Konu:2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2013 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
Yasama Yılı:5
Birleşim:37
Tarih:22/12/2014


2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2013 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ CHP GRUBU ADINA MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına sizi ve bütçe görüşmelerini televizyonlardan izleyen vatandaşlarımızı sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan önce, uzun yıllar Türkiye Büyük Millet Meclisinde milletvekili olarak beraber çalıştığımız, Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetlerinin bütçe görüşmelerinde aralıksız bir şekilde birlikte olduğumuz ancak bugün aramızda olmayan, rahmete intikal etmiş olan, Malatya ve sonra da İstanbul Milletvekili olan Değerli Arkadaşımız Mevlüt Aslanoğlu'nu sevgi ve saygıyla anıyorum ve kendisine bir kez daha Allah'tan rahmet diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Bütçenin ilk tur görüşmelerini 10 Aralık tarihinde gerçekleştirdik. Şimdi son tur görüşmelerini gerçekleştiriyoruz. İlk turdaki görüşmelerde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, 2015 yılı bütçesine yönelik olarak "Bu bütçenin stratejisi yok, ufku yok, vizyonu yok." değerlendirmesinde bulundu. Sayın Başbakan, Sayın Kılıçdaroğlu'nun bu eleştirisine karşılık strateji, vizyon, ufuk kaygısıyla bir konuşma yapmaya çalıştıysa da bir saatlik konuşma süresi içerisinde biz doğrusu bu kavramlara ilişkin herhangi bir ipucunu Sayın Başbakanın konuşmasından alamadık. Sayın Başbakanın o günkü konuşmasında söylediği en önemli cümle şuydu: "Türkiye'nin yükseliş programını yapacağız." Bu cümleyle birlikte birkaç kavramı daha kullandı "güçlü ekonomi, yaşanabilir çevre, ileri demokrasi, yaşanabilir mekânlar" gibi.

Değerli milletvekilleri, bu kavramların hepsi kulağa hoş geliyor ancak on iki yıllık sürede yapılanlara baktığımızda, on iki yıl önce söz verilenlere kıyasla bugün yapılanlara baktığımızda, Sayın Başbakanın bu sözlerine inanmak mümkün gözükmüyor. On iki yıl önce söz verilenler ile bugün yapılanlar on iki yıllık bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. O nedenle, biz, Sayın Başbakanın bu cümlesini doğrusu ihtiyatla karşılıyoruz, güven verici bulmuyoruz.

Sayın Başbakan bütçe konuşmasında öğrencilik yıllarına gitti, İstanbul Lisesinde okuduğu yıllara gitti, İstanbul Lisesinin eski Düyun-ı Umumiye İdaresi binası olduğunu hatırlatarak öğrencilik yıllarında o binada Düyun-ı Umumiye döneminden kalma kasaları gördükçe Allah'a dua ettiğini söyledi, "Allah'ım, bir daha bu millete Düyun-ı Umumiye günlerini gösterme." dedi. Sonra 2002'ye geldi, 2002 ile Düyun-ı Umumiye dönemi arasında bir paralellik kurdu, "Düyun-ı Umumiye yerine Türkiye'de IMF vardı." dedi ve "İthal bakan vardı." dedi.

Sayın Başbakanın "İthal bakan vardı." dediği, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı'nı düzenleyen, uygulamaya koyan Sayın Kemal Derviş'ti. Doğrusu, Adalet ve Kalkınma Partisinin 2002 seçimlerine girerken millete verdiği sözü gayet iyi hatırlıyorum "Türkiye'den IMF'yi kovacağız." ve iktidar olduktan sonra da bu yönde gerçekten çaba sarf etmeye başladı, ta ki 1 Mart 2003 tarihli tezkereye kadar. Amerika'yla Mehmetçik'in kanı üzerinden, Irak'a girmek üzerinden bir para pazarlığı yapıldı. Para alınsaydı IMF gönderilecekti. 1 Mart tezkeresi burada reddedildi ve Hükûmet IMF'nin ipine sarıldı. Sayın Davutoğlu, Sayın Başbakan, "İthal bakan" dediğiniz Kemal Derviş'in Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı'yla on iki yıllık hayatınızı sürdürdünüz.

On iki yıl önce ile bugünü kıyaslıyor Sayın Başbakan. Evet, kıyaslayalım, on iki yıl önceye kıyasla Türkiye bugün nerededir? İnsan hakları, özgürlükler, barış, huzur gibi toplumsal hayatımızı ilgilendiren konularda insanımızın on iki yıl öncesine göre daha mutlu, daha huzurlu olduğunu, geleceğe daha umutla baktığını söylemek mümkün değildir. Başbakanlıktaki isim değişikliği bizim, geleceğe, vatandaşımızın geleceğe umutla bakmasını sağlamak için yeterli değil, yetmiyor. 1990'ların mazlumu, ezileni rolüyle yola çıkıp "Adalet devleti kuracağız." diye iktidar olanlar on iki yıllık iktidarlarının sonunda adaletin değil zulmün, baskının, otoriter anlayışın, tek adamın yönetimini kurdular. Size nasıl inanacağız?

Başbakanlıktaki isim değişikliği yönetimin şekli açısından hiçbir şey ifade etmiyor. Baskı, otoriter tek adam yönetimi aynen devam etmektedir. 2002'de iktidar olduklarında bir başka ülkenin değil Türkiye Cumhuriyeti'nin Genelkurmay Başkanıyla görüşebilmek için Amerikalı dostlarından yardım isteyenler, iktidarlarının onuncu yılında yıllarca beraber çalıştıkları Genelkurmay Başkanını terör örgütü üyesi sıfatıyla cezaevine göndermekten çekinmediler. "Darbelere karşıyız." deyip 27 Nisanı, 28 Şubatı bütün bunları eleştirirken, kamuoyu önünde eleştirirken, 27 Nisan e-muhtırasını veren komutanı, Genelkurmay Başkanını üstün hizmet madalyasıyla ödüllendirdiniz. Sizin söylemlerinize nasıl inanacağız?

Mazlum olunan 1990'lı yıllarda "AB bir Hristiyan kulübüdür." diyordunuz. 2002'de iktidar olduğunuzda AB projesine sarıldınız. 17 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Birliğinden bir müzakere takvimi aldınız. Ertesi günkü gazetelerin "On yıl sonra AB'ye tam üyeyiz, merhaba Avrupa." manşetlerini, zamanın Başbakanı Sayın Erdoğan'ın "Avrupalılar, bize sessiz devrim yaptınız." cümlesini ve Kızılay'da güpegündüz yapılan havai fişek gösterilerini unutmadık. 17 Aralık 2004'ün üzerinden tam dokuz yıl geçip onuncu yıla girdiğimizde, bir başka 17 Aralık tarihinde, 17 Aralık 2013 tarihinde AB yolunda değil ama yolsuzluk konusunda Türkiye büyük bir mesafe aldığını bütün dünyaya gösterdi. (CHP sıralarından alkışlar) Ve iki hafta önce, "Bizim AB'ye ihtiyacımız yok, bizim AB gibi bir derdimiz yok." dediniz. Size nasıl inanacağız?

Değerli milletvekilleri, 2007 seçimlerine "Müslüman Cumhurbaşkanı seçeceğiz." diye girdiniz sanki önceki cumhurbaşkanları Müslüman değil, inançsız kişilermiş gibi, onlara büyük bir saygısızlık yaparak. 2007 seçimleri yapıldı, seçimlerden sonra Avrupa Birliği Projesi ikinci plana atıldı. Bugünkü tablo aslında 2007'den başlamıştır, AB'yle ilişkilerin temeli ta o zaman atılmıştır, bu kötü tablonun temeli o zaman atıldı. AB derdiniz, Hükûmetin AB derdi hiçbir zaman olmadı esasen. Avrupa Birliğini, iç politikada manevra alanınızı genişletmek, Hükûmetinize muhalif gördüğünüz kesimleri susturmak, Türk Silahlı Kuvvetlerini, yargıyı, üniversiteleri, sivil toplumu, aydınları, gazetecileri, bilim adamlarını, kısaca bu iktidar karşısında görüş ifade edebilecek kim var ise hepsini potansiyel tehlike görüp Avrupa Birliğine yaslanarak onları susturmak için kullandınız AB'yi.

Hukuksuz Ergenekon, balyoz, askerî casusluk, Oda TV ve daha bir sürü davayı yarattınız. 17 Aralık 2013 tarihinden sonra masumiyet karinesini hatırladınız, adil yargılanma ilkesini hatırladınız, "İçeride çok sayıda günahsız adam var." dediniz. Sonra, ne zamanki 17 Aralığı kontrol altına almaya başladığınızı düşündünüz, tekrar döndünüz, "Ergenekon ve Balyoz bir darbe teşebbüsüdür." demeye başladınız. Size kim inanır?

14 Eylül 2011 tarihinde Mısır'a gittiniz, Sayın Erdoğan Mısır'a gitti. "Ben Mısır'ın da laik bir anayasaya sahip olmasını istiyorum. Çünkü laiklik ateizm değildir, laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın." dedi. Şapka çıkarılacak bir cümle; tarih 14 Eylül 2011. Aynı Erdoğan, Sayın Erdoğan, Sayın Cumhurbaşkanı 8 Aralık 2014 tarihinde laikliği şöyle tanımladı: "Kilise ile devlet ilişkilerini taklit eden, dini devlete düşman gören bir anlayış." Size kim inanır?

Mısır'daki laiklik sözünden iki yıl sonra, Kasım 2013 tarihinde bir grup toplantısında şöyle konuştunuz: "İnsanımıza iki yüz yıldır bir istikamet dayatılıyor." İki hafta önceki eğitim ve din şûralarında bu cümleleri biraz daha açtınız. "Eğitim iki yüz yıldır insanımızı formatlama aracına dönüşmüştür. İki yüz yıldır insanımıza bir hayat tarzı dayatılıyor. Biz şimdi anaokulundan başlayarak çocuklarımıza yeni bir hayat tarzı sunacağız." Evet, "İki yüz yıl" ifadesi burada anahtar cümle. Yani Osmanlının modernleşmesine, Osmanlıdaki dönüşüme de karşı çıkan, cumhuriyet, laiklik, bütün bu modern değerlerin hepsine karşı çıkan, hepsini taa kökenine gitmek suretiyle Osmanlıdan başlayarak reddeden bir anlayış. Size nasıl inanacağız?

Parti kongrelerinizde büyük şair Sezai Karakoç'un muhteşem şiirlerinden okudunuz. Keşke onun "Mona Roza"sını da aynı içtenlikle okuyabilseydiniz, keşke Cemal Süreyya'nın da bir şiirini, örneğin "Göçebe"sini aynı içtenlikle okuyabilseydiniz.

Seçimlerden, referandumlardan sonra balkonlara çıktınız; keşke o balkonlarda zafer kazanmış mağrur bir komutan edası içinde ya da rakiplerini geçmiş olmanın verdiği ürkütücü keyif ifadesiyle konuşmasaydınız. Keşke o balkonlardan tevazuyu hissettirebilseydiniz, barışı, kardeşliği, kucaklaşmayı hissettirebilseydiniz. O balkonlarda verdiğiniz barış, kardeşlik gibi sözlerin içtenliğine milleti inandırabilseydiniz. Keşke o balkonlardan indikten sonra o verdiğiniz sözleri unutmasaydınız. Maalesef, sizin konuştuğunuz o balkonlar artık, barışın, kardeşliğin, özgürlüğün değil ölümün körfezleri oldu. Başbakanlıktaki isim değişikliği balkon konuşmalarının içeriğini değiştirmiyor. Aynı balkon konuşmaları bugün de devam etmektedir.

Değerli milletvekilleri, sonra, Ege'de, Ege'nin bir kasabasında bir balkonda ayakkabı kutusunu gösteren bir kadından ürktünüz, onu karakola götürdünüz. Şimdi, takılmış bir plak gibi "ileri demokrasi" diyorsunuz, Sayın Başbakan "ileri demokrasi" diyor. Sizin ileri demokrasi sözünüze kim inanır?

6 kişinin hayatını kaybettiği, 11 vatandaşımızın gözünü kaybettiği, binlerce vatandaşımızın yaralandığı Gezi olaylarında talimatınızla hareket eden polisleri "Destan yazdılar." diye övdünüz, daha sonra bu polisleri "Savcının talimatıyla görev yaptılar." diye kış kıyamette sürgün ettiniz. Size kim inanır?

Gezi olaylarında otelinin kapılarını biber gazından kaçanlara açtığı için bir otelin sahibi olan holdingi vergi denetimine aldınız, ceza üstüne ceza yağdırdınız. Öte taraftan, İranlı bazı kişilerle olan yasa dışı ilişkilerden doğan kazançların meşrulaştırılması için Varlık Barışı Kanunu'nu çıkardınız. Size kim inanır?

SONER AKSOY (Kütahya) - Türkiye, Türkiye.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Dün dindarlıklarından şüphe etmediğiniz, "muhterem" sıfatıyla andığınız, beraber namaza durduğunuz, Amerika'ya bakanlarınızı gönderip "Bir emri var mı?" diye sorduğunuz insanları bugün sahte peygamberlikle suçluyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar) Size kim inanır?

Cumhuriyetin kurucu önderlerini ayyaşlıkla suçladınız. Hukuksuz Ergenekon, Balyoz ve diğer davaların hukuksuzluğuna işaret etmek için "Biz bu davaların avukatıyız." diyen Cumhuriyet Halk Partisini, Sayın Kılıçdaroğlu'nu darbecilikle suçladınız ve 17 Aralık 2013'ten sonra döndünüz hukuka sarıldınız. Ne zamanki bunları kontrol altına almaya başladığınızı hissettiniz, farklı şeyler yapmaya başladınız. O zaman "makul şüphe" kavramını "kuvvetli şüphe"yle değiştirdiniz. 17 Aralıktan hemen sonra "Makul şüphe, yargının eline olağanüstü bir güç vermektedir, bütün vatandaşların özel hayatı tehlike altındadır." dediniz; kuvvetli şüpheyle değiştirdiniz. Şimdi, işleri kontrol altına aldığınızı düşünüyorsunuz, kuvvetli şüpheyi tekrar makul şüpheye dönüştürdünüz. Ne için? Sizin karşınızda olanları tutuklamak, gözaltına almak için. Sizin ileri demokrasi anlayışınıza kim inanır?

Dün "Bu Hükûmet sayesinde ekonomide işler iyi gidiyor." diyen zamanın TÜSİAD Başkanını, dolar 2,4 liraya doğru o zaman giderken dikkatli bir dille Hükûmeti uyardığı, Hükûmete tavsiyelerde bulunduğu için, vatan hainliğiyle suçladınız. Sizi överken iyi; sizi eleştirirken, dikkatli bir dille yol gösterirken vatan haini; size kim inanır?

Bugünkü TÜSİAD Başkanı da vatan hainliğiyle eleştirilme korkusu nedeniyle, dolar 2,4 liraya doğru seyrederken, sesini çıkarmıyor, çıkaramıyor. Bu mu Sayın Davutoğlu, Sayın Başbakan sizin ileri demokrasi anlayışınız? Siz, şimdi, iş adamlarına diyorsunuz ki: "Bizi eleştirin." Sayın Davutoğlu, iş adamlarının sizi eleştirecek gücü yok, onlara bu alanı yasakladınız, memlekette demokrasi yok.

12 Eylül 2010 referandumuyla yargıya yeni bir sistem getirdiniz, yeni bir düzen kurdunuz; "Artık üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü." dediniz. HSYK yeniden yapılandırıldı. Şimdi, diyorsunuz ki: "Biz, o Anayasa değişikliğinde yanlış yapmışız, HSYK'yı yanlış yapılandırmışız. Gelin, bu yaptığımız değişikliği bir daha değiştirelim." Size kim inanır?

"Bir şiir okuduğum için beni hapse attılar." diyerek 1990'lı yılları acımasızca eleştirirken, bugün, kırmızı bülten çıkardıklarınızla beraber olduğunuz yıllarda, daha yayınlanmamış bir kitap için "Bir kitap bombadan daha tehlikelidir." dediniz. Size kim inanır?

Şimdi, herhâlde aynı şeyi diziler için söyleyeceksiniz. "Bir dizi bombadan daha tehlikelidir." İleri demokrasi anlayışı.

Bir otel salonunda İsrail Cumhurbaşkanına "..."(x) diyerek kahramanlığa oynadınız, sonra tutup bu olay nedeniyle bozulan İsrail ilişkileri ve Amerika Birleşik Devletleri kamuoyundaki olumsuz algıyı düzeltmek için lobi şirketlerine milyon dolarlar ödediniz. Mavi Marmara'dan sonra mangalda kül bırakmadınız. Bütün dünyaya meydan okuyor gözüktünüz. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinde, aralarında İsrail Genelkurmay Başkanının da olduğu 4 kişi hakkında dava açıldı. Mahkeme, 4 kişiyle ilgili olarak tutuklanmalarına ve haklarında kırmızı bülten çıkarılmasına karar verdi. Kırmızı bülten mahkemeden Adalet Bakanlığına, oradan Dışişleri Bakanlığına gitti. 6 Haziran 2014 tarihinden bu yana da kırmızı bülten Dışişleri Bakanlığında bekliyor. Öyle anlıyorum ki bu kırmızı bülten, Dışişleri Bakanlığının stratejik derinliklerinde kaybolacak. (CHP sıralarından alkışlar) Sayın Davutoğlu Dışişleri Bakanı olarak arşivlerde beklettiği bu bülteni, herhâlde şimdi Başbakan olarak bekletiyor.

Öte yandan, bir başka kişiyle ilgili bir kırmızı bülten daha çıkarıyorsunuz şimdi. İstediğiniz kırmızı bülten Amerika'ya gidecek, istediğiniz kırmızı bülten istediğiniz ülkeye gidecek, istemediğiniz bülten gitmeyecek; bu mu sizin ileri demokrasi anlayışınız?

Sayın Kılıçdaroğlu bütçe konuşmasında bir şey söyledi: "Orta Doğu'daki ülkelerle, Mısır'la ve diğer ülkelerle ilişkilerimiz bozuldu." Sayın Davutoğlu da çıktı dedi ki: "Sayın Kılıçdaroğlu, siz Kahire'ye gidin, bir taksiye binin, Türk olduğunuzu anlarlarsa sizden para almazlar."

Ben şimdi Sayın Davutoğlu'na, Sayın Başbakana bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Sayın Recep Tayyip Erdoğan, zamanın Başbakanı, 8 Eylül 2011 tarihinde "Gazze'ye gidecek yardım gemisine Türk donanması eşlik edecek." dedi. 12 Eylül 2011 tarihinde "Er veya geç Gazze'ye gideceğim." dedi. 23 Mart 2013 tarihinde "Nisanda Gazze'ye gideceğim." dedi. 15 Nisan 2013 tarihinde "İnşallah, mayıs sonu Gazze'de olacağız." dedi. Sonra 21 Nisan 2013'te, John Kerry: "Erdoğan'ın böyle konuşması şık olmadı, hiç doğru olmadı, ertelemesi iyi olur." dedi. 18 Mayıs 2013'te de Sayın Erdoğan "Gazze'ye haziran ayında gideceğim." dedi. O tarihten bu yana Sayın Erdoğan'ın sözü havada kaldı.

Sayın Başbakan, biz bütün ülkelere gideriz. Mısır'a gittik, Mısır'da Müslüman Kardeşlerle de görüştük. Bakın, şimdi sizin Başbakan Yardımcınız açıklama yapıyor "Mısırla ilişkilerimizi düzeltmeliyiz." diyor. Doğru bir şey söylüyor, çok doğru bir şey söylüyor. Bizim giden heyetimiz, Mısır'la ilgili raporunu Dışişleri Bakanlığına, Sayın Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde de verdi.

Ben, şimdi Sayın Davutoğlu'na, Sayın Başbakana bir şey sormak istiyorum: Sayın Erdoğan'ın 4 kez gideceğim dediği hâlde gidemediği Gazze'ye Sayın Başbakan siz gidebilecek misiniz?

Sayın Başbakan, Sayın Kılıçdaroğlu'nun sorduğu sorulara ya cevap vermedi ya eksik cevap verdi ya da yanlış cevap verdi. Darbelerle ilgili bir şeyler söylemeye çalıştı, bir anda Adıyaman'daki bir meydandan konuştuğunu duydum: "Biz; 27 Mayısı, 12 Martı, 28 Şubatı, 27 Nisanı darbe olarak tanımladık ama Cumhuriyet Halk Partisi tanımlamıyor." dedi. Sayın Başbakan, sizin hobi olarak o yaptığınız Dışişleri Bakanlığı döneminde herhâlde Cumhuriyet Halk Partisini iyi takip etmemişsiniz, zamanınız buna yetmemiş, öyle anlıyorum. Biz, bütün darbeleri kınıyoruz, darbenin iyisi kötüsü yoktur. (CHP sıralarından alkışlar) Ama bir şey dikkatimi çekti. Sayın Davutoğlu "27 Mayıs, 12 Mart, 28 Şubat, 27 Nisan." derken 12 Eylülü atlıyor. Acaba gazetelerde mi yanlışlık var dedim, Anadolu Ajansı'nın metnini aldım, 12 Eylülü saymamış. Yani, bu bir dil sürçmesi midir, yoksa bilinçaltında 12 Eylülün darbe anlayışını da kendisi barındırdığı için mi? (CHP sıralarından alkışlar) Bakın, burada darbe mağdurlarının haklarının iadesi hakkında bir kanun çıkardınız. "Darbe" deyince siz sadece 28 Şubatı anlıyorsunuz kendi anlayışınıza göre. Biz de 28 Şubatı siyasete müdahale olarak görürüz ama "darbe mağdurlarının haklarının iadesi" deyince 28 Şubat mağdurlarının haklarını iade ettiniz; 12 Eylül, 12 Mart ve hatta 27 Mayısın haklarını, bunların mağdurlarının haklarının iadesi hakkında önergelerimize rağmen, kanun teklifimize rağmen hiçbir şey yapmadınız. Hadi, gelin, bizim kanun teklifimiz bekliyor; ocak ayının ilk haftasında onu yasalaştıralım, onların haklarını da verelim.

Sayın Başbakan ekonomiyle ilgili sabun köpüğü gibi programlar açıklıyor, sabun köpüğü gibi. "Tasarrufları artıracağız, tasarruflar yetersiz." diyor. Çok doğru bir yerden başlıyor. Türk ekonomisi tasarruf etmediği sürece sürdürülebilir yüksek büyümeyi yakalayamaz; bu, bir gerçektir. Tasarruf oranları Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetleri döneminde en düşük seviyesine inmiştir. 2013 yılı seviyesi millî gelire oran olarak 13,4'tür. Ne diyor Sayın Başbakan? "Tasarrufları artıracağız, plaket verilmeyecek." Sayın Başbakan, bu bir kara mizah örneği, yapmayın. Yani, plaket tasarrufuyla siz ancak kaçak sarayın bir günlük masrafını belki karşılarsınız. (CHP sıralarından alkışlar) Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar olduğunda kamuda 86 bin araç vardı. 86 bin araç. On iki yılda ne oldu arkadaşlar, biliyor musunuz? 96 bin oldu, 10 bin artırdınız. 2015 yılı bütçesinde 8.400 araç var. Hadi, bunun bir kısmı hibe, bir kısmı savunma, bir kısmı güvenlik ihtiyacı, bunun dışında kamuya yine binlerce araç alıyorsunuz. Sayın Başbakan, hadi, gelin, otomobilden, araçtan tasarruf edin, plaketle niye uğraşıyorsunuz? "Efendim, bu bir semboldür." demeyin, sembol arabadır, araba da bir semboldür. Araba da nihayet milyarlarca lira tasarruf edilecek bir kalem değildir ama yüzlerce milyon lira tasarruf edilecek bir kalemdir.

Şimdi, Sayın Başbakan, tabii, rakamları kendi istediği gibi veriyor. Sayın Ahmet Aydın burada diyor ki: "Cumhuriyet Halk Partisi mutlak rakamları veriyor oysa nispi, oransal vermesi lazım." Çok doğru, Sayın Aydın'a katılıyorum. Ona bir örnek vereceğim ben şimdi.

Sayın Başbakan diyor ki: "Türkiye 2009-2013 döneminde 100 olan büyümesini 120'ye çıkardı." Doğru, doğru bir rakam. Sayın Başbakan bunu Avrupa'yla kıyaslıyor; hayır, Türkiye'yi Türkiye'nin yarışmakta olduğu gelişmekte olan ülkelerle kıyaslayacaksınız.

Bakın, aynı dönemde Türkiye'nin de içinde olduğu yükselen piyasalar ve gelişen ekonomiler büyümesini 103'ten 129'a çıkardı; Sahra Altı Afrika 104'ten 128'e çıkardı; yükselen ve gelişen Asya 107'den 144'e çıkardı. Sayın Başbakan, siz şimdi eksik bilgi verirseniz biz sizin bilgilerinize nasıl inanabiliriz?

Şimdi, Sayın Aydın'ın o örneği doğru, nispi rakamlar kullanmak lazım. Sayın Başbakan diyor ki: "2002 yılında 28 milyar döviz rezervimiz vardı, 133 milyar dolara çıktı." Bu kadar, bir oran falan vermiyor. Oysa, Merkez Bankasının sayfasında bu rakamlar kısa vadeli borçlara oran olarak da veriliyor. Tablo burada; bir sütunda döviz rezervi, bir sütunda kısa vadeli borçlar, üçüncü sütunda da rezervin kısa vadeli borçları karşılama oranı. Aynı dönemde kısa vadeli borçlarımız da 16 milyar dolardan 130 milyar dolara çıkmış. Şöyle örnekleyelim: 2002'de her 100 dolar kısa vadeli borcumuza karşılık cebimizde 170 dolar vardı, 2014'te, üçüncü çeyrek sonu itibarıyla, her 100 liralık borcumuza karşılık 101 liramız varmış. Evet, tekrar ediyorum, 2002'de her 100 liralık borca karşılık 172 dolarımız varmış, 2014'te her 100 dolarlık borcumuza karşılık cebimizde 101 dolar var. Şimdi, Sayın Davutoğlu diyor ki: "Cumhuriyet Halk Partisi gelecek, paraları harcayacak." Para kalmamış ki Sayın Başbakan.

Değerli milletvekilleri, zamanım azalıyor, bazı şeyleri çok kısaca geçmek istiyorum.

Tarım sektörü. Sayın Kılıçdaroğlu "Çok pahalı mazot kullanıyor çiftçi." dedi. Evet, ekonominin bir gerçeği. Gelin, çiftçiye ÖTV'siz mazot verilmesi hakkında kanun teklifimiz Mecliste bekliyor, bunu yasalaştıralım Sayın Başbakan. Bütün Avrupa Birliği ülkelerinde bu uygulama var. "Siz bir kanun çıkardınız, millî gelirin yüzde 1'i oranında bütçeden destek verme sözü verdiniz." dedi Sayın Kılıçdaroğlu. Sayın Başbakan da "O hesap öyle yapılmaz." dedi. Yani olur mu? Şimdi, yüzde yarım, tamam, bütçeden verdiğimiz destek millî gelirin yüzde yarımı düzeylerinde ama faiz sübvansiyonu var, hibe var, vesaire var, kredi destekleri var. Bütün bunları topladığınızda yüzde 1,12 ediyor. Sayın Başbakan, o kanunu çıkardığınız zaman da bu destekler vardı. Sonra, OECD'den bir ölçü veriyor. Bizim bütün desteklerimizin toplamı OECD rakamlarına göre millî gelirin yüzde 2'si. Sayın Başbakan, bu rakam da 2002 yılında millî gelirin yüzde 3,6'sı. Benim size tavsiyem: Döneminizi anlatırken 2002'yi de alın da bir kıyaslayın, hakikaten bir başarı varsa elbette övünmek hakkınız ama yoksa böyle eksik bilgiler vermeyin Meclise.

Sayın Başbakan Konya Milletvekili, Konya'dan seçilmiş. Buğday örneğini vereceğim, buğdayda durum nedir diye, onun için aklıma Konya geliyor. Konya, medeniyetimizin kadim şehirlerinden. Sezai Karakoç'un "Gördüm Diyarbekir'i, Konya'yı, Bursa'yı, İstanbul'u, görmediğim şehirlere karşılık." diye yücelttiği; Cemal Süreya'nın "Bir başak ufak ufak bildirir Konya'yı/ O başakta o Konya'da seni ararım." diyerek duygularını ifade ederken Konya'nın bir buğday memleketi olduğu gerçeğini de gözümüzün önüne serdiği şehir, Konya. Sayın Başbakan Konya'ya elbette gidiyor, seçim bölgesidir ama sanıyorum yoğunluktan dolayı buğday üreticilerine uğrayıp onların durumunu sorma imkânı bulamıyor. Ben onun yerine, Sayın Başbakana buğday üreticisinin durumunu anlatayım. En iyi nasıl anlatılır? Kaç kilo buğdayla ne kadar mazot alıyordun? 2002 yılında buğday üreticisi 4 kilo buğdayla 1 litre mazot alıyordu; şimdi 6 kilo buğdayla 1 litre mazot alıyor. Şimdi, mazot fiyatları düştü diyeceksiniz. 5,5 kilonun altına inmez, eğer şu an çiftçi alıyorsa. 2002'nin fersah fersah gerisindesiniz.

Pamuk: 998 bin ton pamuk üretiyormuşuz 2002 yılında, şimdi 878 bin tona düşmüş. 7 milyon 210 bin dekar alanı pamuk üretiminde kullanırken şimdi 4 milyon 508 bin dekar alanı pamuk üretiminde kullanıyoruz. Süt üreticisi 2002 yılında 1 kilo sütle 2 kilo yem alırken şimdi 1 kilo sütle 1 kilo yem alıyor. Hadi mazot fiyatı biraz düştü şimdi, eğer şimdi alıyorsa 1,4 kilo yemdir.

Ben Tonya'daki hayvan üreticilerine sorarım durumunuz nedir diye. Her sene sorarım bunu, hayvanın durumunu, yemin durumunu, süt fiyatının durumunu onlardan alırım. Üç sene önce bana söyledikleri bir cümle vardı, yine aynısını söylüyorlar: "Vekilim, eskiden 1 inek 10 kişiye bakıyordu, şimdi 10 kişi ancak 1 ineğe bakıyor." diyor. (CHP sıralarından alkışlar)

Konya'da birkaç üreticiden örnek vereceğim: Baki Uzan, Ilgın Göstere köyünde hatırı sayılır bir çiftçi iken, şimdi Antalya'da seralarda işçilik yapmak zorunda kalmış. İbrahim Akalın, Sarayönü'nde çiftçilik yapıyor, elektrik borçlarını ödemekte zorluk çekiyor. Fazlı Bâki Aras, icra takibinde. Muzaffer Ölmez, ciddi ekonomik yük altında, borç altında çarkını çeviremiyor.

Sayın Başbakana tavsiyem, Konya'ya gittiğinde bir buğday üreticisine uğrasın, durumunu bir sorsun.

Sayın Başbakan o günkü konuşmasında "Türkiye'nin yükseliş programını yapacağız." dedikten sonra yaşanabilir şehirlerden söz etti. Daha önce "yatay şehir" kavramını kullanmıştı. Adalet ve Kalkınma Partisi kongresinde de konuşmasına "Eşrefi mahlukat" cümlesiyle başladı. İnsanları selamlarken "Selam olsun eşrefi mahlukat olan o insana." dedi. Evet, insan, eşrefi mahlukattır.

Sayın Başbakanın, inanın, "yatay şehir" ve "yaşanabilir mekân" çevre kavramlarını ben son derece beğendim, son derece beğendim. Bir temel dönüşümü, değişikliği ifade eden kavramlar. Eşrefi mahlukat olma özelliğinin bilincinde olan insanlar, dünyayı güzelleştirme sorumluluğunu taşırlar. Dünyadaki bütün varlık tabakalarını gözetme yükümlülüğünün bilincinde olan insandır, eşrefi mahlukat olma özelliğinin bilincinde olan insanlar. Sayın Başbakanın bu cümleleri gerçekten önemliydi.

"Yatay şehir" deyince, ben, artık, imar planlarıyla oynanarak birilerine rant aktaran sistemin sonuna geldik mesajını aldım Sayın Başbakanın cümlesinden. Mimari, bir irade veya güç sembolü değil, bir meydan okuma değil, birilerine rant aktarmanın değil, dünyayı güzelleştirmenin aracı olmalıdır. İnsanın dünyadaki görevi dünyayı güzelleştirmektir.

Şimdi, Sayın Kılıçdaroğlu bir soru sordu Sayın Başbakana, dedi ki: "Sayın Başbakan, şu 16/9'u, İstanbul'un siluetine hançer gibi saplanmış olan bu 16/9'u tıraşlayacak mısınız?" Sayın Başbakan diyor ki: "Benim Cumhurbaşkanıyla arama nifak sokmak istiyor Sayın Kılıçdaroğlu." Sayın Başbakan, bir soru var ortada: Tıraşlayacak mısınız, tıraşlamayacak mısınız, yoksa siz de Sayın Erdoğan gibi o kişiye "küstüm" mü diyeceksiniz, hangisi? Yani bir tavır ortaya koyun, bunu görelim.

"O eskiden yapıldı." diyecek belki Sayın Davutoğlu ama ben şimdi ona başka bir örnek vereceğim. Burada yaşanabilir mekânlar sözünü etti, ondan iki gün sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bir imar planını askıya çıkardı. Tarih: 12 Aralık 2014. Ayazma Toplu Konut, 1.340 ada, 5 parsel, 61 bin metrekare, 785 konutluk. Yükseklik: 100 metre. Yani Sayın Başbakan, yatay değil, dikey şehir bu. Tarih ne? 12 Aralık...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Hamzaçebi, süreniz doldu, ek sürenizi veriyorum.

Buyurun efendim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Tarih: 12 Aralık 2014; yaşanabilir mekân, yatay şehir sözünü verdikten iki gün sonra. Sayın Başbakan, bundan sizin haberiniz yok mu? Bu imar planlarını kim askıya çıkarıyor? Yoksa bir paralel başbakan mı var? (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, büyümeyle ilgili Sayın Ahmet Aydın bazı şeyler söyledi, dedi ki: "Cumhuriyet Halk Partisi 1946-2002 arasını alıyor. 46 hemen savaştan sonraki ilk yıldır, onu almak doğru değil çünkü savaştan hemen sonra ekonomi yüksek büyüme gösterir." Doğru ama bizim 1946'yı alma nedenimiz çok partili siyasi hayata başladığımız yıl olmasıdır, bir başka nedenle değil. O zaman, ben size başka bir örnek vereyim. Gelin 1924-2002'yi alalım. 1929 dünya ekonomik bunalımı var -dünyanın bugüne kadar yaşadığı en büyük ekonomik kriz- ihtilaller var, darbeler var, krizler var, kesintiler var, her şey var bu dönemde, koalisyon hükûmetleri, istikrarsızlık dönemleri. Bütün bu ortalama dahi yüzde 4,8'dir; yine sizin büyümenizin, 2003-2014 büyümesinin gerisinde değil.

Değerli milletvekilleri, maalesef, 2015 yılı bütçesi, Sayın Davutoğlu'nun hükûmet programı, hükûmet anlayışı insanımızın geleceğe umutla bakmasına izin vermiyor. Sayın Davutoğlu'nun demokrasi konusundaki güven vermeyen tutumu, Sayın Cumhurbaşkanıyla ters düşmeme kaygısıyla her dediğine "Evet." demek, onunla paralel hareket etme kaygısı, bu kişisel...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Son cümlelerim.

BAŞKAN - Evet, Genel Kurulu selamlamak üzere buyurun.

Son süreniz.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - ...bireysel inisiyatifini kullanamıyor olması bize umut vermiyor. 2015 yılı bütçe rakamları da ekonomimizin iyi yolda olduğu anlamına gelmiyor. Temel problemler hâlâ devam etmektedir. Cümlelerimi burada sonlandırıyorum. Ancak umutsuzluğa gerek yok. Buradan bütün vatandaşlarımıza sesleniyorum, umutsuz olmaya gerek yok. Türkiye büyük bir ülkedir, Türkiye'nin potansiyeli çoktur, Türkiye'yi düze çıkaracak kadrolar Türkiye'de mevcuttur. Bu, bu toplumda vardır. Türkiye düze çıkacaktır.

2015 yılı bütçesinin hayırlı olmasını diliyorum. İnşallah, Hükûmet, bu bütçeyle almış olduğu yetkiyle hayırlı hizmetler yapar, saydam bir harcama sistemi yapar, Sayıştay raporlarını da Meclise getirir.

Sözlerimi sonlandırırken hepinize en içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)