Konu:2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2013 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı Nedeniyle
Yasama Yılı:5
Birleşim:28
Tarih:13/12/2014


2015 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2013 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ MHP GRUBU ADINA MURAT BAŞESGİOĞLU (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2015 yılı bütçesi üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi ve televizyon başında bizi izleyen aziz vatandaşlarımızı hem şahsım hem de grubumuz adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Çalışma Bakanlığı benim de 2002-2007 yılları arasında görev yapmaktan büyük bir onur duyduğum, devletimizin önemli kuruluşlarından biridir. Ancak, Çalışma Bakanlığına devlet hiyerarşisi içerisinde, maalesef, gereken önem verilmemiştir. Bugün dahi bunun eksiklikleri görülmektedir. Oysa kullandığı bütçe itibarıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, merkezî bütçeden sonra en çok gelir bütçesine sahip kuruluşumuzdur. Bütçesi veyahut da yönetmiş olduğu parasal varlık, İşsizlik Sigortası Fonu'nu da dâhil edersek 306 milyar 685 milyon Türk lirasıdır. Bu, merkezî bütçeden sonra en büyük bütçe kalemini oluşturmaktadır. Tabii, Bakanlığımızın buna göre, kurumsal yapılanmasında ve bu parayı yönetme konusundaki eksiklerini de zaman içerisinde gidermesi lazım.

Çalışma Bakanlığına gereken önem verilmemiştir dedim. Devlet mahallesinin karar vericileri, Çalışma Bakanlığını hep müdahale edilebilir bir arka bahçe olarak görmüşlerdir. Mesela, İŞKUR'da İşsizlik Sigortası Fonu var, Bakanlık bünyesinde bir fon ve şu anda toplam varlığı 80 milyar TL civarında ama, maalesef, bu fonun yönetimi Maliye-Hazine endekslidir. Örneğin, Çalışma Bakanlığında bir asgari ücret konusu olsa, emekli aylıklarına bir zam konusu olsa Maliye Bakanlığının ve Hazinenin çok büyük müdahaleleriyle karşılaşırsınız. Sosyal güvenlik reformunu yaptık. Arkadaşların çoğu burada. O tarihlerde aylık bağlama oranları ve kazançların güncelleştirilmesi konusunda Hazine ve Maliyenin açıkçası çok büyük dirençleri oldu ama bugün o dirençlerin haksız olduğu görüldü çünkü emekli aylıklarında artan bir şekilde azalma trendini hep birlikte yaşıyoruz.

İşsizlik Sigortası Fonu'nun kullanılması büyük ölçüde Hazinenin tasarrufundadır. Fon'un portföyünün yaklaşık yüzde 90,5'i devlet tahvilinden oluşmaktadır; sadece yüzde 10'luk bir bölümü serbest bırakılmıştır. Bu serbest bırakılma da Kamu Haznedarlığı sayesinde sadece ve sadece 3 kamu bankasına hasredilmiştir yani İşsizlik Sigortası Fonu, bu üç kamu bankası dışında, piyasa şartlarına göre, Fon'un gelirlerini değerlendirme imkânından yoksundur.

Elimde çıkmış olan bir bülten var. Bu bültene göre, 2010 yılından itibaren fon gelirlerinde büyük bir azalmanın olduğunu görüyoruz. 2010 yılında 9,91 olan fon getirisi Aralık 2013, Kasım 2014'te 7,86'ya düşmüştür.

Şimdi, şuna bir karar vermemiz lazım değerli arkadaşlarım: İşsizlik sigortasında biriken para kimin parasıdır? İşçi ve işveren primlerinden oluştuğuna göre işverenin ve işçinin parasıdır, daha çok da işsiz işçi kardeşlerimizin parasıdır. O hâlde devletin ve ekonomi yönetiminin piyasayı regüle etme gibi bir misyonu yoktur. Evvelemirde, İşsizlik Sigortası Fonu, işsiz kalan işçi kardeşimizin hakkını hukukunu korumakla mükelleftir. Bu sebeple Hazinenin doğrultusunda bir araç geliştirmesi, bu Fon'un yönetimi açısından isabetli değildir.

Çalışma Bakanlığına ikinci müdahale Sağlık Bakanlığından gelmiştir. Yine, bu reform sürecinde "Sağlıkta Dönüşüm" diye bir proje söz konusuydu. Bu Sağlıkta Dönüşüm Projesi'nin 8 birleşeninden 1 tanesi "genel sağlık sigortası"dır. Çalışma Bakanlığı bu görevini yerine getirmiş ve "genel sağlık sigortası"nı hayata geçirmiştir ama ne yazıktır ki bu 8 birleşenden 7'si ya hiç hayata geçirilmemiştir Sağlık Bakanlığı tarafından veyahut da geç hayata geçirilmiştir. Bu sebeple de Türkiye'de şu anda sağlık hizmeti sunumunda çok büyük bir problem yaşıyoruz.

Başlangıçta bu reformun öngörüsü katkı payı alınmaması idi ama bugün 11 noktada vatandaşlarımızdan katkı payı alınmaktadır. Vakıf hastanelerinde ve özel sektör hastanelerinde yüzde 200'e varan katkı payları alınmaktadır. Bu, bir kamu hizmeti olan ve ücretsiz olması gereken bir sağlık hizmeti sunumunun paralı hâle gelmesi, sağlığın piyasalaştırılması anlamına gelmektedir.

Üniversitelerle çok oynandı, araştırma hastaneleriyle çok oynandı, öğretim üyeleri üniversitelerden kaçtılar, yurt dışına gittiler, özel sektöre gittiler. Bugün Türkiye'nin çok saygın üniversitelerinde tıp eğitimi bizi kara kara düşündürüyor, bu ülke nasıl tıp öğrencisi yetiştirecek, nasıl tıp eğitim verecek diye. Bu konuda büyük bir sıkıntıyla karşı karşıya olduğumuzu da ifade etmek istiyorum. İleride sağlık konusunda yine görüşlerime tekrar dönmek kaydıyla güncel konuları değerlendirmelerinize sunmak istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çalışma Bakanlığımız, maalesef, 2014 yılında iş kazalarıyla anılan bir bakanlık oldu. Çok can kaybettik, Soma'da, Ermenek'te, Batı Karadeniz'de, İstanbul'da, Isparta'da çok büyük acılar çektik. Geride dul ve yetim boynu bükükler ve sönen ocaklar kaldı. Peki, niye bizim ülkemizde bu kadar maden kazası oluyor, niye insanlarımızın hayatı bu kadar değersiz, sık sık bu kazalarda canlarımızı feda ediyoruz?

ALİ UZUNIRMAK (Aydın) - Kömür kazası, kömür; maden değil kömür, sosyal yardım kömürü; maden değil, her dalda yok.

MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - Bir kere, ders almıyoruz, ateş düştüğü yeri yakıyor, herkes acısıyla kalıyor ve Türkiye'nin yoğun gündemi arasında bunlar unutulup gidiyor. Maalesef, bir güvenlik kültürü oluşmadı, eğitim ve denetim konusunda noksanlıklar var. Peki, bundan ders alarak -elbette Bakanlığımız da çalışıyor, diğer kuruluşlar da çalışıyor- ne yapacağız? Madencilik sektöründe, kömür ocaklarında evveliyetle, bir kere, altyapının sağlam olması lazım yani ocağa girdiği zaman madenci, havalandırması, oksijeni, tahkimatı, yaşam odası, hepsinin muhkem olması lazım, bu bir. İkincisi, artık eski teknolojiyle kömür çıkarmaktan vazgeçmemiz lazım. Bedeli ne olursa olsun -maliyet de artacaksa- mutlaka bizim yeni teknolojiyle maden üretmemiz kaçınılmaz. Sayın Bakanım da söylüyor, "havza madenciliği, proje madenciliği..." Madenci bilecek nereye kadar gittiğini, kaç metre derinliğe indiğini; indiği zaman ne kadar rezerv olduğunu ona öğretmemiz lazım.

Bir sürü kanun çıktı. "Türkiye'de iş kazalarının meydana gelmesinde sorumlu mevzuat mı?" derseniz, ben "Hayır." derim. Biz ta 1865 yılında Dilaver Nizamnamesi'ni çıkarmışız "Kömür ocaklarında akciğer hastalığı çok oluyor, efendim, orada çalışan işçilerin sağlık şartları iyi değil..." 1865'ten bu tarafa gelen bir mevzuat birikimi var. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nu çıkarmışız, ILO sözleşmelerini imzalamışız. Çoğu ülkeden ileri bizim mevzuatımız ama iş, uygulamaya geldiği zaman, tatbikata geldiği zaman bir ihmalkârlık, bir vurdumduymazlık içerisindeyiz. Bir de şunu çok yapıyoruz: Paniğe kapılıyoruz bir kaza olduğu zaman, Soma'da olduğu gibi, torba yasayla alelacele kanun çıkarıyoruz. Emin olun, o torba yasayla çıkarttığımız kanunların pratikte hiçbir faydası olmadı. Ne oldu? Zonguldak'ta 5 bin kişi işsiz kaldı. Efendim, Ermenek'te vardiya değişimine etkisi oldu.

İkinci bir panik yaşadık, tekrar bir kanun çıkarttık. Dedik ki: "Altı saat çalışacaklar." Ha, işveren-işçi hesap yaptı: "Ya, altı saat olduğu zaman bu iş olmuyor, 4 vardiyaya çıkması lazım. Yapmayın, bu kanunu uygulamayın. Ben iki gün izin yapmak istiyorum." dedi ve Meclisimizin çıkarmış olduğu bu yasa uygulanamaz hâle geldi.

En son, Sayın Başbakan bu konuda bir paket açıkladı. Bu açıklanan paketteki hükümlerin çoğu, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nda var. Bunları tekrar tekrar ifade etmek, kamuoyundaki tansiyonu düşürmekten başka bir manaya gelmiyor yani yasa yapmak, yönetmelik çıkarmak, ikincil mevzuat çıkarmak bu işleri çözmüyor. Ciddiyetle devletin, işverenin ve işçinin bu anlamda güvenlik kültürünün oluşması, ihmalkârlığın ortadan kaldırılması konusunda, hepimizin dikkatli olması lazım.

Bir kez daha, hayatını kaybeden işçi kardeşlerimize Allah'tan rahmet diliyorum, ailelerine başsağlığı diliyorum ve Milliyetçi Hareket Partisi olarak, başta Sayın Genel Başkanımız olmak üzere, bölge milletvekillerimiz ve Meclis grubumuz olarak bu işin takipçisi olduğumuzu, adli ve idari süreçleri sonuna kadar takip edeceğimizi de yüce Genel Kurula arz etmek istiyorum.

Diğer bir husus, sendikacılık konusudur. Değerli arkadaşlarım, geçmekte olduğumuz süreçte Türk sendikacılığı en şanssız ve olumsuz dönemini yaşıyor. Sayın Uslu burada, birlikte, beraber çalıştık. On yıl evvelki sendikal örgütlenme konusundaki elastikiyet, genişlik bugün yok. OECD raporlarına göre sendikasızlaşmanın en hızlı ilerlediği ülke Türkiye. Örgütlenme zorlukları var, diğer konularda zorlukları var, sosyal diyalog konusunda zorlukları var.

Kamu sendikaları daha başka bir âlem. İşçi sendikalarımızın yine oturmuş bir şeyi var ama kamu sendikacıları maalesef -hepsi için söylemiyorum- tamamen Hükûmetle iyi geçinmek, Hükûmete yandaş olmak adına bir sendikacılık yürütüyorlar. Böyle olmaz. Bu Mecliste çok sendikacı arkadaş var. Sendikacılık, eğer yapılacaksa, muhalif bir duruş sergilemeyi gerektirir. Çünkü sizin çalışanlarınızın, sizin üyelerinizin menfaatleri ile Hükûmetin, yönetimin menfaatleri daim bir çatışma hâlindedir. Yönetime teslim olmuş bir kuruluş, bizim nazarımızda sendika olamaz, o, bir dernek olur, bir sivil toplum kuruluşu olur.

Onun için bugün gerçek sendikacılığın yapılacağı gündür. Sendikacılık sadece bir ücret sendikacılığı değildir, bu ülkede demokrasinin, hak ve özgürlüklerin gelişmesi açısından siyasi partiler kadar önemli kuruluşlardır. Bir söz var, "Ekmeğiniz için özgürlüklerinizden vazgeçmeyin, yoksa ikisini birden kaybedersiniz." diyor. Bugün sendikacılar hem ekmek için hem özgürlük için mücadele etmek zorundalar ama gerçek sendikacılar, yoksa filan bakanlıkla beraber iş yapıp binlerce idareciyi, yıllarca bu ülkeye karşılıksız hizmet etmiş öğretmenleri görevinden alıp bir kadro tasarımı yapmak sendikacılık değildir. O iş kolunda yetkiliysen sana üye olsun olmasın herkesin hakkını hukukunu korumak zorundasın ama maalesef, kamu sendikacılığında bugün böyle bir seyir içerisindeyiz. 2014 toplu sözleşmelerinde ne oldu? Net 123 lira, memurlara verilen şey. Mutabakat hâlinde oldu, enflasyon farkı istenmedi. Şu anda, memurlarımız bu anlamda büyük bir mağduriyet içerisinde değerli arkadaşlarım.

Diğer bir konu, kıdem tazminatı konusudur, çok söyleniyor. Kıdem tazminatı konusunda söyleyeceğim cümle şudur: Önemli bir konudur. Çalışanlarımızın büyük bir bölümü kıdem tazminatından yoksundurlar. Bunun -bu konuda yapılacak düzenleme- müktesep haklarına halel getirmeden, alamayan işçi kardeşlerimizin de kıdem tazminatı hakkını garanti altına alacak bir düzenleme yapılmak suretiyle giderilebileceği kanaatindeyiz.

Yine, Bakanlığımızın yurt dışı sorumlulukları var. Şu anda yurt dışında 6 milyona yakın vatandaşımız var, onların hakkını hukukunu korumak ve o ülkelerde gittikçe zorlaşan yaşamlarını kolaylaştırmak adına uluslararası hukuktan ve sözleşmelerden doğan akdî yükümlülüklerimizi yerine getirmek ve onları sahipsiz bırakmamak durumundayız.

Diğer bir konu, alt işveren uygulamasıdır, taşeron uygulamasıdır. Sayın Salim Uslu burada, İzzet Çetin burada, arkadaşlarımız da burada. 4857 sayılı İş Yasası'nı yenilerken sosyal taraflarla anlaşamadığımız tek madde, 2'nci maddeydi, taşeron maddesiydi. Arkadaşlarımızın içine sinmedi, biz şöyle formüle ettik: İşin, işletmenin gerekliliği, teknolojik gereklilikler. Bu üçünü birlikte değerlendireceksin, bu şartlar oluşursa, asıl işletmede bir departmanı taşerona, alt işverene verebileceksin. O gün sendikalarımız buna karşı çıktılar ama sendikal irtifayı, geri düşüşü görün, bu maddeyle ilgili bir değişiklik yapıldığı zaman sendikalarımızın hepsi birden, 4857 sayılı Yasa görüşülürken itiraz ettikleri maddenin korunması için hep birlikte eylem yaptılar. Bakın, sendikacılık nereden nereye gelmiş değerli arkadaşlarımız.

Şimdi, taşeron uygulamasıyla ilgili bir düzenleme yapıldı, işverenlere bazı yükümlülükler getiriliyor ama maalesef, kamuda taşeron uygulamasının önünü açan bir uygulama. Bunun olmaması lazım, mahkeme kararlarının yerine getirilmesi lazım ve kadro hakları tanınması lazım.

Evet, zamanım çok hızlı ilerliyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; aslında ülkemizin çok önemli sorunları var. Makroekonomik göstergeler iyi değil, uluslararası rekabette 144 ülke içerisinde 44'üncü sıradayız, büyüme hızını revize etmişiz 3,2'ye düşmüşüz, enflasyon, borçlanma ve diğer ekonomik göstergeler gidişatımızın iyi olmadığını bize göstermekte. Bunlara ilaveten can alıcı sorunlarımız eklendi. Ne eklendi? Milletimizin birliği, devletimizin bekası büyük bir tehdit altında.

İki, demokrasiden uzaklaşıyoruz, hukukun üstünlüğünü hiçe sayıyoruz. Biraz evvel Faruk Bey burada bütün detaylarını anlattı. Bu iki can alıcı tehditle de karşı karşıyayız. Aslında bu saydığım iki şeyi bizim hiç konuşmamamız lazım. 100'üncü yılına yaklaşan bir cumhuriyette bu işlerin hallolması lazım. Kuvvetler ayrılığının, hukukun üstünlüğünün, demokrasinin, özgürlüklerin tartışılmaması lazım; devletimizin birliğinin, devletimizin bekasının tartışılmaması lazım. Gelin görün ki, şu anda en canlı tartışma, devletimizin bekası, milletimizin birliğinin korunması noktasında. Yani, bu noktaları konuşurken -Çalışma Bakanlığı, kıdem tazminatı, İşsizlik Sigortası Fonu- sanki gönlümüz buraya gitmiyor, o kadar önemli sorunlar var. Tabii, bunların tartışma yeri ayrı ama sosyal ve ekonomik göstergelerimizin de iyi olmadığını, gidişatımızın alarm verdiğini buradan ifade etmek istiyorum.

Peki, bu karanlık tablodan -belki iyimser rakamlar bulunabilir ama- nasıl çıkacak bu ülke? Konumuz itibarıyla şunu ifade etmek isterim: Türkiye'nin yeni bir sosyal politika tasarımına ihtiyaç var. Eğitimden sağlığa, işsizliğe, sosyal yardıma, sosyal hizmetlere kadar hepsini yeniden dizayn edecek bir sosyal politika tasarımına ihtiyaç var. Artık, geleneksel mekanizmalarla bu yoksulluğu, bu fukaralığı yenemiyoruz. Bakın, hâlâ en zengin ile en fakir arasındaki kat 7,7'dir. Millî gelirimizin yüzde 46,6'sını en zengin yüzde 20'lik grup almaktadır. Büyüdük diyoruz, kim büyüyor? Bin tane şirket büyüyor, 10 tane banka büyüyor. Fakir fukaraya bu büyüme yansımazsa, emekliye yansımazsa nerede sosyal devlet, nerede sosyal adalet? Onun için yeni bir sosyal politika tasarımına ihtiyacımız var.

Hemen işsizliğe geçiyorum: İşsizlik yapısal bir sorun hâline gelmiştir. Şu anda yüzde 9,10 bandında seyreden işsizlik, gerçekte, fiilî olarak yüzde 18, yüzde 19'dan aşağı değildir. Yöntemler değiştirildi, dönemler kısaltıldı. Alternatif işsizlik hesaplamalarına göre, şu anda 6,5 milyon civarında işsizimiz var, 2 milyon mülteci var. Geri kabul anlaşması yaptık -Sayın Bakan burada- bunun getireceği sıkıntılar var. Yani şu anda 7-8 milyonluk bir işsizler ordusu karşımızda duruyor. Bunların istihdama kavuşması lazım, iş üretilmesi lazım.

Peki, nasıl olacak? Bunun için bir çaba yok. Büyümenin, hep itiraz ettiğimiz büyüme konusunun kompozisyonunu değiştirme konusunda ekonomi yönetimi işin başından bu tarafa bir gayret sarf etmedi. İthalata dayalı, sıcak paraya dayalı bir büyümeyi büyüme zannettik. Yüzde 8-9 büyüyor ülke, istihdama katkısı sıfır, bazen eksi 2 büyüyor, istihdamda büyüme oluyor. Bu kurgu da yanlış aslında, güvenilirliği de sorgulanır. Ama esas olan, bir büyümenin istihdam yaratmasıdır değerli arkadaşlarım. Büyüme, istihdam yaratmazsa o zaman küresel şirketleri ve bu işin Türkiye'deki büyük şirketleri zengin etmekten başka bir resmi yoktur. Onun için, yapacağımız ilk iş, büyümenin istihdam yaratacak bir kompozisyona kavuşturulmasıdır.

İki: Eğitim meselesi. Eğitim şûrası oldu, iki konuya endekslendi; Osmanlıca ve zorunlu din dersleri. Keşke eğitim şûrasını altı ay sürdürebilseydik, tartışsaydık, kavga etseydik ama günün sonunda bu ülke nasıl bir insan yetiştirebilir, bunun bir kararını verseydik. Şu anda biz nasıl bir insan yetiştireceğimizi bilmiyoruz, bunun formüllerini bilmiyoruz, böyle bir yoksunluk içerisindeyiz.

Peki, başka bir konu: Bir insan kaynakları planlamamız yok. 76-80 milyon, bu nüfusun demografik özelliklerinin masanın üzerine yatırılması lazım; engellimiz ne kadar, gencimiz ne kadar, yaşlımız ne kadar. Yaşlanma geliyor, 2040'ta yüzde 20'ye ulaşacak Türk toplumunda yaşlanma olgusu. O zaman sosyal güvenlik sisteminizi nasıl yürüteceksiniz, emekli aylıkları ne olacak? Sosyal yardımları, huzurevlerini şimdiden yapmazsanız bu dalgayı nasıl karşılayacaksınız? Bunların hepsi hesap kitap işi. Onun için, bir insan kaynakları planlaması, bir iş gücü planlamasına ihtiyaç var ve hem ülkemizde hem çevremizde yükselen meslekleri, yükselen sektörleri tespit edip, üniversitelere dönüp "Kardeşim, bundan sonra şu bölümlere öğrenci al, piyasada karşılığı olmayan üniversitelerden öğrenci alma." demek lazım, boşuna insan kaybı, insan israfı olmasın.

Evet, bütün bunları gerçekleştirmek için yeni bir anlayışa ihtiyaç var ama görüyoruz ki on iki yılda yorulan bir siyasi iktidar var, vizyonunu kaybetmiş bir siyasi heyet var. Onun için, sizden bir beklentimiz yok. Şu seçimlere kadar ülkeyi sağ selamet getirin, 2015 Temmuzunda bu söylediğim yeni vizyon hayata geçecek, yeni bir siyasi anlayış, yeni bir siyasi iktidar inşallah, bu milletle buluşacak diyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)