Konu:Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifleri
Yasama Yılı:5
Birleşim:24
Tarih:09/12/2014


Askerlik Kanunu ile Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifleri
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HDP GRUBU ADINA HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Bitlis) -Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Halkların Demokratik Partisi adına 665 sıra sayılı, Askerlik Kanunu'nda yapılacak değişiklikler üzerine söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Tabii ki bedelli askerlik 1927 yılından günümüze dek değişik dönemlerde birkaç sefer tekrarlanmış bulunmaktadır ve bu tekrarlama sırasında bu kanunlarda yapılan bazı değişikliklerin hiçbiri istenilen süreye cevap olmamıştır. Bu vesileyle...

Bilindiği gibi, Anayasa'nın 72'nci maddesine göre her vatandaş, sağlıklı olan vatandaş askerlik görevini ifa etmekle mükelleftir. Ancak, askerlik hizmetlerinin yerine getirileceğine ilişkin kanun 1076 sayılı Yasa'da açık ve net olarak konulmuştur. Bu yasaya dayanarak 1111 sayılı Askerlik Kanunu ile Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile düzenlenmiştir. Buna göre iki yöntem geçerlidir. Bir: Bedel ödeyerek ya da döviz ödeyerek askerlik görevini ifa etmektir.

Biliyoruz ki 1927 yılından sonra bedelli askerlik yasası çıkmıştır. Ancak, bu son dönemde, 1987'de 3358 sayılı Yasa'ya göre 18.433 kişi bundan yararlanmıştır. 1993'te ise 3802 sayılı Yasa'ya göre 35 bin vatandaş yararlanmıştır. 1999 yılında 4459 sayılı Kanun'a göre 72 bin kişi bedelli askerlikten yararlanmış, son yapılan düzenlemeyle beklentilere cevap olunmamıştır. Ancak, 30/11/2011 tarihinde 6252 sayılı Kanun'a göre hedeflenen 460 bin kişiden sadece yüzde 10'una tekabül etmiştir, 50 bin kişi bu yasadan yararlanmıştır. Şimdi de bedelli askerlik uygulamasından yaklaşık olarak 700 bin kişinin yararlanacağı söylenmektedir. Tabii ki bu kanunun önümüzdeki süreçte meyvesini vereceği inancıyla...

Kamuoyunda bedelli askerlik olayı kapanmışken bu algının yeniden tekrarlanması toplumda da bir huzursuzluk yaratmıştır. Her ne kadar vatandaş bu çıkan yasaya karşı olmasa bile burada bir eşitsizlik söz konusudur. Yani, biz burada bu çıkan yasaya karşı olmadığımızı... Ancak bu yasanın eşitsizliğine karşı çıkıyoruz. Burada parası olan bedel ödeyecek, parası olmayan da askerlik yapacak, doğru olmayan budur. Yoksa, gönül isterdi ki belli, makul bir seviyeye çekilsin ve bu makul seviyede vatandaş bu parayı ödesin ve herkes eşit bir şekilde bu askerlik kanunuyla ilgili kendi askerliğini ifa edebilmiş olsun.

Bugün Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri de zorunlu askerliktir. Bu zorunlu askerlik on iki aylık bir süre içerisindedir. Bunun en azından dokuz aya indirilmesi mümkün olabilirdi, bu yapılmadı. Tabii ki, burada Halkların Demokratik Partisi olarak biz bu yasanın içerisinde askerliğin zorunlu olmaktan çıkarılmasını ve vicdani reddin anayasal güvenceye kavuşturulmasını talep etmemize rağmen bu konuda hiçbir çalışma yapılmamış, halkın talebi ve isteği olan vicdani ret göz ardı edilmiştir.

Türkiye'de askerliğin zorunlu olmasında... Gitmek istemedikleri ifade ediliyor ve buna karşı olarak hâlen bir düzenleme yok. Hiç kimseye iradesi dışında askerlik hizmetini yaptırmamaları gerekir, askerliğin zorunlu olmaktan çıkarılması gerekir.

Vicdani ret hakkı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunun Avrupa Parlamentosu tarafından temel insani hak olarak kabul edilmiş. Fakat, vicdani reddi iç hukukunda tanımayan Avrupa Konseyi üyelerinden tek ülke Türkiye'dir. Bu vesileyle 10/3/2011 yılında 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanunu'nun 3'üncü maddesinde belirtilen koşullar özellikle askerlik yapmayla ilgili değildir. Şartlarına baktığımızda, ilkokul mezunları ancak bu er ve erbaşlıkta sözleşmeli veya ön sözleşmeyle askere alınıyor. Ben şunu söylemekte yarar buluyorum: Bunlar sanki ileride çok kirli işlerde kullanılacakmış gibi bir imaj yaratılıyor. Bunun düzeltilmesini talep ediyorum.

Sınır boylarına tabii ki bu insanları... Bu askerlikle ilgili, er ve erbaşlarla ilgili, sözleşmeyle alınan bu askerlerin hiçbiri gidip Kadıköy'de Ziverbey Köşkü'nde askerlik yapacak değiller. Bilindiği gibi, bunlar askerlik hizmetlerini sınır boyunda para karşılığında yapacaklardır ve düşünebiliyor musunuz, yedi yıl sonra bu insanlar askerlikleri bittiğinde tekrar halka yani topluma karışacaklar. Bu insanların, böyle katı bir disiplin içerisinde yetişen insanların yani savaşın koşullarına göre örgütlenen bu insanların acaba yarın toplum içerisinde ne yapacaklarını kim söyleyebilir? Örneğin sağlıkçıysa, tekrar dönüp sağlıkta çalışması söz konusuysa buradaki travmaların veya kendi yaşamında, o askerlik süresinde yaşamış olduğu travmaların sonucunu acaba şimdiden düşünebiliyor muyuz? Yarın bunların neler yapacaklarını da hatırlatmak istiyorum.

Burada görevli askerlerin ya da resmî insanların... Bu konu, bu sözleşme ve ön sözleşmenin koşullarının ne olduğu henüz yasada da belirtilmiyor bence. Bu nedenle, burada sanki böyle hummalı, kuşkulu bir imaj yarattığını söyleyebiliriz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biliyorsunuz ki 29 Kasım olayının vahametini dile getirmeden diğer konulara geçmek istemiyorum. Hepinizin bildiği gibi, iki yılı aşkındır sınırda olup bitenleri sabırla izliyoruz ve anlatmaya çalışıyoruz ama anlayan kim ya da anlamamazlıktan geliniyor. Sanki bu Hükûmetin amacı, Kobani düşürülmeye çalışılıyor. Sanki Kobani düşerse bütün askerî, siyasi, ekonomik sorunları çözülecekmiş gibi toplum bu kirli politikalar çerçevesinde örgütlenmeye, konsantre edilmeye çalışılıyor. Peki, Kobani'nin düşmesi hâlinde acaba AK PARTİ Hükûmetinin iç ve dış politika açısından ne yararı olacaktır diye merak ediyorum. Sınıra binlerce asker ve polis dizilmiş. Bu askerler ne iş yapıyor? Bir vatandaş olarak Sayın Millî Savunma Bakanına soruyorum: Burada görevli askerlerin ya da resmî görevlilerin sorumluluğunu kim üstleniyor? Kobani kantonunun kendi kendini idame etmesi, yönetmesi size ne gibi bir zarar veriyor ya da sizde nasıl bir rahatsızlık yaratıyor? Kürtlerin başına DAİŞ gibi bir belayı sarmalayanların başında sizin bu ikiyüzlü politikalarınızdan kaynaklandığını ifade etmek istiyorum. Henüz kim oldukları belli olmayan bu paramiliter ve lejyon güçler TSK'yle nasıl bir ilişki ağı içindedirler? Bu konuda bilginiz var mı Sayın Bakanım? Bu ilişki Türkiye halkının çıkarlarına nasıl bir katkı sunuyormuş? Bizim bilgimiz yok. Eğer sizin varsa bu konuyu açıklayabilir misiniz?

29 Kasım saldırısının amacı Kobani'yi düşürmek idi. Bu nedenle Türkiye tarafından binlerce askerin gözlerinin önünde bir katliam girişiminde bulunuldu. Yani, onun coğrafya haritasına baktığımızda şu Mürşitpınar Kapısı'dır. Şurada da Silo vardır. Bunun yanı başında Atmanek denen bir köy vardır. Buradan iki bomba yüklü, iki bomba örgütlü yani kendini bombayla donatmış iki insan önce geçiyor ve akabinde hızlı bir biçimde bomba yüklü iki araba tekrar Türkiye sınırından bu tarafa geçiyor yani Kobani'nin içine doğru gidiyor. Peki, burada yüzlerce askerin, polisin gözlerinin önünde, resmî görevlilerin gözlerinin önünde nasıl oluyor da Türkiye tarafından böyle bir girişimde bulunuluyor?

Şimdi size soruyorum: Bu sizin gerçekten DAİŞ'i desteklediğiniz anlamına mı geliyor, yoksa oradaki komutanların başkası mı acaba komuta ediyor? Ben bundan tereddüt duyuyorum, halk da bize soruyor: Neden böyle? Bugüne kadar herkes, gerçekten, Türkiye'nin büyüklüğünden, Türkiye'nin güçlülüğünden söz ederken, herkesin gözünün içine böylesine baka baka, burada ne oldukları belli olmayan, kim oldukları belli olmayan, Kobani'de bir dikili ağaçları bile olmayan bu insanların dışarıdan gelip Kobani'ye saldırmaları ne kadar manidarsa, buradaki askerlerin gözlerinin önünde, polislerin gözlerinin önünde oraya saldırmasını o kadar manidar olarak görüyoruz.

Bu olaylarla ilgili AKP Hükûmeti resmî düzeyde herhangi bir açıklama yapmamıştır ve ardından 2 intihar komandosunun oraya saldırmasının akabinde TSK'nin de resmî bir açıklaması söz konusu değildir. Ne hikmetse, sınırı geçen bu cellatlara, bu katil sürülerine karşılık veren YPG güçlerine karşılık TSK anında cevap veriyor ve bütün araçlarına saldırıyor ve oradaki araçlara zarar veriyor. Peki, bu zararı... Neden gözlerinizin önünden geçen bu intihar komandolarına karşı, bu intihar arabalarına karşı sessiz kalıyorsunuz da ona karşı kendini koruyan, savunan bu insanlara karşı neden böyle reaksiyon gösteriyorsunuz? Bu da şunu ifade ediyor: Bu konu da sizin bir ilişki ağı içinde olduğunuzun açık örneğidir. Bu nedenle şunu söylüyoruz: Sayın Bakanım, bu konuda bir araştırma yaptınız mı? Çünkü günlerce kamuoyunun önünde tartışıldı, medyada bu konu açık ve net olarak söylenildi ve televizyonlarda da görüntülü olarak gösterildi. Şimdi soruyorum: Bu konuda bir araştırmanız oldu mu, olmadı mı Sayın Bakanım?

Sınırda olup bitenlerle ilgili olarak dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalıştık. İki yıldan beri bu sınıra zaman zaman gidip kendilerini, Kobani'deki kardeşlerimizi, akrabalarımızı ziyaret ediyoruz ve olup bitenleri çok yakından izliyoruz. O sınırda sadece bunların vahametine, felaketine dikkat çekmek için orada demokratik eylemler yapılıyordu ve bu demokratik eylemlere karşın, ne hikmetse TSK o TOMA'larıyla, zırhlı araçlarıyla, tazyikli suyla halka karşı acımasızca saldırıyordu. Hatta, bu saldırıda birçok insanın yaralandığını söyleyebiliriz ve yaralananların yanında "Kader" diye genç bir kız kardeşimiz de orada yaşamını yitirmiştir. O gaz bombalarından bir de ben yaralandım. Yani, herkesin gözü önünde hedef göstererek saldırıda bulundular. Ama, neden DAİŞ gibi henüz ne oldukları belli olmayanlara karşı böyle bir tedbir alınmıyor? Eğer tedbir alınıyorsa alınan tedbirler nedir, merak ediyoruz.

Gerçekten AKP Hükûmetinin yürütmüş olduğu bu politikalar akıllı ve sorumlu insanları zorlamaktadır çünkü aklın sınırlarını aşmaktadır. Halk soruyor: "AK PARTİ Hükûmeti nasıl oluyor da kendi halkına, kendi vatandaşına yönelik böyle haince politikaları geliştirebiliyor?" Doğrusu, bu politikaları anlamakta insanlar zorlanıyor.

DAİŞ gibi vahşi ve insanlıktan nasibini almamış katil bir örgüte destek sunmak akıl kârı değildir. Bu, doğrudan Kürt halkına düşmanlıktır, dolayısıyla ülkeye de düşmanlıktır. Düşünebiliyor musunuz... Transkafkasya'dan, Avrupa'dan, Avrasya'dan, Fas'tan, Tunus'tan, Cezayir'den, Avrupa'nın birçok yerinden lümpen, paramiliter, lejyon gibi sıfatsız, kim oldukları belli olmayan bu tür insanları bu sınırda görmemezlikten gelemezsiniz. AK PARTİ Hükûmeti bu yanıltıcı politikalarıyla sözüm ona Kürtleri ve kamuoyunu kandıracağını düşünüyorsa kendini kandırıyor demektir.

Kobani'yle ilgili politikamızı gözden geçirin. Ekonomik olarak halk zor günler yaşamaktadır. Halkın aşa, işe ihtiyacı vardır. Bu politikalar sizi başarıya götürmez. Kobani her ne kadar acıların başkenti ise de Kobani artık bir insanlık kentidir, bir dünya kentidir. Burada özgürlük ve demokrasi abidesinin dikileceği günler çok yakındadır. "Ben insanım." diyen herkesin Kobani'ye destek olmasını diliyorum. Çünkü Kobani ve Kobani'nin şahsında insanlık boğulmaya çalışılıyor; çoluk çocuk demeden, kadın yaşlı demeden insanların yaşamları sonlandırılıyor. Son teknolojik ve süpersonik silahlarla üstün, orantısız güçle buraya saldırmaktadır. Bu yetmiyormuş gibi, Türkiye'yide bu olayların içine çekme planları yapılıyor. Bu planlar ve bu senaryoların her gün birileri tarafından ortaya konulduğunu söyleyebiliriz. Orta Doğu kadim halklarından biri olan Kürtlere karşı böylesi acımasız saldırılar, katliamlar ve soykırımlar yapılıyor, kardeş halk olan Türkiye buna sessiz kalıyor. Çünkü AK PARTİ Hükûmeti halka yeterince anlatılmasının önüne set çekmektedir.

Sayın Başkan, Sayın Başbakanın Suruç'a giderek savaş mağdurlarıyla konuşması büyük bir umut yaratmıştır. İnşallah, bu güvenlik koridoru açılır, bu kadar insan ölmez umudunu büyütürken birdenbire bir intihar saldırısının Türkiye topraklarından geliştirilmesi insanlarda hayal kırıklığını yaratmıştır. Bu savaşın sonu ne olacak, henüz belli değildir ama şu açık ve nettir: Burada bu savaşı destekleyenler... Bu savaşa karşı sessiz kalanların da günahı yok değildir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kobani toplumsal ve siyasal yapısı ile coğrafi ve demografik özellikleri dikkate alındığında çok küçük bir yaşam alanıdır. Yıllardır despot ve diktatörler tarafından idare edilen küçük ve şirin bir kenttir. Âdeta bir zulüm ve baskı cenderesine tabi tutulmuş kimliksiz bir halkın şimdi de kendi geleceğini belirleme özgürlüğünü talep etmesi kadar doğal ne olabilir?

Kobani'de Türkiye'ye hiçbir şekilde zarar verecek bir ortam yoktur. Aslında Türkiye'de Kobani halkıyla doğrudan doğruya ilişki kurulup insani yardımların ulaşması için bir koridorun açılması bizce çok önemlidir; bu, Türkiye'yi küçültmez, bilakis büyütür. Çünkü biz şuradan biliyoruz: Osmanlılar döneminde bir şair şunu söylüyor, diyor ki: "Kilâbı zulme kaldı gezdiğin nazende sahralar, uyan ey yâreli şîri jiyân bu habı gafletten." Biz sizin bu gaflet uykusundan uyanmanızı talep ediyoruz. (HDP sıralarından alkışlar)

Kobani halkı, sınırdan Türkiye tarafına geçmek istediğinde kendi sınırında döşeli mayınlı tarlalardan geçmek zorunda kalıyor. Bu da çoğunun bu mayınlarla karşılaşması... Ya ölüm ya da büyük, ağır yaralarla, travmalarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Yani yağmurdan kaçarken doluya tutulma gibi bir şey. Buradan, savaştan kaçarken mayın tarlalarıyla karşı karşıya gelinmesi kadar acı olan bir şey var mıdır?

Şimdi söyleniyor: Biz 2003 yılında Türkiye, Ottowa Anlaşması'na göre 2014 yılında bu kara mayınlarını sökeceğinin sözünü vermiştir ve bu anlaşmaya imza atmıştır. Şimdi de, dün yapılan tartışmalarda da Sayın Bakanımızın ve Komisyon Başkanımızın da ifade ettikleri gibi burada bu mayın sökme işlemini 2022'ye kadar ertelediklerini söylüyorlar. Peki, siz 2022 yılına kadar neden erteliyorsunuz?

Ve şunu söylüyorlar, diyorlar ki: "Efendim, DAİŞ büyük bir savaş orada başlatmış." Yahu, DAİŞ kimdir? Allah aşkına, DAİŞ kimdir? Kim DAİŞ'i destekliyor, nereden geldiler? Biz diyoruz ki: Bu adamlar Kobanili değildir, Afrinli değildir, Qamişlolu değildir; kimdir bunlar? Kim bunları örgütledi, kim bunları destekledi? Urfa milletvekili buradadır, bir yıl önce söyledim Komisyonda, Sayın Naci Bostancı da buradadır, dedim ki: Bak, siz bu lejyonları, bu paramiliter insanları getiriyorsunuz, Ceylanpınar'da TİGEM'de istihdam ediyorsunuz, orada onlara lojistik destek sağlıyorsunuz, eğitiyorsunuz ve sonra da Kürtlerin üzerine saldırıyorsunuz. Nedir? İşte, "Kobani'de veya Afrin'de veyahut da Qamişlo, Cizire dediğimiz alanda kurulan bu kantonları tanımıyoruz, yok edeceğiz?" Yahu, niye? Kürtlerin de insan gibi yaşama hakkı yok mudur? Onların kendi dilleriyle, kendi kültürleriyle, kendi dinleriyle, kendi motifleriyle, kendi kokusuyla, kendi tonuyla yaşama hakkı yok mudur? Senin kadar onun da hakkı vardır, o da bir insan. Ama gördüğümüz kadarıyla, bakıyoruz ki burada bunları destekleyenlerin başında emin olun Türkiye geliyor. Hiç itiraz edilmesin, gözlerimizle gördüğümüz bir şeyi... Kimse bizi yanıltmasın. Burada sayın milletvekilimiz diyorsa, çok merak ediyorsa...

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Doğru değil, doğru değil, doğru değil.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Sen bilmiyorsun ki, görmedin. Yahu, sen bilmiyorsun, görmedin sen.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Biliyorum, nasıl bilmiyorum, içindeyim, sadece Türkiye'yi değil, Avrupa'yı, Amerika'yı biliyorum, her tarafı biliyorum.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Sen bilmediğin için, konuşma.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Biliyorum, çok iyi biliyorum, senden çok daha iyi biliyorum. Sen kim oluyorsun da bunu söylüyorsun bana!

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Bakın, şu anda 1.300 kilometredeki o döşenen mayınlar içerisinde kendi arabasıyla, hayvanlarıyla birlikte...

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Senin ne yaptığını da çok iyi biliyorum ben.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Bilmediğin bir şeyi de konuşma.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Çok iyi biliyorum, senden çok daha iyi biliyorum.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Biliyorsan buyurun gidelim.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Tamam.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Buyurun gidelim.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Hemen yarın sabah gidelim, biletini de ben alayım.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Gidelim.

Ya, 30 tanesi yakalandı, 30 kişi şu anda yakalandı, hepsinin kimliği cebinde, Türk kimliği yazıyor.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Ya, yapma Allah aşkına! 200 bin insan geldi ya, insan biraz insaflı olur, biraz vefa gösterir, biraz müteşekkir olur.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Senin o vurucu timlerinin hepsi orada, askerden emekli olanlar orada...

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Zenderlioğlu.

Karşılıklı konuşmayınız lütfen.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - 200 bin insan ölümden kaçırıldı ya, ölümden kaçırıldı 200 bin insan, yazıktır, günahtır.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - 1957 yılından 1998 yılına kadar Türkiye tarafından 615.419 antipersonel mayını döşendiği söylenmektedir. Mayınların haritası şu anda ellerinde yok. Bu mayınları neden sökmüyorsunuz, niye sökmüyorsunuz, size soruyorum? Bir insanlık utancıdır artık mayınlar. Mayın üretimi durdurulmuştur ama siz hâlen bunda ısrar ediyorsunuz. Bunun tek bir anlamı var, siz savaş politikanızda ısrarcısınız. (HDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyoruz Sayın Zenderlioğlu.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Ben de teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum.

Sayın milletvekilim, çok merak ediyorsan bak, iki aydan beri ben Kobani'deyim, tamam mı?

BAŞKAN - Sayın Zenderlioğlu, lütfen, kuliste karşılıklı konuşunuz.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Pikniğe gidiyorsunuz Kobani'ye. Karşı tarafa geçsene.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Benim memleketimdir, senin değil.

BAŞKAN - Sayın Zenderlioğlu, lütfen...

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Kobani'de ne yapıyorsunuz?

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Orada gördük, gözlerimizle gördük.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Pikniğe gidiyorsun oraya.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Devamla) - Bir dakika müsaade et, bir şey söylüyoruz burada. Biz kimseye iftira atmıyoruz.

AFİF DEMİRKIRAN (Siirt) - Sadece işin şovunu yapıyorsun, başka hiçbir şey yapmıyorsun.

HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Bitlis) - Şovmenliği senin gibiler yapar.