı felsefesiyle, iyi bir Müslüman olabilmek için feraiz hukukunu tespit etme adına matematik bilimini geliştirdi, yöneldiği kıbleyi tespit etme adına astronomiyi, hangi kıbleye yöneleceği hususunda coğrafyayı. Yani, şunu ifade etmeye çalışıyorum: Onlar inandıklarıyla sosyal hayatı bütünleştirdiler, adam gibi adam olarak yaşayabilmek için bilimi, teknolojiyi insanlığın hizmetine, aynı zamanda inandıkları kutsal değerin hizmetine sundular.

Şimdi, onlardan sonra bin sene geçti ve şu anda 21'inci asrın modern Türkiye'sinde üniversite kurarak övünen sizlerin, dikkatlerinize bir hususu arz etmek istiyorum: Çok yakın geçmişe kadar "Suudi Arabistan'da hilal görülmüş, oruca başlayalım.", "Araplarda ay görülmüş, bayram yapalım." diyenlerin dinleri konusunda çıplak göze itibar ederken canları konusunda, ne hikmetse, hep hassas, gelişmiş teknolojik aletleri aramaları insanlık adına, bilim adına ve İslam adına bir garabet değil midir?

O zaman, değerli milletvekilleri, şekilsel olarak binayı yapmak bir anlam ifade etmiyor; birilerine bir imkân hazırlamak, bir istihdam yaratmak veya birilerine bir rant sağlamak Müslümanca bir tavır olmuyor. O zaman, bize düşen hadise önce Allah korkusuna sahip olmak, sonra da Allah'ın emaneti olan yavrularımızın geleceğine hizmet edecek kurumsal kimlikleri yerine getirmek mecburiyetidir.

Şimdi, bakınız, üniversiteler kuruluyor, az önce Sayın Bakanımız da işaret ettiler, Sayın Komisyon Başkanımız da sayılarını verdiler; şu kadar üniversite, şu kadar talebe... Hocası yok üniversiteyi ne yapalım biz?

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) - Hoca yetiştirelim.

MUSTAFA ERDEM (Devamla) - Nasıl yetiştireceksiniz?

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) - Yetişmiş hocalar var, kadro bulamıyorlar, onlara kadro yok.

MUSTAFA ERDEM (Devamla) - Beyler, şu anda, bakın, sizin içinizden çok değerli milletvekilleri kendi yörelerine yapılan devlet imkânlarıyla kimlere nasıl rant sağlandığını çok iyi bilirler. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) - Yok öyle bir şey ya!

MUSTAFA ERDEM (Devamla) - Para işini ben sizin kadar bilmem. Hocam, ne olursunuz polemiğe girmeyin, altında kalırsınız. Üniversite açmayı birilerine müteahhitlik hizmeti olarak görenler yarın hesabını nasıl verecekler? (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

RECEP ÖZEL (Isparta) - Öyle bir şey yok ya!

MUSTAFA ERDEM (Devamla) - Nasıl vereceksiniz onu? Dikkat edin, üniversiteleri sırf birilerine istihdam alanı oluşturmak için açanlar yarın huzuruilahide bunun hesabını nasıl verecekler?

MUHYETTİN AKSAK (Erzurum) - Peki, böyle bir şey yoksa karşı çıkanlar nasıl verecekler?

MUSTAFA ERDEM (Devamla) - Değerli milletvekilleri, burada üzerinde durulması gereken başka bir hususa daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Bizim üniversitelerimizin, şu veya bu şekilde, uluslararası arenada kendisini test etmekten başka çaresi yoktur. Bunun için de sağdan soldan talebe gelmesi, sağdan soldan bilim adamının kabul edilmesi en doğal hakkınızdır. Ama, biz kendi bilim adamlarımızı ne kadar değerlendirebiliyoruz, üniversiteler olarak bilime nasıl müdahale ediyoruz, bir örnek vereyim size: Sizler Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini çok iyi biliyorsunuz. Orada da çok saygın bilim adamları var ve elhamdülillah bunların hepsi de bu ülkenin yetiştirdiği Müslüman insanlar. Üniversitenin özgür elemanları rektörlüğün talebi doğrultusunda müstakbel dekanlarını seçiyorlar ve üniversitenin rektörü de YÖK'e bunu bildiriyor ama ne hikmetse YÖK'ten birileri -kendileri gibi inanmadığını düşünmüş olabilirler veya kendileriyle birtakım paylaşımları yapamayacağına inanmış olabilirler- rektöre dayatır, der ki: "Efendim, siz falanı filanı bu sıradan çıkarın, falanı filanı tekrar oraya koymak suretiyle bizim dekan olarak atamamıza imkân verin." Nerede kaldı ahlak, nerede kaldı insaf, nerede kaldı İslam, nerede kaldı Müslümanca yaşamak? Peki, böyle bilim olur mu?

Beyler, bir başka hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum: Bugün, YÖK, uluslararası alanda üniversitenin kalitesini yükseltmekle meşgul olması lazımgelirken üniversitelerin fakültelerine müdahale etme hakkını nereden buluyor? Şimdi, biz, üniversite hocasıyız; programlarımızı kendilerimiz hazırlamak ve talebelerimizin ihtiyacı, ülkemizin ihtiyacı, ilgili bilim alanımızın ihtiyacı istikametinde bunları servis etmek durumundayız ama yukarıda birisi kendisine uygun gelmediği, kendi zihniyetine münasip düşmediği için oraya müdahale etme hakkını nereden bulur ve nasıl utanmadan, sıkılmadan buna müdahale eder? Hem yasalar üniversite hocalarına kendi alanlarıyla ilgili en azından yüzde 30 nispetinde bir program hazırlama imkânı verecek hem de başında herhangi bir yetkiyi kullanmak suretiyle onu mağdur duruma düşürecek. Buna akıl, buna vicdan, buna insaf müsaade eder mi? O zaman ne oluyor biliyor musunuz? İlahiyat fakülteleri bundan bin sene öncesinin de gerisinde bir medrese bile olamıyor çünkü bugün hangi projeyi, yarın hangi projeyi bilemeyecek kadar saf ve bilimin de gerisinde bir durum ortaya çıkıyor.

Sizleri insanlık adına, İslam adına, Allah adına hayırlı hizmetler yapmaya davet ediyor, açılan üniversitelerin hayırlara vesile olmasını Cenabıhak'tan niyaz ediyorum. (MHP sıralarından alkışlar)