Konu:Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan'ın 656 ve 656'ya 1'inci Ek sıra sayılı Bütçe Kanunu Tasarısı ile 657 sıra sayılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı'nın ikinci tur görüşmelerinde Hükûmet adına yaptığı konuşması sırasında Halkların Demokratik Partisine sataşması nedeniyle
Yasama Yılı:5
Birleşim:27
Tarih:12/12/2014


Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan'ın 656 ve 656'ya 1'inci Ek sıra sayılı Bütçe Kanunu Tasarısı ile 657 sıra sayılı Kesin Hesap Kanunu Tasarısı'nın ikinci tur görüşmelerinde Hükûmet adına yaptığı konuşması sırasında Halkların Demokratik Partisine sataşması nedeniyle
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2013 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı görüşmeleri vesilesiyle sizleri saygıyla selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

Konuşmamda, öncelikle, Türkiye'nin devralmış olduğu G20 Dönem Başkanlıyla ilgili kısa bazı bilgileri sizlerle paylaştıktan sonra, dünya ekonomisi ve Türkiye ekonomisinin son dönemde geçtiği gündem maddeleri ve önümüzdeki dönemle ilgili beklentilerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye 1 Aralıkta G20 platformunun Dönem Başkanlığını devraldı ve buraya seçilerek geldik, tüm ülkelerin mutabakatıyla seçildik. G20 platformu dünya nüfusunun üçte 2'sini oluşturuyor, dünya ticaretinin yüzde 75'ini oluşturuyor ve dünya ekonomisinin toplam gayrisafi yurt içi hasılasının da yüzde 85'ini oluşturuyor. Ağırlığı olan, temsil gücü yüksek ve almış olduğu kararlarında siyasi meşruiyet zemininin çok güçlü olduğu bir platform. Gerçekten, Türkiye için, dünya ekonomisinde, dünya finans piyasalarıyla ilgili pek çok konuda söz sahibi olma, gündemi belirleme ve yön verme konusunda büyük fırsat veren bir konu bu. Biz bir yıldır troyka yapısının içine girmiştik; bir önceki dönem başkanı ve bir sonraki dönem başkanıyla beraber çalıştık ve resmen de devraldık. Dün ve bugün ilk defa müsteşarlar ve merkez bankası başkan yardımcıları İstanbul'da bir araya geldiler, şu anda toplantılar hâlâ devam ediyor ve 20 ülkenin dünyayla ilgili konuştuğu konular artık burada, Türkiye'de, İstanbul'da konuşuluyor.

11 tane önemli gündemimiz var: Dengeli büyümenin tüm dünyada sağlanabilmesi birinci gündem maddemiz; altyapı yatırımları, finansal düzenlemeler, uluslararası finansal mimari, uluslararası vergi konuları, enerji konuları, uluslararası ticaret, istihdam, iklim değişikliğinin finansmanı, kalkınma, yolsuzlukla mücadele G20'nin 11 tane önemli gündem maddesi.

Biz tüm bu gündem maddelerini ele alırken kapsayıcılığa çok önem vereceğiz. Burada şunu kastediyorum: Özellikle G20 üyesi olmayan, gelişmekte olan, az gelirli ülkelerin problemlerini de G20 masasına taşımak istiyoruz ve orada alınan kararların, sadece orada temsil edilen ülkeler için değil, tüm dünya için iyi kararlar olmasını arzu ediyoruz.

Yine, KOBİ'lere özel önem vereceğiz. Hem gelişmekte olan ülkelerde hem de gelişmiş ülkelerde KOBİ'ler istihdamın temel oluşturucusu. Dünyada istihdamın yaklaşık yüzde 60'ı KOBİ'lerde oluşuyor, örneğin Türkiye'de yüzde 75, özellikle gelişmekte olan ülkelerde de KOBİ'lerin payı çok çok büyük.

Yine girişimcilik, yenilikçilik, araştırma geliştirme dediğimizde ilk akla gelen KOBİ'ler. İşte bununla ilgili de her bir 11 gündem maddesinin altında "KOBİ'ler için ne yapıyoruz?" sorusunu soracağız ve uluslararası kuruluşlara da şimdiden görevler verdik. KOBİ'yi dünya gündeminde daha önemli bir şekilde işlemek istiyoruz. Ayrıca Uluslararası Ticaret Odasıyla yapmış olduğumuz anlaşma gereği bir küresel KOBİ forumu Türkiye'de başlatacağız ve sadece bizim dönem başkanlığımızda değil, bundan sonraki dönemlerde de artık KOBİ'lerin bir uluslararası sesi uluslararası platformlarda yansıtılmış olacak.

Yine dönem başkanlığımızda uygulamaya çok çok önem vereceğiz. Sözler veriliyor, programlar açıklanıyor, taahhütlere giriliyor ama bunlar gerçekten uygulanıyor mu? Bu uygulamayla alakalı, ülkelerin reform taahhütlerini izlemeyle ilgili bir mekanizma kuruyoruz. İnternet üzerinden açıkça takip edilen ve hangi ülke hangi reform sözünü tuttu, hangi reform sözünde aksama var, bunu da takip edecek bir mekanizma oluşturuyoruz.

Yine karar verilmiş olan finansal düzenlemelerin de kararlılıkla uygulanması konusunda ısrarcı olacağız. Yatırımlar konusunda da özel bir vurgumuz olacak. Özellikle isabetli yapılmış, objektif kriterlere göre önceliklendirilmiş altyapı yatırımlarının hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ekonomiler için önemli olduğunu düşünüyoruz ve altyapı yatırımlarıyla ilgili de her ülkeden stratejiler oluşturmalarını istiyoruz ve kuşkusuz ülkelerin borç stokunu, mali yapısını bozmadan yatırımlar konusunda atılacak olumlu adımların da dünya ekonomisinin büyümesine katkıda bulunacağına inanıyoruz.

Finanstan sorumlu bakanlar ve merkez bankası başkanları G20 çerçevesinde zaten yılda dört beş kere bir araya geliyorlar. Ayrıca yılda bir defa, geleneksel olduğu üzere, dış ticaretten sorumlu bakanlar ve çalışma bakanları -20 ülkeden- bir arada oluyorlar. Biz ilk defa bir G20 enerji bakanları toplantısı yapmaya karar verdik. Yine bir tarım bakanları toplantısı gerçekleştirmek istiyoruz. Turizm bakanları toplantısı yapmak konusunda kararımızı verdik ve dışişleri bakanlarımızı da yine toplamak istiyoruz. Konferanslarla, seminerlerle beraber bir yılda yaklaşık 60 ile 70 arasında etkinliğe Türkiye bu vesileyle ev sahibi olacak ve dünya ekonomisinin yüzde 85'ini temsil eden kitle, burada, Türkiye'de dünya meselelerini konuşacak. Gerçekten önemli bir sorumluluk ve bir önemli olduğu kadar da dikkatli yürütmemiz gereken bir sorumluluk.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; küresel ekonomi zor dönemlerden geçti ve bu zorluklar hâlâ aşılabilmiş değil. Ama muhtemelen en kötü artık gerimizde kaldı. Bundan sonra kademeli de olsa bir toparlanma bekliyoruz.

Bu toparlanma ülkeden ülkeye hızı farklı olan bir toparlanma olacak. Bazı ülkeler daha hızlı toparlanacak, bazı ülkeler çok daha yavaş toparlanacak. Maalesef, en büyük ticaret ortağımız, doğrudan sermayenin en güçlü bize şimdiye kadar girmiş olduğu Avrupa Birliği, bütün bu tabloda en zayıf ve kırılgan toparlanmanın olduğu bölge. Ticaret ve yatırım bağlarının, finansman bağlarının böylesine güçlü olduğu bir büyük ekonomi yanımızdayken, o ekonomiye de bağımlılığımız sebebiyle Avrupa'daki olumsuzluklardan en az etkilenecek şekilde ekonomi politikalarımızı yürütmeye devam edeceğiz.

Gelişmekte olan ülkelere gelecek olursak: Gelişmekte olan ülkelerde durum pek iç açıcı değil maalesef. Geçtiğimiz on yıla göre önümüzdeki on yıl büyüme oranlarının daha düşük olduğu bir sürece girmiş bulunmaktayız. Bugün itibarıyla baktığımızda Çin'de büyüme oranları artık yüzde 9-10 değil, yüzde 7-8 aralığında olacak önümüzdeki bir iki yıl. Ama gelecek on yılın ortalaması, Çin'in büyümesinin dahi yüzde 6'nın altında olacağını tahmin ediyor pek çok uluslararası kuruluş. Ama buna rağmen gelişmekte olan ülkelerin, 1990 o Asya kriziyle mukayese ettiğimizde, yapılarının çok daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Gelişmekte olan ülkelerin artık kamu maliyeleri çok daha güçlü, borç stokları düşük, bütçe açıkları düşük. Yine gelişmekte olan ülkelerin bankacılık sistemleri eskiye göre çok daha güçlü, yüksek rezervleri var. Daha esnek kur rejimi artık uyguluyor pek çok gelişmekte olan ülke ve ekonomi yönetimleri kriz tecrübesini yaşayan insanlardan oluşuyor.

Dolayısıyla her ne kadar gelecek on yılda gelişmekte olan ülkelerin büyüme performansının geçmiş on yıla göre daha düşük olacağını söylesek de, yine de gelişmekte olan ülkelerin ortalama büyüme hızı, gelişmiş dünyanın çok çok üzerinde olacak yani gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisinden aldığı pay artmaya devam edecek.

Büyüme deyince, kuşkusuz büyümenin rakamsal boyutları önemli. Ki biz bunu G20 masasında da, diğer uluslararası platformlarda da seslendiriyoruz. Evet, rakam olarak büyümenin kaç olduğu önemli ama büyümenin kalitesi de çok çok önemli. Bu büyüme sürdürülebilir bir büyüme mi, değil mi? Bugün, belki kısa vadede daha yüksek büyüme oranı için ülkeler bazı adımlar atabilir, bazı popülist eğilimlere girebilir ama bu, daha sonraki yılların büyümesinden çalacak, hatta o ülkeleri daha zor duruma sürükleyecek sonuçları getirebilir. İşte, buna da çok çok dikkat etmemiz gerekiyor. Büyümenin finansal olarak sürdürülebilir olması, büyümenin sosyal politikalar açısından sürdürülebilir olması, yine çevre politikaları açısından büyümenin sürdürülebilir bir büyüme olması son derece önemli. Vizyon sahibi, ufuk sahibi, uzun vadeye bakan hükûmetler dünyada sürdürülebilirliği esas alarak ekonomi politikalarını oluşturuyorlar. Ama bir seçimlik ömrü olan, bir sonraki seçimde "Ne yapalım?" diye paniğe düşmüş hükûmetler de bakıyoruz yanlışlıklar içerisine sürükleniyorlar.

Ancak nereden bakacak olursak olalım, gelişmekte olan ülkeler için de, gelişmiş olan ülkeler için de, kendi ülkesi içerisinde güveni sağlayan ülkeler başarılı oluyor, güveni sağlayamayan ülkeler başarısız oluyor. Güveni sağlamakta zorlanan ülkeler ne kadar karşılıksız para basarlarsa bassınlar, kamu harcamalarını ne kadar artırırlarsa artırsınlar, bunun büyüme ve istihdam olarak kendilerine dönmediğini görüyorlar. Oysa, güveni sağlamış olan ülkeler, maliye politikası olsun, para politikası olsun, diğer politika alanları olsun, bunu da yaptıklarıyla beraber büyümeyi de, istihdamı da sağlamaya ve güçlendirmeye devam ediyorlar.

İşte, tam bu noktada Türkiye ekonomisine geçmek istiyorum. Gerçekten, Türkiye ekonomisi, eğer son on iki yılda dünyaca artık teslim edilmiş bir başarıya ulaştıysa, bunun arkasındaki temel faktör ülkemizde oluşturduğumuz güven ortamı. Güven oluştuktan sonra, verilen söze piyasalar, iş dünyası, vatandaş inandıktan sonra ekonomi politikasını uygulamak kolaylaşıyor. Aynen piyasada itibar sahibi bir iş adamının, iş kadınının iş yapması ile itibar sahibi olmayan ancak parası kadar iş yapanların mukayesesi gibi bu. İşte, Türkiye, çok şükür, artık sözüne güvenilen, programlarına inanılan bir ülke hâline geldi. Biz, kriz gelmeden önceki dönemde temel alanlarda reformlarımızı yaptık. Şu anda krizin en çok vurduğu ülkelere bakın temel problem alanı nedir diye: Bütçe açığı, bankacılık, sosyal güvenlik, sağlık ve bununla ilgili diğer sosyal problemler. Oysa Türkiye, bu kriz gelmeden önce bankacılık reformunu tamamladı, bütçe açığını minimum seviyelere düşürdü, Türkiye sosyal güvenlik reformunu yaptı, sağlıkta artık dünyaca meşhur, dünyanın takdir ettiği bir reformu gerçekleştirdi. Bugün, bizim bir önceki Sağlık Bakanımız, dünyada pek çok ülkede sağlık bakanlarına ders veriyor, dünyanın en ünlü üniversitelerinden biri olan Harvard Üniversitesinde başka ülkelerin sağlık yetkililerini eğitiyor, yetiştiriyor. Dolayısıyla, bu konularda Türkiye'nin zamanlıca atmış olduğu adımlar ve aldığımız tedbirler gerçekten Türkiye'yi bu krizin türbülansından önemli ölçüde korudu hem sosyal olarak hem ekonomik olarak ve aynı zamanda da finansta çok şükür sıkıntı yaşamadık.

Bankalarımız sapasağlam ayakta. Bütçe açığımız millî gelire oranla bu yıl yüzde 1,4; şu anda görüşmekte olduğumuz bütçenin bütçe açık hedefi yüzde 1,1; Orta Vadeli Program'da 2017 için koyduğumuz hedef yüzde 0,3. Neredeyse artık denk bütçeye giden bir sağlam duruşumuz var burada. Bir yandan sağlam bankacılık sistemi, bir yandan da sağlam bütçe yapısı Türkiye'yi dışarıdan ve içeriden gelebilecek her türlü olumsuz etkiden önemli ölçüde korudu, koruyor ve inşallah bundan sonra da korumaya devam edecek.

Türkiye, aynı zamanda, Avrupa Birliği sürecinde önemli siyasi reformlar gerçekleştirdi. 2002'yle mukayese ettiğimizde artık demokrasimizin kalitesi arttı. Temel haklar konusunda, özgürlükler konusunda 2002'yle mukayese ettiğimiz anda daha iyi bir noktaya geldik. Siyasi istikrarın sağlanmasında demokratikleşme süreci son derece önemli oldu ve bu kararlılığımız bundan sonraki dönemde de aynen devam edecek. Demokrasi ile ekonomiyi beraberce yükseltmeye devam edeceğiz.

Kriz döneminde ve kriz sonrasında uyguladığımız politikalar da çok çok önemli oldu. Bakın, krizin en derin anında, 2009 yılında açıkladığımız istihdam tedbirleri, açıklamış olduğumuz mali tedbirler çok hızlı sonuç verdi. 2010 yılında ve 2011 yılında arka arkaya iki yıl Türkiye ekonomisi yüzde 9 oranında büyüdü, yüzde 9, bir yüzde 9 daha. O krizin yine en derin döneminden bugüne kadar Türkiye'de toplam istihdam 5 milyon 732 bin kişi arttı. Gelişmekte olan ülkeler ya da gelişmiş ülkeler içerisinde istihdamını yüzde olarak en çok artıran ülkelerden biri şu anda Türkiye. Bir yandan da iş gücüne katılım oranımız artıyor ve çok hızlı artıyor. Özellikle kadınlarımızın iş gücüne katılımında ciddi artış var. Bakıyoruz, eskiden, toplam stoka baktığımızda, çalışanların toplamına baktığımızda kadınlarda yüzde 30, erkeklerde yüzde 70 gibi bir iş gücüne katılım oranı vardı. Son üç yıla bakıyoruz, son üç yılda iş gücüne yeni girenlerden yüzde 46'sının kadın, yüzde 54'ünün erkek olduğunu görüyoruz. Ve özellikle üniversite mezunlarında iş gücüne katılım oranı gerçekten çok çok yüksek. Dolayısıyla, bir yandan bu iş gücüne katılma oranının yükselmesini yaşarken bir yandan da istihdamın artmasını yaşıyoruz ve işsizlik oranımız belki de arzu ettiğimiz hızda bu sebeple de düşmüyor ama yeni açıkladığımız Ulusal İstihdam Stratejisi gerçekten son derece önemli. Bu bir YPK kararı olarak açıklandı ve önümüzdeki üç dört yıla yaygın bir eylem planı var. Bu eylem planındaki adımları inşallah attığımız zaman, özellikle iş gücü piyasamızdaki katılıklarla mücadelede başarıyı ortaya koyduğumuz zaman işsizlik oranımızın biz daha düşük seviyelere ineceğine inanıyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin ekonomisinin büyüklüğüne baktığımızda 230 milyar dolardan 822 milyar dolara yükselmiş bir toplam gayrisafi yurt içi hasılamız var. Burada kuşkusuz kur da etkili. Ekonomiyle ilgili söz alan değerli konuşmacılarımız kur etkisinden bahsetti, burada haklılar ama kur etkisinden tamamen arındırılmış ve satın alma gücü paritesine göre hesap edilmiş millî gelirimize baktığımızda 2002 yılında 8.667 dolardan 2013 yılında 18.809 dolara çıktığımızı görüyoruz. Bakın, bu oran Japonya'da yaklaşık 35 bin dolar, Avrupa Birliğinin ortalaması yine oralarda. Biz artık Japonya'nın refahının yarısına, Avrupa Birliğinin refahının yarısına ulaşmış bir ülke hâline geldik. Bakın, 2002'de kişi başına düşen millî gelirimiz, satın alma gücü paritesine göre, Avrupa ortalamasının yüzde 36'sıydı. Dün açıklanan en son TÜİK verilerine göre bu yüzde 53'e çıktı yani gelişmiş olan ülkelerle farkı bu süre içerisinde kapattık. Ha, gelişmiş bir ülke olabildik mi? Hayır. Eğer gelişmiş ülkelerle bizi mukayese ederek rakamlara bakıyorsak bu da tabii çok doğru bir karşılaştırma değil. Ama ne yaptık? Dünya Bankası hesaplamalarına göre alt orta gelir ülke grubundan üst orta gelir ülke grubuna çıktık ve Dünya Bankası hesaplamalarına göre, yine, yüksek gelir grubuna sadece 2 bin dolarımız kaldı. İnşallah birkaç seneye kadar bu farkı da kapatıp Türkiye resmen Dünya Bankası sınıflandırmasında yüksek gelir grubuna girmiş olacak. Yine, Dünya Bankasının son açıkladığı rapora göre dünya standartlarında hesap edilen orta kesim, orta sınıf Türkiye'de tam 2 kat büyüdü bu geçtiğimiz dönemde. Bunun kuşkusuz gelir dağılımına etkisi olumlu, yoksullukla mücadelede sonuçlarımız yine olumlu.

OECD'nin açıkladığı rapora göre Türkiye tüm OECD ülkeleri içerisinde Gini katsayısını en hızlı düşüren ülke. Ha, en düşük Gini katsayısına sahip olan ülke değiliz yani gelir dağılımının en düzgün olduğu OECD ülkesi değiliz ama çaba olarak ve ortaya koyduğumuz başarıya baktığımızda bu göstergenin düşüşünde yani gelir dağılımının düzelme hızında bir numaralı ülkeyiz.

Yine, baktığımızda, çok şükür ülkemizde artık 1 dolar gelirin altında bir nüfus kalmadı. Dünyada 7 milyar nüfusun 1 milyarı hâlâ 1 doların altında bir gelirle yaşıyor ve bu kriz döneminde sayı arttı, 900 küsurlardaydı, tekrar 1 milyarın üzerine çıktı şimdi. 2 dolar -bunun 2 katına bakıyoruz- gelir; öyle bir nüfusumuz kalmadı. 4,3 dolarlık nüfusumuz yüzde 30'dan yüzde 2,06'ya indi. Hangi açıdan bakarsak bakalım bu son on iki yıllık dönemde Türkiye yoksulluğun azaldığı ama sıfırlanmadığı, gelir dağılımının düzeldiği ama hâlâ düzelmeye devam etmesi gereken bir ülke.

İşte, böyle baktığımızda önümüzdeki dönemde bu başarıların devamı çok çok önemli. Ne yapmamız gerekiyor, nasıl bir ekonomi politikası izlememiz gerekiyor ki Türkiye bu başarılara devam etsin? Ona geçmeden önce Türkiye'nin uluslararası görünürlüğünün bir boyutu var -ki buna özellikle vurgu yapmak istiyorum- o da şu: 2002'de Türkiye, yardım alan ülkeler listesindeydi. Çok şükür artık Türkiye, yardım eden ülkeler listesinde ve yükselen bir donör ülke. Sadece geçen yılki dış yardımlarımız 3,3 milyar dolara yükseldi ve insanî yardımlarda dünyada 3'üncü olduk. Nominal rakam olarak 3'üncü olduk insanî yardımlarda. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Diyeceksiniz ki dünyanın 16'ncı büyük ekonomisiyiz ama insanî yardımlarda 3'üncüyüz. Bu bizim zaten kültürümüzün doğal gereği. Biz ne diyoruz: "Komşusu açken kendi tok uyuyan bizden değildir." Ama dünyada komşuluk kavramı değişti. Komşu demek ne demek? Yakından bildiğin, tanıdığın, hâlini iyi anladığın kişi demek. Şimdi eğer, Türkiye'den binlerce kilometre uzakta, Myanmar'da, Endonezya'da, Filipinler'de, haydi çok uzaklara gitmeyelim daha yakınlarda, Kuzey Afrika'da, Sahra Altı Afrika'da eğer insanlar acı çekiyorsa, yardıma ihtiyacı varsa, biz bunu biliyorsak, bundan haberdar olduysak o anda sorumluluk başlıyor, komşuluk sorumluluğu başlıyor.

Haberimiz varken, farkındayken yardım etmek bizim insanlık görevimiz. Tabii ki imkânlarımız ölçüsünde. Ama ben şuna da inanıyorum ki niyet iyi olunca ve olumlu bir perspektifle baktığınızda çok şükür kaynaklarımız da bereketleniyor ve bunları rahatlıkla yapar hâle geliyoruz.

Bakın, 1,7 milyon Suriyeli şu anda Türkiye'de. Biraz sonra Başbakan Yardımcımız Numan Bey bu konuları daha derinlemesine ele alacaktır, onun için fazla buraya girmek istemiyorum ama dışarıdan aldığımız yardım belli. Çok şükür ekonomimize bir şey oluyor mu? Hayır. 1,7 milyon insan gelmiş, yaşamaya başlamış Türkiye'de. Bir zamanlar biliyorsunuz, nüfus planlaması vardı, "Aman nüfusumuz çok artıyor, dikkat edelim." diye Türkiye'nin nüfusunu artırmamak için özel bir çaba vardı. Şimdi, 1,7 milyon kişi geliyor ve sapasağlam devam ediyoruz. Dolayısıyla, biz niyetimizi sağlam tuttuktan sonra ve doğru politikalar uyguladıktan sonra inşallah Türkiye'nin önü açık, yolu açık.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önümüzdeki dönemin temel hedefleri ne olacak?

Bir: Enflasyonu düşürmek. Enflasyonumuz yüksek. Buna bağlı olarak, piyasa faizlerinde enflasyonun üzerinde bir risk primi de eklediğinizde yüksek olduğunu görüyoruz ve enflasyondaki düşüşle paralel olarak da piyasa faizlerinin de düşmesini önümüzdeki dönemde bekliyoruz. Bu, bizim, Orta Vadeli Program'da açıkladığımız bir numaralı hedef.

İkincisi: Cari açığımızın azalması. Türkiye için önemli bir kırılganlık alanı. Cari açık veriyor olmak demek, dış kaynağa bağımlı olmak demek. Ne kadar cari açık veriyorsak o cari açığı finanse etmemiz gerekiyor. Bunu ya doğrudan sermaye girişi olarak finanse edeceğiz ya da borçlanacağız. Artık kamunun borç stoku, çok şükür, minimum seviyelere indi. Dış borcumuzu sıfırlamadık, artıya geçtik. Dış dengede, çok şükür, dış borçta artıdayız ama özel sektörümüzün dış borcu artıyor. Dolayısıyla, bizim cari açığımızı mutlaka düşürmemiz gerekiyor ve dışarıdan finansman bağımlılığımızı da azaltmamız gerekiyor. Bu da önümüzdeki dönemin ikinci önemli hedefi.

Üçüncü önemli hedefimiz de nedir? Yapısal reformlar yoluyla potansiyel büyümemizi artırmak. Kamu maliyesi, para politikaları, bunların hepsi önemli ama Türkiye'nin daha yüksek bir büyüme patikasına oturması ancak ve ancak yapısal reformlarla mümkün. Bunun için de ne yaptık? Geçen sene beş yıllık kalkınma planımızı açıkladık ve bu yıl 25 tane öncelikli dönüşüm programımızın eylem planlarını oluşturduk. Sayın Başbakanımız bir basın toplantısıyla bu 25 eylem planının 9'unu açıkladı. İnşallah, bu ay içerisinde 2 parti hâlinde, 8 artı 8, 2 grup hâlinde de diğer eylemleri açıklayacak. Baştan 1.250'ydi taslakta, şimdi 1.350 tane eylem oldu bizim Ekonomi Koordinasyon Kurulundaki çalışmalarımız sonucunda. Ve ben iddia ederek konuşuyorum, G20 ülkelerinin hiçbirisinde bu kadar iddialı ve bu kadar detaylı bir yapısal reform gündemi yok. Hiçbir hükûmet, böyle 1.350 tane eylemi, karşısına sorumlu kuruluşu ve karşısına tarihi yazarak ortaya koyma cesaretini kendinde bulamıyor, "Ben kendimi niye bağlayayım?" diyor. Oysa biz şuna inanıyoruz: Ne kadar öngörülebilir olursak, yapacaklarımızı ne kadar açıkça ortaya koyarsak, planlarımızı programlarımızı ne kadar açıkça kamuoyuyla, halkımızla ve iş dünyasıyla paylaşırsak o kadar öngörülebilirlik getiririz. Öngörülebilirliğin olduğu ülkede de güven olur, büyüme olur, istihdam olur. İşte bu yapısal reform alanı bizim için çok çok önemli olacak ve önümüzdeki dönemin belirleyicisi olacak.

25 tane alan... 25 tane alanı okumam inşallah sıkıcı gelmez ama önemli olduğu için ben burada tek tek başlıkları söyleyeceğim: Üretimde verimliliğin artması, ithalata olan bağımlılığın azalması, yurt içi tasarrufların artırılması ve israfın önlenmesi, İstanbul'un uluslararası bir finans merkezi olması, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi, kamu gelirlerinin kalitesinin artması, iş ve yatırım ortamının geliştirilmesi, iş gücü piyasasının etkinleştirilmesi, kayıt dışı ekonominin azaltılması, istatistiki bilgi altyapısının geliştirilmesi, öncelikli teknoloji alanlarında ticarileşme, kamu alımları yönüyle teknolojiyi geliştirme, yerli kaynaklara dayalı enerji üretimi, enerji verimliliğinin geliştirilmesi, tarımda su kullanımının etkinleştirilmesi, sağlık endüstrilerinde yapısal dönüşüm, sağlık turizminin geliştirilmesi, taşımacılıktan lojistiğe dönüşüm, temel ve mesleki becerileri geliştirme, nitelikli insan gücü için çekim merkezi, sağlıklı yaşam ve hareketlilik, ailenin ve dinamik nüfus yapımızın korunması, yerelde kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi, rekabetçiliği ve sosyal uyumu geliştirilen bir kentsel dönüşüm ve kalkınma için uluslararası iş birliği altyapısının geliştirilmesi. 25 tane başlık, bunların altına toplam 1.350 tane somut eylem, kim yapacak ve en geç bu ne zaman tamamlanacak... 2018'in sonuna kadar takvimimizi ortaya koymuş oluyoruz ve bunları yaptığımız zaman, Türkiye'nin nasıl daha yüksek bir büyüme trendine oturduğunu ve kalkınma hızının nasıl daha da arttığını inşallah hep beraber göreceğiz.

Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin ekonomik göstergelerinin iyileşeceğine, daha da iyi rakamlara ulaşacağına biz inanıyoruz. Büyümemiz, inşallah, 2015 yılında 2014'e göre daha yüksek olacak, enflasyonumuz daha düşük olacak, cari açığımız daha düşük olacak yani hangi açıdan bakarsak bakalım, 2015 yılı 2014 yılına göre daha iyi bir yıl olacak. Bunu zaten biz programlarımızda ortaya koyduk. Bunu sadece biz değil, bağımsız değerlendiren kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar, piyasa analistlerinin yazıp çizdiklerinde de açıkça görüyorsunuz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye bu yapmış olduğu reformlarla gerçekten artık önemli bir iş merkezi hâline geldi. Sadece ülkemiz için değil, bölge için bir iş yapma merkezi hâline geldi. Bugün bakıyoruz, Türk Hava Yolları şu anda 108 ülkeye uçuyor. Dünyada başka hiçbir hava yolu bu kadar çok ülkeye uçmuyor. Intel, Microsoft, Coca Cola gibi çok uluslu şirketler İstanbul'u bölge merkezi ilan etti. Bu şirketler şu anda İstanbul'dan 70, 80, 90 ülkedeki işlerini yönetiyorlar. Dünya Bankasının özel sektöre kredi veren kolu IFC, Washington dışındaki ilk merkezini İstanbul'da açtı. Bütün Doğu Avrupa'ya, Rusya'ya, Kuzey Afrika'ya, Orta Doğu'ya, Kafkaslara, Orta Asya'ya kredilendirmeyi İstanbul'dan yapıyor artık. EBRD, Avrupa Yatırım Bankası, bunların hepsi geçtiğimiz iki üç yıl içerisinde İstanbul'a bölge ofislerini açtılar. İstanbul sadece Türkiye'yi değil, artık bütün bu coğrafyayı finanse eden bir şehir hâline geldi. Çok şükür bunların hepsi ülkemiz için, milletimiz için onur duyulacak gelişmeler.

Son olarak, yine, benden önceki konuşmacılardan birisinin değindiği bir konuya kısaca değinip sözlerime son vermek istiyorum, bu da bizim borç üstlenim anlaşmalarımız. Yap-işlet-devret modeli, biliyorsunuz kamu-özel ortaklığı altında bir model. Ve kamu-özel ortaklığı ne demek? Özel sektör ile kamunun bir ortaklık ruhu içerisinde altyapı yatırımlarını gerçekleştirmesi demek. Kaldı ki biz G20 Dönem Başkanı olarak altyapı yatırımlarında bu modelin tüm dünyada daha geniş kullanılmasını istiyoruz. Dünya Bankasına görev verdik; standartlaştırma ve standartlara bağlı menkul kıymetleştirmeyle ilgili çok önemli bir çalışmaya start verdik orada.

Burada ne yapıyoruz? Burada Hazine Müsteşarlığınca verilen borç üstlenim taahhütleri bir koşullu yükümlülük mahiyetinde; bir garanti değil, baştan standart bir kefalet değil, koşullu üstlenim. Ve bunun da dünyada çok örneği var. Hatta bu konu gündeme geldiğinde Hazine Müsteşarlığımızın yaptığı çok geniş bir basın açıklamasında dünyadaki bütün örnekleriyle bu anlatıldı hangi ülke neler yapıyor, nasıl çalışıyor diye. Ve yine Hazine Müsteşarlığımızın ayda bir yayınladığı Kamu Borç Yönetimi Raporu'nda da bunlar açıkça yazılı. Şu ana kadar toplam 3 proje için bu yapılmış ve toplam rakam öyle 100 milyar dolar falan değil, 5 milyar 278 milyon. Zaten her ay da bu yayımlanıyor. Bu da koşullu bir yükümlülük.

Kamu kuruluşları tarafından yap-işlet-devret modeliyle gerçekleştirilen projelere ilişkin ihalelerde, ihaleyi kazanan şirket ile ilgili idare arasında yapılan sözleşmenin taslağında -ki bu taslak ihale dokümanının bir parçası-burada zaten bunlar yazılı. Yani projelere ilişkin taslak uygulama sözleşmelerinde bir fesih anında tesisin ilgili idare tarafından devralınmasının öngörülmesi hâlinde, fesih tarihine kadar yapılan işlemler için kullanılmış olan dış finansmanın idare tarafından üstlenilebilmesiyle ilgili orada hükümler var. Yani ihale aşamasında öngörülmemiş ve haksız rekabet yaratacak şekilde ihale koşullarını değiştirecek bir borç üstlenim taahhüdünün verilmesi zaten mümkün değil. Bu, Plan Bütçe Komisyonumuzda tartışıldı, konuşuldu ve buradan da yine yasa hâlinde gerçekleşmiş oldu.

Ben tekrar 2015 bütçemizin hayırlara vesile olmasını diliyorum, ülkemizin, Türkiye'mizin çok daha müreffeh günlere ulaşması için bir vesile olmasını diliyorum, hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)