Konu:AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma saatleri ile gündemdeki sıralamanın yeniden düzenlenmesine; 4, 21 Ekim 2014 ile 4, 11, 18 ve 25 Kasım 2014 Salı günkü birleşimlerinde bir saat sözlü soruların görüşülmesini müteakip diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 15, 22 Ekim 2014 ile 5, 12, 19 ve 26 Kasım 2014 Çarşamba günkü birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesine ilişkin
Yasama Yılı:5
Birleşim:3
Tarih:14/10/2014


AK PARTİ Grubunun, Genel Kurulun çalışma saatleri ile gündemdeki sıralamanın yeniden düzenlenmesine; 4, 21 Ekim 2014 ile 4, 11, 18 ve 25 Kasım 2014 Salı günkü birleşimlerinde bir saat sözlü soruların görüşülmesini müteakip diğer denetim konularının görüşülmeyerek gündemin "Kanun Tasarı ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmında yer alan işlerin görüşülmesine; 15, 22 Ekim 2014 ile 5, 12, 19 ve 26 Kasım 2014 Çarşamba günkü birleşimlerinde sözlü soruların görüşülmemesine ilişkin
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Olağanüstü olaylarla dolu bir haftayı geride bıraktık. Bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemi geçen hafta yaşanan olaylar olmalıydı çünkü Türkiye'yi, insanımızı son derece yakından ilgilendiren "Türkiye nereye gidiyor? Acaba yarın ne olacak?" endişesinin yoğunlaştığı bu süreç sadece Hükûmet tarafından değil, Parlamento tarafından ve tüm toplum tarafından son derece iyi değerlendirilmelidir. Ancak, görünen o ki bu olay geçen haftada kaldı ve bu olaylar bir güvenlik meselesi olarak algılandı ve geçildi gidildi.

Sayın Başbakanın, Cumhurbaşkanının açıklamaları yüreklere su serpen, birlikte yaşama umudunu, ümidini ayakta tutacak, onu güçlendirecek açıklamalar değil. Ben o açıklamalardan mutluluk değil üzüntü duydum, bana bir umut vermedi doğrusu o açıklamalar.

Sayın İçişleri Bakanı 10 Ekim tarihinde olayların bilançosunu açıkladı. Atatürk heykelleri yıkıldı, bayrak, Türk Bayrağı yere indirildi. Cumhuriyetin, ulusumuzun bu temel değerlerine saygısızlık kolayına geçiştirilebilecek bir olay değildir. İnsanlarımız öldü, emniyet görevlilerimiz şehit oldu, 780'i kamu binası olmak üzere 1.113 bina yakıldı, yıkıldı, tahrip edildi veya kullanılamaz hâle geldi; karakollar, kaymakamlık binaları, Kızılay binası, kan merkezleri binası, belediye binası bunların içerisinde. 1.177 araç ya tahrip edildi ya kullanılamaz hâle geldi. Sokak elbette demokratik bir şekilde yapılacak olan gösterilerin yeridir ama sokak hiçbir zaman şiddetin, Vandalizmin yeri değildir. Bütün bunları doğru bulmadığımızı ifade etmek istiyorum.

Başbakan Sayın Davutoğlu bu olaylardan sonra topluma, şüphesiz güven vermek amacıyla, "Devlet güçlüdür, daha iyisini yapar." mesajlarını verdi. Elbette, Türkiye Cumhuriyeti devleti güçlüdür, yanan, yıkılan binaların yenisini yapabilir, araçların yenisini yapabilir, yenisini alabilir, hepsi mümkün, yakılanı, yıkılanı, maddi olan her şeyi devlet, gücüne dayanarak yeniden yapabilir, bunda hiç kuşku yok. Ama, asıl ayağa kaldırılması gereken, asıl ayakta tutulması gereken, bu milletin bir arada, birlikte yaşama ümididir, duygusudur. Bu duygu geçen haftaki olaylarda büyük bir darbe almıştır arkadaşlar, bu gerçeği görelim. Sayın Recep Tayyip Erdoğan hâlâ Başbakan gibi konuşuyor, fırsat bulduğu yerde Sayın Davutoğlu da Sayın Erdoğan'dan rol kapıp bir şeyler söylemeye çalışıyor. Sokullu Mehmet Paşa örnekleriyle, onun veciz sözleriyle bu olayı geçiştiremezler, yok "Siz bizim sakalımızı kestiniz, biz sizin kolunuzu kestik..." Bu benzetme bile başlı başına kötü bir benzetmedir.

Devlet yakılanı yapacak, yenisini inşa edecek; hepsi, hepsi güzel ama ya Sayın Davutoğlu, Sayın Erdoğan birlikte yaşama konusunda ne diyorsunuz? Bu ümidi nasıl ayağa kaldıracağız? Bu konuda ben ümit veren bir konuşma görmüyorum. "Yakılanlar yeniden yapılacak. Bu bir güvenlik meselesidir, polisin yetkileri artırılacak. Sokağa çıkanlara, sokakta eylem yapanlara, şiddet yapanlara verilen cezalar artırılacak..."

Peki, ben size sormak istiyorum: Taş atan çocuklar bu ülkenin gündemindeki temel meselelerden birisiydi. Bu çocuklara ceza getirildi. Sonra kamuoyu oluştu, dendi ki: "Efendim, yazık değil mi bu çocuklara? Ya, bunlar taş atıyor diye Anayasa'nın, hukukun temel ilkesi olan ölçülülük ilkesine bu kadar aykırı bir ceza bu çocuklara olabilir mi?" Sonra burada hep birlikte bu yasayı değiştirdik. Şimdi yeniden başa dönüyoruz, yeniden güvenlikçi politikalarla bu olayı çözebileceğimizi düşünüyoruz.

Değerli milletvekilleri, sorunu sadece güvenlik meselesi olarak görüp Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'nda yapılacak değişikliklerle çözülebileceğini düşünmek bir yanılgıdan ibarettir, bunu tavsiye etmiyorum. Elbette bir ülkenin güvenlik güçleri sokak olayları, şiddet karşısında güçlü olmalıdır ama bu olaylar karşısında çözümü orada bulmayı, münhasıran çözümü orada aramayı ben çok yanlış bir yaklaşım olarak görüyorum. Çözüm, Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetlerinin bugüne kadar uygulamış olduğu yanlış politikaların değiştirilmesindedir.

Dış politikada mezhep esaslı bir politika yürütülmektedir. Mezhep esaslı bu politikaya bağlı olarak içeride bir toplum mühendisliği projesi uygulanmaktadır. Mezhep esaslı dış politikanın içerideki yansıması da yine mezhep esaslı iç politika olmuştur.

Arap Baharı sürecini Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisi yanlış değerlendirmiştir, yanlış okumuştur ve bu yanlış okuma nedeniyle Türkiye'nin yerini Orta Doğu'da, İslam dünyasında ve dünyada yanlış tarif etmişlerdir. Arap Baharı sürecinde birbiri peşi sıra yıkılan Arap diktatörlükleri nedeniyle, Türkiye Batılı, demokratik, laik kimliğiyle İslam dünyası ve Orta Doğu üzerinde bir model olma yerine, tam tersine, mezhepçi bir dış politika anlayışıyla, Sünni İslam dünyasına lider olmak gibi çağ dışı bir anlayışla Türkiye'yi bu maceraya sürükleyenler, bugün doğuda, güneydoğuda ve bölgemizde yaşanan olayların da sorumlusudur. Bugün dış politikada Türkiye düşmanlarıyla -yanlış söyledim, düzeltiyorum- komşularıyla savaşmak gibi bir tehlikeyi yaşarken yine içeride mezhep esaslı bir bakış açısıyla, toplum mühendisliğine dayalı bir bakış açısıyla içeride ötekileştirilen vatandaşlar nedeniyle şiddet ve gerilimin yaşandığı bir çatışma sürecini, bir kopma, bir ayrışma sürecini yaşıyoruz.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetin uyguladığı politikalar yanlıştır ama asıl üzüntü verici olan, bu politikaların yanlış olduğunun farkına varamamış olan Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisidir. Bu politikalar iflas etmiştir. Türkiye, bölgede, İslam dünyasında, Sünni ülkelerde lider olmak gibi saçma sapan bir hedef nedeniyle bütün komşularıyla kavgalı hâle geldiği gibi, içeride de yine bu Sünni İslam dünyasının lideri olma arzusunun yansıması olan politikalarla kavga, gerilim ve şiddet ortamına sürüklenmiştir.

Geçen haftaki olayları Hükûmet çok iyi değerlendirmek zorundadır. Bu olayları, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'nun polise tanıdığı yetkileri artırarak, ekonomik yönden yapılacak yatırımları artırarak, yanan yıkılan binaları yeniden yaparak çözmeyi düşünmek bir yanılgıdır. Bunların hepsini yapalım, gereken neyse yapalım ama cezaları artırmak suretiyle en basit bir sokak olayını, Gezi olaylarını, ne bileyim, benzeri demokratik gösterileri cezalandırmaya dönüşebilecek yetkileri, böylesi düzenlemeleri de doğru bulmadığımızı ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, sürem bittiği için konuşmamı burada sonlandırıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)