Konu:TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:2
Birleşim:122
Tarih:20/06/2012


TÜRKİYE İNSAN HAKLARI KURUMU KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MHP GRUBU ADINA ATİLA KAYA (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, doğrudan yasa tasarısı üzerindeki değerlendirmelere geçmeden önce insan hakları kavramıyla ilgili her türlü görüşü daha anlamlı kılmanın zorunlu zemini olan felsefi arka planı dikkatlerinize sunmak isterim.

Değerli milletvekilleri, insan hakları, insan doğası anlayışından türetilmiş olan ve sadece insan olmakla edinilmiş olduğu varsayılan haklardır. Her insanın başkaca bir çaba göstermeksizin doğuştan bu haklara sahip olduğu kabul edilir. İnsan doğası kavramındaki "doğa" terimi sorgulamayı tercih etmeyen zihinlerde tam tersi bir algının oluşmasına neden olsa da, insan doğası doğal değil kültürel bir olgudur. Böyledir çünkü insan doğası dediğimiz aslında insanın tanımıdır ve bu tanımın içeriğinin tarihselliği bunun böyle olduğunu gösterir.

İnsan doğası kavramının kökenine ve anlam içeriğindeki tarihsel şekillenmelere baktığımızda görürüz ki bugün egemen olan algının zihinlere yerleşmesindeki en büyük pay liberalizmindir. Sözleşmeci kuram çerçevesinde hakları belirlenmek istenen insan, siyasal insan yani yurttaştır. Klasik liberalizmin gece bekçisi olarak devlet anlayışından liberter, minimal devlet anlayışına uzanan bir geleneğin sahibi olan liberalizm insan haklarını tanımlarken iki temel ayrımı belirginleştirmiştir. Bunlardan ilki, en temel insan hakkının mülkiyet hakkı olduğudur. Öyle ki yasama hakkı dahi mülkiyet kavramından türetilmiş ve insanın bedeni üzerindeki mülkiyet hakkı olarak görülmüştür.

Liberalizmin kurucu babalarının insan hakları derken sadece mülkiyet sahiplerinin haklarından bahsediyor olması liberalizmde "mülkiyet" kavramının merkezîliğine vurgu yaptığı kadar, "insan hakları" kavramının sözünü ettiğimiz içeriğinin tarihselliğine de vurgu yapar.

İkinci temel ayrım ise: İnsan haklarının devlet-yurttaş çıkar çatışması ekseninde tanımlanmak istenmesidir. Bu çabanın bir ürünü olan "daha az devlet, daha çok yurttaş" düsturu içinde anarşist bir tını barındırsa da günümüz dünyasında liberterler ile anarşistlerin kimi noktalarda buluşmaları artık kimseyi şaşırtmamaktadır. Ne var ki, mantıksal ve tarihsel birikim bu hareket noktasından ilerlemeyi engellemektedir. Unutulmamalıdır ki "yurttaş" kavramı ancak "devlet" kavramının bir türevi olarak ortaya çıkabilir. Bu uyarının bizlerden beklediği çabanın sonucu da "daha çok devlet, daha çok yurttaş" olmalıdır. Bunun karşıtının da "daha az devlet, daha az yurttaş" olduğu asla gözden kaçırılmamalıdır.

Değerli milletvekilleri, inandığımız şudur ki: Liberaller toplum sözleşmesi kuramının kökenine yerleştirdikleri doğa durumunun niteliğini unutmuş gibidirler. Devleti insan haklarının önündeki bir engel olarak değil, insan haklarının kaynağı ve güvencesi olarak görmek gerek. Bu görüşün önündeki en büyük engel, yetersiz ve çıkarcı hükûmetlerin eylemlerinin devlete mal edilmesi ise onların ıslahı yahut ıskatı yoluyla bu algı ortadan kaldırılmalıdır. Bu algıyı doğuran en önemli nedenlerden biri, hemen her yer ve mevkideki memurun kendini devlet yerine koyabilmesidir. Bu durum Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri, sorun doğuran bir sorunudur. Bu sorun çözülmeden, muhataplarda oluşan algıyı tek sorumlu görmek çok da anlamlı değildir.

Türk devlet geleneğine bakıldığında da görülür ki, bırakınız herhangi bir memuru, devletin yöneticisi konumundaki Türk hakanları bile "Devlet benim." deme hak ve yetkisine de, cesaretine de sahip olamamıştır. Böyle düşünme heveslileri kendilerini onların değil, XIV. Louislerin torunları saymalıdır.

Değerli milletvekilleri, insan hakları çerçevesinde "devlet ve yurttaş" kavramlarının ideal içeriklerine sahip olmalarının bir vasatı daha vardır ki, günümüz Türkiyesi'nde, siyasi iktidarı elinde bulunduran zihniyetin insan hakları konusundaki samimiyetsizliğini gösteren bu durum "yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı" olarak adlandırılır. Siyaset teorisinin insan hakları konusunda karşılaştığı sorunlardan biri de devletin hem taraf hem de yargıç olması durumudur. Bu sorunu çözmenin yegâne yolu da, açıktır ki, bağımsızlığına ve tarafsızlığına inanılan bir yargı düzeninin varlığıdır. 

Değerli milletvekilleri, AKP İktidarının, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına olan inancı ortadan kaldıran uygulamalarına hiçbir örnek vermeyeceğim çünkü bir Kafka romanını andıran günümüz Türkiyesi'nde bunu yapmak bana artık anlamsız geliyor. Kafka, bugün yaşasa ve Silivri romanını okusa, inanıyorum ki davasını yırtardı ve yine inanıyorum ki AKP milletvekilleri, bizlerin vereceği her örnekten daha fazlasını biliyor ancak susuyor. Bir gün geldiğinde, yine de "Ben bunları bilmiyordum." mazeretine sığınmayı düşünenler varsa onlara da yüce Kitabımızın şu sözünü hatırlatmak istiyorum: "Bilmediğin şeyin ardından gitme çünkü kulak, göz ve gönül bunların her biri ondan mesuldür."

Değerli milletvekilleri, bizim inancımızın, kültürümüzün ve medeniyetimizin toplumsal hayatı düzenlemek için buyurduğu en temel hareket ilkesi adalettir. Dinimizdeki en temel kategorik ayrım da adalet-zulüm ayrımıdır ve adalet sadece Müslümanlar için de değil bütün insanlar içindir. Kendisine hedef olarak dindar nesil yetiştirmeyi belirleyen Sayın Başbakan, bu işe nesilleri inandığın dinin "Zulüm öldürmekten daha kötüdür." hükmüne inandırarak başlayamıyorsa insan haklarından da bahsetmeye hakkı olmasa gerektir.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, biraz önce partileri adına söz alan değerli arkadaşlarımızın dile getirdiği hususların birçoğunda gerçekten bu kanun tasarısının içeriğine yönelik çok haklı eleştiriler var. Her şeyden önce, benim de alt komisyonda görev yaptığım esnada Komisyonumuza gelen ve insan hakları alanında yetkin, uzmanlaşmış, hakikaten bu konuda uzun yılların birikimine sahip olan değerli kuruluşları ve şahısları dinledik. İlk toplantıya gelen bu sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcilerinin söyledikleri şey şu oldu: "Bu kanun tasarısı toplumun beklentilerini karşılamaktan son derece uzaktır ve uluslararası sözleşmelerin, anlaşmaların ruhuna aykırıdır, onları karşılama noktasında yetersizdir, dolayısıyla bu tasarıyı geri çekin. Bu tasarının bu hâliyle kabul edilecek olması durumu, tıpkı gömleğin ilk düğmesini nasıl yanlış iliklerseniz o yanlışlıklar silsilesi devam edip gittiği örneğinde olduğu gibi, bu tasarının bu hâliyle çıkması da -biraz önce ifade ettiğim gibi- kendisinden beklenen işlevleri yerine getirme noktasındaki eksikliklerinden dolayı toplumsal beklentilere cevap verecek nitelikte değildir. Dolayısıyla, bu tasarının yapılma sürecinde bir çalıştay yapılmak suretiyle bütün bu kesimlerin görüşlerinin yansıyabileceği bir tasarı hâline dönüştürülmek suretiyle bu tasarı geçmelidir." diye görüşlerini dile getirdiler. Ama ne yazık ki Komisyondaki AKP'li arkadaşların çoğunluğuyla, bu tasarı, esasına çok da fazla dokunmayan, çok da fazla etkilemeyen, birtakım makyaj diye nitelendirebileceğimiz değişikliklerle geçerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin huzuruna geldi. Dolayısıyla bu tasarının bu hâliyle geçmesi durumu, biraz önce ifade ettiğim gibi, kendisinden beklenen bütün bu hususları yerine getiremeyeceğinden dolayı eksiktir, yetersizdir. Dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin siz değerli milletvekillerinin bu hususa dikkat etmelerini, bu hususu göz önünde bulundurarak, hiç olmazsa tasarının bundan sonraki maddelerine geçtiğimiz esnada bu sivil toplum kuruluşlarının ve değerli uzmanların bu konuyla ilgili yapmış oldukları eleştirileri, uyarıları dikkate alan? Onlar ışığında birtakım değişikliklerle geçmesi hâlinde faydalı olacağını, verimli olacağını ve kendisinden beklenen işlevleri yerine getiren bir kanun olacağını bildiriyor, bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.