Konu:2015 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2013 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
Yasama Yılı:5
Birleşim:26
Tarih:11/12/2014


2015 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2013 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HDP GRUBU ADINA AYLA AKAT ATA (Batman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan yasa tasarıları hakkında, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, Yargıtay Başkanlığı ve Danıştay Başkanlığı bütçeleri hakkında konuşmak üzere söz almış bulunmaktayım. Halkların Demokratik Partisi adına hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, kurum ve kuruluşların kamu hizmeti yapabilmeleri için bütçe zorunlu bir unsurdur ve Türkiye Büyük Millet Meclisi her bütçe görüşmesinde bütçe aracılığıyla yürütme organını denetler bir pozisyondadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki yargının bütçesi hazırlanırken yürütme ve yasamanın yargı üzerindeki baskı ve etkisini azaltabilmek için yargının bütçesinin öncelikle ilgili kurum, kuruluşlarla ve diğer siyasi aktörlerle, kamuoyuyla, ilgili kesimlerle paylaşılarak hazırlanması gerekir ve bu konuda bu baskıya sebep olmayacak bir özenin gösterilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Değerli milletvekilleri, tarafsız ve bağımsız, her türlü siyasi etkiden uzak bir yargı ertelenemez bir ihtiyaçtır. Bu, etkin bir adalet sistemiyle yaşayabilecek demokratik bir toplum için hayati önemdedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında bağımsızlık, mahkemenin başka bir kişiden emir almamak, özellikle yürütme erki ve davadaki tarafların etki alanı dışında olmak şeklinde tanımlanmaktadır. Tarafsızlık ise davanın çözümünü etkileyecek bir ön yargı yokluğu özellikle mahkemenin veya mahkeme üyelerinden bazılarının taraflar düzeyinde onların leh ve aleyhine bir duyguya, bir çıkara sahip olmaması olarak açıklanmaktadır. Tarafsızlık ve bağımsızlık konusunda bu kürsüden benim tanık olduğum sekiz yıl içerisinde çok şey söylendi ama bir bütçe görüşmesi vesilesiyle tekrar bu Parlamentoda tarafsızlık ve bağımsızlık tanımı yapmak durumunda kalmanın Türkiye'nin somut gerçeğiyle bağlantılı olduğunu belirtmek istiyorum.

Yargıtay, kararlarıyla yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleriyle hep çatışma içinde olmuştur. Resmî devlet ideolojisiyle, siyasi iktidarla, askerî ve sivil bürokrasiyle karşılıklı etkileşim içerisinde bir yargı kurumunun yargı bağımsızlığı ilkesiyle bir arada düşünülmesi mümkün olmadığı gibi, devleti korumak misyonunu üstlenen bir yüksek yargı makamının tarafsız kalabilmesi de olanaksızdır. Yargıtay, geçmişte olduğu gibi bugün de Kürtlerin, Alevilerin, azınlıkların, kadınların ve tüm ötekilerin taraf oldukları davalarda, daima, tartışmalı olmaktan öte insan haklarının açık ihlaline yol açan kararlara imza atmıştır.

Yargıtay tarafından, kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet ve tecavüz davalarında kadın aleyhine ayrımcı kararlar verildiği kamuoyunca bilinmektedir. Daha dün Kütahya'da Nursel Ateş, Aydın Nazilli'de Ayşegül Kurtuluş ve Mersin'de Yasemin Çetiner, eşleri ve erkek arkadaşları tarafından katledildi. Kadın katliamlarında yargının tutumu ve faillerin cezasız bırakılması, kadına yönelik şiddeti derinleştirmektedir. Yine, Ermeni, Rum vakıf mallarıyla ilgili geçmişte verilen kararlar ile Hrant Dink kararı Müslüman olmayanlara yönelik sayısız kararların tipik örnekleri olarak hafızalarımızda yerini almıştır.

Günümüzde, özellikle Kürtlerin yargılandığı davalarda bu yaklaşımın kural hâline geldiğini görüyoruz. Devletin güvenlik güçlerince işlenen cinayetler, Yargıtayın karar ve içtihatlarıyla tam bir cezasızlık şemsiyesi altına alınmaktadır. Güvenlik güçlerince sivillere, gençlere, çocuklara karşı işlenen cinayetlerden hemen hiçbirinin failleri cezalandırılmamaktadır. Kürt sorunu, Kürt kimliğinin korunmasıyla ilgili her türlü ifade ve açıklamalar, Yargıtayın içtihatlarıyla evrensel insan hakları standartlarına açıkça aykırı olarak kriminalize edilmekte, dava konusu yapılmakta ve ifade sahipleri cezalandırılmaktadır.

Yargıtay, yasamanın bilinçli olarak esnek ve muğlak tanımlamakta ısrar ettiği yasa maddeleri -ki Türk Ceza Kanunu'nun hâlâ yürürlükte olan 220'ye 6,7,8; bir kısmı değiştirilmiş bile olsa ilgili maddeleri bunun en açık örneğidir- ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2008'de vermiş olduğu kararla sorun daha da derinleşmiştir. Yargıtayın karar ve içtihatlarıyla biliyoruz ki bu davalarda sorun daha da derinleşmiş ve cezasızlık durumu devam etmiştir.

Bizler, özellikle Kürt sorunu bağlamındaki davaların görüldüğü Yargıtay 9. Ceza Dairesinin karar ve içtihatlarıyla, Kürtlerin siyasi faaliyetlerinin hemen tümünün yasa dışı örgüt tanımı içerisinde hapsedildiğini düşünmekteyiz. 9. Ceza Dairesinin yapısı, davaların burada görülme sebebi, seçilen üyelerin kimliği ve hâkimlik kariyerleri konularının aydınlatılması gerekmektedir. Terörle Mücadele Kanunu'nun 10'uncu maddesiyle, görevli ilk derece mahkemeleri kapanmış olduğu hâlde onların temyiz organı olan 9. Ceza Dairesi hâlen açıktır. Özel yetki ve görevlerle donatılmış mahkemelerin insanlık onuruyla bağdaşmayan uygulamalarda bulunduğuna Türkiye tarihi boyunca tanıklık edilmiştir. Demokrasi, insan hakları, bağımsız bir hukuk ve adil bir yargılama için, neredeyse, özel yetkili mahkemelerle aynı işlevi gören Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kapatılması gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, Danıştay, Türkiye Cumhuriyeti'nin yürütme organlarına yardımcı bir inceleme, danışma ve karar organı olup yönetimin yargı yoluyla denetlenebilmesi görevini yapan bir yargı kuruluşudur. Ancak, ne yazık ki verdiği kararlarla, kamuoyunda, bu görevi yerine getirirken adil, tarafsız davrandığı noktasındaki yargı her geçen gün azalmaktadır. Son olarak, Soma Yırca kararı, 28 Ekimde verildi ancak on gün sonra bu karar tebliğ edildiği için -hukukta çok kullanılan bir kavramdır- telafisi imkânsız zararlar ortaya çıktı. Geciken adalet, adalet olmadığı gibi, aradaki şeffaflık süresini de gözetmek gerekiyor. Kararın verildiği tarihten kararın tebliğ edildiği tarihe kadar geçen süre içerisinde, evet, belki ilgili avukatlar karara ulaşamadılar, başvuru yapanlar karara ulaşamadılar ama muhtemelen, iş takibi yapanlar ulaştılar; muhtemelen, Hükûmetin yanındaki iş sahipleri orada o zeytin ağaçlarını keserek zeytinin, zeytin ağacının insanlığa hatırlattıklarını, anımsattıklarını yerle bir etmeyi düşünenler, evet, başardılar. 6 bin zeytin ağacı kesildikten bir gün sonra karar tebliğ edildi. Bu kararın başvuruculara bir gün sonra ulaşmış olması, evet, bir gün önce ortaya çıkan manzaraları ne yazık ki ortadan kaldırmadı. Köylülerin hepsinin, zeytinleri için ayaklandığını, onlara sarıldığını, onları korumak için canlarını ortaya koyduğu gerçeğini herkes, tüm Türkiye büyük bir üzüntüyle izledi. Ancak henüz bu konudaki şeffaflık noktasında atılması gereken adımların atılmamış olması, ciddi bir eksiklik olarak karşımızda durmaktadır.

Peki, durum bu kadar vahimken siyasi iktidarın yoğunlaşması, Danıştay ve Yargıtay üzerine yoğunlaşması ne üzerinedir? Tabii ki yargıda kadrolaşma üzerinedir. Bu amaçla, yöntem olarak daire ve üye sayılarının artırılması benimsenmiştir. Yeni yargı paketiyle, 38 daire ve 387 üyesi olan Yargıtay, 8 daire ve 129 üye daha ilave edilerek 46 daire ve 516 üyeden ibaret hâle gelmiştir. Danıştay, 14'ü dava, 1'i idari, 15 daire ve 156 üyeli iken 1'i dava ve 1'i idari, 2 daire ve 36 üye ilave edilerek 17 daire ve 195 üyeli hâle getirildi. Oysaki, biliyoruz ki bu, çözüm değil çünkü bunun yapılmasının altındaki neden ne? Daha fazla daire, daha fazla kadro, daha fazla üye. Peki, sonuç itibarıyla ortaya konulan gerekçe ne? Dava yükünün azaltılması, Yargıtay ve Danıştayın dava yükünün azaltılması. 2010 referandum sürecinden sonra da benzer bir yöntem benimsenmişti, daire ve üye sayıları artırılmıştı ama geçen yılın verilerine baktığımızda görüyoruz ki daire sayılarının artırılması ne yazık ki davaların daha kısa sürede görülmesine ve daha hızlı bir şekilde sonuçlanmasına etki etmemiş, hâlâ aynı yük Yargıtayın ve Danıştayın omuzlarındadır.

Buradan biz ne söyleyebiliriz peki? Şunu söyleyebiliriz Hükûmete: Cemaatin özel yargısıyla mücadele etmenin yolu, bir başka özel yargı inşa etmek değildir ve siyasi iktidar, geç de olsa, bu yöntemin doğru bir yöntem olmadığını anlayacak ve kavrayacaktır.

Değerli milletvekilleri, Anayasa'da yazılı temel hak ve özgürlükleri korumak ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan yasaların, başvuru üzerine, Anayasa'ya uygun olup olmadığını denetleyen Anayasa Mahkemesi de son günlerde Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç tartışılmadığı kadar tartışılır durumdadır. Anayasa Mahkemesi, 12 Eylül 2010'da yapılan değişiklik referandumunun kabul edilmesinin ardından mahkeme ve üye sayısı artırılarak bireysel başvuru yapma hakkına da kavuşmuştur ve bireysel başvuru almaya başladıktan sonra, sonuç: Türkiye toplumunun yaşamış olduğu tüm gerçeklik bugüne kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine intikal etmişti iç hukuk yolları tüketildikten sonra, şimdi Anayasa Mahkemesine gidiyor ve belki bugüne kadar hiçbirimizin bilgisine intikal etmeyen AİHM'nin vermiş olduğu kararlar, artık Türkiye toplumunun bir bütün bilgisi dâhilinde görülüyor. Ben de buradan Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular noktasında kendi yargılama usulünü ve takdir yetkisini kullanırken ortaya koymuş olduğu hukuki hassasiyeti, Avrupa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve normlarına uydurma noktasında göstermiş olduğu gayreti gördüğümü belirtmek istiyorum.

En çok tartışılan kararlar, biliyorsunuz ki, baraja ilişkindi. Bizler şunu söyleyebiliriz: Seçim Yasası'nın 33'üncü maddesinde yer alıyor baraj, en çok da bizi ilgilendiriyor çünkü biz baraj aşarak Parlamentoda grubumuzu kuramadık; bizler bağımsız girerek Parlamentoda grup kurma hakkını kazandık çünkü çoğumuz, seçim bölgemizde bir barajla karşı karşıya değildik. Barajı çok fazlasıyla aşarak, yüzde 50'lerin üstüne çıkarak Parlamentoya bağımsız da olsa milletvekilleri gönderme şansını yakaladık. Peki, yüzde 10'luk barajın bir örneği var mıydı? Evet, defalarca söyledik, böyle bir örnek Batı demokrasisinde yok, dünyada da sadece Seyşel Adalarında var. Başka bir yerde yüzde 10'luk baraj yok.

Biliyorsunuz, değerli milletvekilleri, 1995 değişiklikleriyle Anayasa'ya, seçim kanunlarının temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleriyle bağdaştırılacak şekilde düzenlenecekleri ilkesi getirildi. Peki, temsilde adalet ve istikrar kavramı birbirini dengeledi mi? Hayır. İstikrar adına temsilde adalet görmezden gelinebildi, yok sayılabildi. Bu nedenledir ki en somut sonucu olması itibarıyla söylüyorum: 2002 seçimlerinde AKP tek başına iktidara geldi ama ülke nüfusunun neredeyse yarısı Parlamentoda temsil edilemedi. 2007 ve 2011'de oy kullanan seçmenin Parlamentoya kendini taşıyabilme oranı eğer arttıysa, bu, partimizin vermiş olduğu bağımsız milletvekilleriyle Parlamentoya girme kararından kaynaklıdır; aksi hâlde yüzde 10'luk seçim barajı ne yazık ki temsilde adaleti sağlamamaktadır. Ama istikrar, evet, bu dönemde istikrar eşittir tek parti olarak algılanmaktadır; oysaki istikrar sadece tek partiyle sağlanabilecek bir unsur değildir.

Bizler barajın kaldırılmasının; halkın yönetime katılma oranına verilen değerle eşdeğer olduğunu düşünüyoruz. Öyle bir sonuç çıkıyor ki ortaya 12 Eylülün en büyük hediyesi oluyor baraj tüm siyasi iktidarlara. 12 Eylülden bugüne, 1980'den bu yana iktidara gelen tüm siyasi partiler için en büyük hediye oluyor. İktidarın dışındayken, muhalefetteyken kaldırılması için çaba harcayan ama iktidara geldikten sonra onunla birlikte yaşamayı ve yaşatmayı da zorunlu kılan bir anlayış gelişiyor.

Şimdi, buradan ancak şunu söyleyebiliriz: Halkın yönetime katılması önemlidir çünkü halk oy deposu değildir. Halk, yönetime fikriyle, tercihiyle, öncelikleriyle katılabilmelidir. Bizler de bunun gerçekleşebilmesi için Türkiye toplumunun temsilde adaletin sağlandığı ve bununla beraber istikrarlı bir yönetimin yaşandığı günlere erişebilmesi için mutlaka ama mutlaka barajın düşürülmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu, bir yargı kararıyla mı olur? Bu, gerçekten bir zihniyet devrimiyle olur. Biz parti olarak bir zihniyet devrimiyle olmasından yanayız ama şu da bir gerçektir: Bugün eğer ihlal boyutu Anayasa Mahkemesinin önüne gitmiş, geçmişte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önüne gittiği gibi ve bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin vermiş olduğu karardan dolayı Anayasa Mahkemesi "Evet, ben o takdir marjımı kullanıyorum, bu konuda söz söyleyebilirim." noktasındaysa biz hem ihlal kararı verebileceğine hem de iptal kararı verebileceğine inanıyoruz.

Değerli milletvekilleri, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurular boyutuyla son olarak şunu söylemek gerekiyor: Bu başvuruların ne şekilde ve ne kadarlık bir süre içerisinde neticelendirileceği hususu oldukça önem arz etmekteydi. Zira mahkemenin, kararları geciktirmesi yahut evrensel hukuk kurallarına aykırı karar verebileceği endişesi de taşınmaktaydı çünkü yüksek mahkeme, bilhassa parti kapatmalara dair verdiği kararlarla olumsuz bir sicile sahipti. Ancak son bir yıl içerisinde vermiş olduğu birçok karar, her ne kadar belli çevrelerce siyasi bir hesaplaşma içerdiği yönünde eleştirilse de netice itibarıyla olumluydu. Örneğin, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen tutuklu milletvekillerinin tutukluluk hâllerinin, seçilme hakkını ihlal gerekçesiyle sonlanması ve uzun tutukluluk sürelerinin beş yılla sınırlanmasıyla başlayan önemli kararların devamı da geldi. Nitekim Twitter'in kapatılması, kamuoyunca tartışılmış ve önemli bir gündem yaratmıştı. Anayasa Mahkemesi, tam da bu noktada herkes tarafından olumlu karşılanan bir tutum sergiledi ve buna ilişkin olumlu bir karar verdi. Yüksek mahkeme, yerel seçimler öncesi hukukun bağımsızlığı tartışmalarını derinleştiren Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararıyla ilgili düzenlemeye dair Adalet Bakanının yetkilerini artıran hükümlerin kaldırılmasına dair de bir karara imza attı.

Anayasa Mahkemesi son dönemlerde verdiği kararlarla toplumun geniş bir kesimini rahatlatırken Hükûmet cephesinin de tepkilerine maruz kalmıştır, ki bu, doğaldır çünkü iktidarı sınırlayan bir rol ve misyonu vardır. Nitekim, AKP kapatma davasıyla ilgili AKP'nin kapatılmaması yönünde verdiği kararla Hükûmet tarafından övgülere mazhar olan yüksek mahkeme, Başbakanın gözünde, birdenbire Twitter yasağının kaldırılmasına dair vermiş olduğu kararla "gayrimillî kararlar alan bir yapı"ya dönüşüvermişti. Başbakanın bu söylemleri, "Bugün o cübbe sizi güçlü gösterebilir ama bu ülkeye zarar verir." şeklindeki ifadesi, hukukun meşruluğunu iyiden iyiye sorgulatır hâle gelmiştir.

Hâlihazırda ülke gündeminde ardı ardına gelen gelişmeler, "tape" kayıtları, paralel yargı tartışmaları yargı erkine olan güveni sarsmış iken bu noktada Hükûmetin, Anayasa Mahkemesini karşısına alması tehlikelidir. Zira, hukukun meşruluğunu yitirmesi, yargının işleyişinin bozulması, adalet anlayışının gerilemesi, kısaca, hukukun bozulması, toplumsal ekonomik kazanımları geriye götüren bir etki doğuracaktır. Bu anlamda, Anayasa Mahkemesi toplum nezdinde bir güvence teşkil ederken siyasi iktidar tarafından bu yapının hedef alınması oldukça tehlikelidir.

Sonuç olarak, değerli milletvekilleri, siyasi iktidar hukuk, yargı ve adalet meselelerine samimi, dürüst ve tutarlı bir şekilde yaklaşmak ve çözüm aramak durumundadır.

Yargının olmadığı toplumlarda, herkesin kendi adalet arayışının ön plana çıktığı toplumlarda yaşanan kaotik ortam, tüm dünyanın mücadele tarihi içerisinde çoğu ülke için ibret verici noktaları da içinde barındıran bir noktadır. İşte, bugün yapılması gereken, o ibret verici noktalardan ders çıkarmaktır. Ne yargı aracılığıyla ne de yargı olmadan toplumun muhalefet eden tüm kesimlerini ötekileştirmek, yok saymak, hak ve hukuklarını kullanabilecekleri mekanizmaları ortadan kaldırmak, bugüne kadar sonuç vermediği gibi bugünden sonra da sonuç vermeyecektir.

Bu amaçla, diğer partiler ve aktörlerle birlikte olabildiğince geniş bir uzlaşı temelinde, toplumun tüm kesimlerinin olabildiğince yaygın ve ortak rızasını kazanabilecek, iğdiş edilen adalet duygusunu onarabilecek adil, demokrat ve insancıl bir yargının inşasına yönelik adımlar acil bir şekilde atılmalıdır. Biz bu aciliyetin farkındayız ve üzerimize düşen tarihî rol ve misyonu oynamaya hazırız.

Bu duygularla sayın Parlamentoyu saygıyla sevgiyle selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)