Konu:CUMHURİYET HALK PARTİSİ GRUBU ADINA GRUP BAŞKAN VEKİLLERİ ANKARA MİLLETVEKİLİ EMİNE ÜLKER TARHAN, YALOVA MİLLETVEKİLİ MUHARREM İNCE VE İSTANBUL MİLLETVEKİLİ MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ'NİN, İZLEMEKTE OLDUĞU DIŞ POLİTİKANIN GERÇEKLERDEN UZAK OLDUĞU, ÜLKE GÜVENLİĞİ VE ÇIKARLARINA ZARAR VERDİĞİ İDDİASIYLA DIŞİŞLERİ BAKANI AHMET DAVUTOĞLU HAKKINDA GENSORU AÇILMASINA İLİŞKİN ÖNERGENİN ÖN GÖRÜŞMESİ
Yasama Yılı:2
Birleşim:116
Tarih:06/06/2012


CUMHURİYET HALK PARTİSİ GRUBU ADINA GRUP BAŞKAN VEKİLLERİ ANKARA MİLLETVEKİLİ EMİNE ÜLKER TARHAN, YALOVA MİLLETVEKİLİ MUHARREM İNCE VE İSTANBUL MİLLETVEKİLİ MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ'NİN, İZLEMEKTE OLDUĞU DIŞ POLİTİKANIN GERÇEKLERDEN UZAK OLDUĞU, ÜLKE GÜVENLİĞİ VE ÇIKARLARINA ZARAR VERDİĞİ İDDİASIYLA DIŞİŞLERİ BAKANI AHMET DAVUTOĞLU HAKKINDA GENSORU AÇILMASINA İLİŞKİN ÖNERGENİN ÖN GÖRÜŞMESİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye, son yıllara kadar bölgesinde istikrar yaratan ve küresel ölçekte güven veren bir devlet olarak bilinirdi; kimliği, aidiyeti, ilkeleri, değerleri belli, dış politikası istikrarlı, saygın bir devlet olarak algılanırdı. Türk dış politikasında öncelik, girişimlerden sonuç alınmasına verilir, dolayısıyla Türkiye sonuç alıcı politikalar izlemeye özen gösterirdi. Çevremizdeki gelişmelerle yakından ilgilenir; politikamızı, bu gelişmeleri ulusal çıkarlarımız doğrultusunda etkilemeye yönelik olarak saptayıp uygular, ancak bize ait olmayan meselelere doğrudan müdahale etmezdik. Özellikle, komşularımız, başta, üçüncü ülkelerin iç ihtilaflarında saf tutmaz, bu ihtilaflara taraf olmazdık. Bu sayede bölgede ağırlığı olan, yapıcı, güvenilir, tutum ve politikaları öngörülebilir, anlaşmazlıklarda hakemliğine başvurulan; ekonomik, siyasi, askerî güce sahip olmasına rağmen, bu gücünü tehditle ve zora çevirerek değil, yumuşak güç şeklinde kullanan ve bu nedenle de ağırlığı büyük, saygınlığı yüksek bir ülke olarak görülürdük.

Bugün, Türkiye, her sorunun çözümünden kendisi sorumluymuş gibi her yere koşuşturan, telaşlı ve kendisini ilgilendirsin, ilgilendirmesin her konuya müdahil olma hevesinde olan, bu hevesi başkalarınca da istismar edilen bir ülke konumuna gelmiştir. Bu nedenle, Türkiye, bölgesinde başka ülkelerin karışmak istemediği dikenli konulara bu ülkeler tarafından kışkırtılarak müdahil edilen, her konuda yüksek sesle düşünen, belki sesi duyulan ama sözü dinlenmeyen, hemen her dış anlaşmazlıkta taraf tuttuğu için ihtilafların çözümünde etkili ve uzlaştırıcı olamayan, komşularının rejimlerini değiştirmeyi de kendinde hak gören ve bu yolda faaliyet gösteren, istikrar bozucu ve güven duyulmayan bir ülke hâline gelmiş bulunmaktadır.

"Komşularla sıfır sorun" politikası iflas etmiş, etrafımızda sorun yaşamadığımız komşumuz kalmamıştır. Türkiye, "sıfır sorun" iddiasıyla yola çıkıp bugün komşularının bir bölümüyle çatışır, diğer bazıları tarafından da tehdit edilir hâle gelmiştir. Bu hazin tablonun sorumlusu, ne yazık ki, dış politikamızı kötü yöneten Dışişleri Bakanı Sayın Profesör Ahmet Davutoğlu'dur. Gensorumuz işte bu gerçekten hareket etmektedir.

Değerli milletvekilleri, Sayın Davutoğlu saygın bir akademisyendir, kendi alanında mutlaka bilgilidir; uygar, kibar bir insandır fakat kendisi Dışişleri Bakanı olarak, ne yazık ki, hiçbir düzeyde başarılı olamamıştır. Akademik kimliği ile icracı Bakan kimliği arasında ayrım yapamamış, bu yüzden de hatalar ve başarısızlıklar bir türlü peşini bırakmamıştır. Dışişleri bakanlarının başarıları ve başarısızlıkları ülkeleri üzerinde diğer birçok bakanlıktan daha belirgin, daha kalıcı ve daha hayati etki yaparlar. Nitekim, Sayın Bakanın icraatı, Türkiye'yi, sözlerimin başında kısaca tanımladığım ağırlıklı konumdan, bugünkü şaşkın, dağınık görüntülü, dış siyasetinin hedefi, amacı açıkça belli olmayan, politikaları kestirilemez ve genel anlamda güvenilmez bir ülke konumuna getirmiştir.

Dış politikanın teorisi başka, uygulaması başkadır. Sayın Bakan, teorik varsayımlara dayalı yaklaşımıyla gerçeklerden kopmuş, hayalci hedefler peşine düşmüştür. Yabancı çevrelerin kendilerine mahsus gerekçelerle bu gidişatı başarıymış gibi takdim etmeleri -amiyane tabirle- kendisine gaz vermeleri, Sayın Bakanı gereksiz ve maceracı arayışlara daha da hız vermeye sevk etmiştir.

Ermenistan açılımı geri tepmiş, İran'ın nükleer politikasına uluslararası camianın temenni ettiği yönde bir açılım geliştirmek için araya girme çabaları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde talihsiz bir oy kullanma sonucu, İran'ın nükleer siyasetine arka çıkma olarak algılanmıştır. Buna rağmen, Hükûmetin Suriye'ye karşı izlediği hatalı politika ve Kürecik'te konuşlandırılan Amerikan erken ikaz radarı İran'ı da karşımıza dikmiştir. Bu bağlamda, Başbakan ve beraberindeki heyet, son yılların en başarısız, hazin ve itibar zedeleyici dış ziyaretini İran'a yapmak durumunda kalmışlardır.

Sayın Bakanın bölgesel ve bölge dışı diğer birçok girişimi de sonuçsuz kalmıştır. İşin aslına bakılacak olursa, Sayın Bakanın sonuç aldığı hiçbir ciddi girişim bulunmamaktadır. Başkalarının sorunlarını çözmeye çabalamak uğruna kendi ulusal sorunlarımız ihmal edilmiştir. Tabiri caizse, "stratejik derinlik" bir kara deliğe dönüşmüştür. Bu gerçeğe rağmen, Sayın Davuoğlu'nun hâlâ hiçbir hata kabul etmemesi, izlediği politikaların doğru ve ülke çıkarlarıyla uyumlu olduğunu ısrarla iddiaya devam etmesi çok kaygı verici bir durumdur.

Dış ilişkilerimizde ülkemizi doğrudan ilgilendiren önemli gelişmeler olurken, Sayın Bakan, Türkiye Büyük Millet Meclisine ve Dışişleri Komisyonuna yeterli zaman ayırmamış, Meclise ayrıntılı bilgi vermemiştir. Oysa demokratik parlamenter sistemlerde bu uygulama, düzenli olarak yapılmasına özen gösterilen ve dış politikada siyasi partiler arasında ortak çizgiler oluşturulmasına katkıda bulunan, ülke yararına işleyen bir yöntemdir.

Değerli arkadaşlar, dış politika dünyanın her yerinde millî bir siyaset olmak zorundadır, bu nedenle de her ciddi ülkede ulusal bir uzlaşıya dayalı olarak yürütülmesi gerekir. Sayın  Bakan hiçbir zaman bir ulusal uzlaşı arayışı içinde olmamıştır. Bugün Hükûmetin uyguladığı dış politika üzerinde de bir ulusal mutabakat mevcut değildir. Bunun sorumlusu da Dışişleri Bakanının şahsında Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetidir. Uygulanan yanlış politikalar nedeniyle -terörün azması dâhil- yaşadığımız ve yaşanmasından endişe ettiğimiz tüm olumsuzlukları tarih bu notla kayda geçirecektir.

Değerli milletvekilleri, Sayın Davutoğlu'nun, başında bulunduğu kurumla ilişkilerinde de ciddi sorunlar görünmektedir. Evet, Dışişleri çalışanlarının özlük haklarında yaptığı iyileştirmeler, Bakanlık için yeni bir yerleşke çalışmasını başlatmış olması ve yaygın ileri teknoloji kullanımı Sayın Bakanın olumlu icraatlarındandır ancak Dışişleri Bakanlığı Teşkilat Yasası'nda yapılan köklü değişiklikler ve meslek memurluğu sınavlarındaki soru işaretleri, bu seçkin ve profesyonel esaslara dayanan ve öyle kalması gereken kurumun yapılanması ve geleceği hakkında ciddi kaygılar uyandırmaktadır.

Dışarıdan yapılan artan sayıda büyükelçi tayinleri, bu tayinlerle atanan büyükelçilerden bazılarının liyakatleri hakkındaki tereddütler, kuruma yeni alınan memurlarda aranan nitelikler, tayin ve terfilerde aranmaya ve gözetilmeye başlandığı fark edilen esaslar, iktidar partisinin niyetleri hakkında kuşkulara yol açmaktadır.

Türk Dışişleri Bakanlığı, son derece profesyonel, iyi yetişmiş, dünyadaki emsalleri içerisinde büyük saygınlığa sahip, gündelik siyasetin dışında kalabilmiş ve bütün enerjisini yedi gün yirmi dört saat ülkesinin hizmetine hasredilme kapasitesine sahip müstesna bir kurumdur.

Bu Bakanlığın işlevinin Sayın Bakanın devrinde fikir oluşturma ve politika belirlemeye katkıda bulunmaktan giderek uzaklaştırıldığını ve lojistik destek ile altyapı hizmetlerini sağlamaya doğru yöneltilmekte olduğunu endişeyle izliyoruz.

Yukarıda sözünü ettiğim gelişmeleri ve Bakanlığa verilmek istenen bu yeni yönelimi, Adalet ve Kalkınma Partisinin, Dışişleri teşkilatı üzerinde partizan bir egemenlik kurma gayretlerinin işareti olarak değerlendiriyoruz.

Sayın Bakanın milletvekillerimiz tarafından bu hususta kendisine yöneltilen müteaddit sorulara bugüne kadar hiçbir yanıt vermemiş olması da bu kaygılarımızı ne yazık ki doğrulamaktadır.

Değerli milletvekilleri, Dışişleri Bakanlığı teşkilatının partizan ve ideolojik nedenlerle yapısının değiştirilmesi bu ülkeye uzun vadede çok büyük zararlar verir. Bu Bakanlık, devletin, bütün ülkenin ve halkımızın tamamının hizmetkârı ve temsilcisidir. Elbette, siyasi karar merci ve sorumluluk sahibi olan Hükûmetin talimatlarına göre iş yapacaktır ancak cumhuriyet tarihimiz boyunca daima ülkemizin ve halkımızın güvenliği ve refahı, uluslararası barış ve istikrar için şehitler vererek görev yapmış olan Dışişleri Bakanlığının siyasi etkilerden uzak tutulması ulusal menfaatlerimizin önde gelen bir gereğidir.

Değerli milletvekilleri, dış politikamızdaki yanlışlara ayrıca değineceğim. Ancak, önce bir Anayasa ihlalinden söz etmek istiyorum. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak başından beri Kürecik radarının bir ABD üssü olduğunu, NATO tesisi olmadığını vurguladık. Sayın Davutoğlu da hep aksini iddia etti ve uyarılarımıza rağmen kamuoyumuza doğruları anlatmadı. Aylar sonra, ABD Başkanı Obama sayesinde, radarın NATO'ya tahsisi talebi vesilesiyle nihayet herkes öğrendi ki Kürecik radarı gerçekten de bir Amerikan tesisiymiş.

Bu durumda Kürecik konusunun anayasal boyutu öne çıkmaktadır. Onun için şimdi soruyoruz: Radarla ilgili olarak ABD'yle imzalanan mutabakat muhtırası Anayasa'mızın 92'nci maddesi uyarınca neden Meclisin onayına sunulmamıştır? Radar üssündeki Amerikan askerleri kimin izniyle topraklarımızda görev yapmaktadır? Peşin olarak kaydedeyim ki 244 sayılı Kanun'un 6'ncı maddesine göre yapılacak bir açıklama bu soruları yanıtlamak için yeterli olmayacaktır. Zira Kürecik basit bir uygulama anlaşması değil, Rusya ve İran'ın tehditleri ışığında ulusal güvenliğimizi birebir ilgilendiren önemli bir düzenlemedir. Son yıllardaki teamül, Afganistan ve Libya örneklerinde de olduğu gibi, NATO Konseyinde alınan kararların dahi Parlamento onayına sunulması yönünde gelişmiştir. Kaldı ki Kürecik için tahsisli bir NATO kararı olmadığı açıktır.

Meselenin ulusal güvenliğimizle ilgili boyutuna gelince, 19-20 Kasım 2010 tarihlerinde Lizbon'da yapılan NATO zirvesinde füze kalkanı konusundaki oydaşmaya katılan Hükûmet, bu katılımı dolayısıyla ülkemizde bu sisteme dâhil bir ikaz radarı kurmaya mecbur değildi. Basiretli dış politika, komşularımızın, ülkede kurulacak böylesi bir radardan ciddi tehdit algılaması duyacaklarını ve bize karşı politikalar geliştireceklerini öngörmeyi ve NATO içinde füze kalkanı sistemine dâhil tesislerin Türkiye'de konuşlandırılmasını kabul etmemeyi gerektirirdi.

İran ve Rusya'nın bu konuya kesinlikle itiraz edeceklerini bilmek durumunda olan AKP Hükûmeti, müttefiklerimizi radarın bir başka NATO ülkesine konuşlandırılması hususunda ikna edebilmeliydi. Güvenliğini sağlamaya çalışırken ülkemiz üzerindeki tehdidin artmasına ve çeşitlenmesine yol açmak nasıl bir basiretsizliktir arkadaşlar?

Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin Suriye'ye ilişkin tek yanlı tutumu da bu komşu ülkedeki şiddet sarmalını derinleştirmiştir. Hula'da hepimizin kınadığı katliam belleklerden silinmeyecektir. Sınırın bu tarafında ise Mardin'den Mersin'e kadar uzanan illerimizde halkımız, esnafımız ekonomik ve sosyal açıdan mağdur olmuştur. Ayrıca, yukarıda da kısaca işaret ettiğim gibi, Hükûmetin hatalı Suriye politikası, Türkiye'deki terörün bu ülke tarafından tahrik edilmesine yol açarak ülkemizde terörün artmasına da neden olmuştur. Bu husus gözden kaçırılmamalıdır.

Sayın Davutoğlu, uluslararası hukuk ve iyi komşuluk ilkelerine göre hareket etmek, Suriye'deki iç diyalog mekanizmalarının işletilmesine çaba göstermek yerine, dış çevrelerin yönlendirmesiyle ülkemizi savaşın eşiğine getirmiştir. Birleşmiş Milletlerin sunduğu ve Arap Ligi'nin desteklediği Annan Planı'na da güçlü bir destek vermekten kaçınan Ankara, Suriye'ye müdahale konusunda Washington ve Avrupalı muhafazakârların yönlendirmeleri doğrultusunda bir politika izlemekten ne zaman vazgeçecektir?

Suriye rejiminin kendi halkına şiddet uygulamasına en baştan itibaren karşı çıkan, ülkelerinin geleceğine sadece Suriye halkının karar verebileceğini söyleyen, bu ülkedeki şiddeti dışlayan özgürlük ve demokrasi hareketlerini destekleyen partimizin bütün çözüm önerileri, maalesef, Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetince geri çevrilmiştir. En çok ihtiyaç duyulan bir zamanda ülkemizin Suriye'yle diplomatik bağları da koparılmış, istihbarat ve iletişim araçları aracıların eline bırakılmıştır.  

Hükûmetin Suriye politikası da yanlıştır, Irak politikası da yanlışlarla doludur. Bu politika neticesinde Türkiye, Irak'ın iç işlerine karışan, tarafgir ve bizzat Irak Başbakanı tarafından düşmanlıkla suçlanan bir ülke konumuna düşürülmüştür. Kürdistan Bölgesel Yönetimi'yle iyi ilişkiler kurulması yerindedir. Ancak Bağdat'ı dışlamak Irak'ın iç dengelerini bozmaktadır. Yanlış politikalar, işi Basra'da Türk Bayrağı'nın yakılmasına ve Türk şirketlerinin boykotla tehdit edilmesine kadar götürmüştür. Ülkemizin başlangıçta isabetle izlemiş olduğu siyaset doğrultusunda Irak'ın istikrarına, toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğine sahip çıkmak ve ülkedeki bütün gruplarla eşit ilişkiler içinde olmak varken, Türkiye son birkaç yıldır, komşu Irak'ı neden sürekli germektedir? Sayın Davutoğlu, Irak'ta varılan bu kırılgan durumun nedenlerini sorguladığında nasıl bir sonuca varmaktadır? Mezhepçilik bu sonucun neresinde yer almaktadır?

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görünen odur ki, Dışişleri Bakanının en düşkün olduğu işlerden birisi herkese akıl ve Arap ülkelerine de demokrasi dersleri vermektir. Tutuklu milletvekilleri, onlarca gazeteci, Silahlı Kuvvetlerimizin komuta kademesine mensup çok sayıda üst rütbeli subay ve yüzlerce öğrencinin hapiste olduğu, yargının bağımsız olmadığı, kadınların sürekli aşağılandığı, şiddete maruz kaldığı, herkesin telefonlarının dinlendiği, yaygın bir işsizliğin hüküm sürdüğü, sosyal adaletin ortadan kalktığı, terör ve şiddet eylemlerinin kol gezdiği, OECD'nin daha iyi yaşam endeksinde en son sırada yer alan bir ülkede bakanlık yapmakla partisinin Sivas il kongresinde "Cihan devleti kurmamızı kimse engelleyemez" demeyi nasıl bağdaştırdığını Sayın Bakana sormak isterim.

Sayın Bakana bunun da ötesinde, ayrıca bundan seksen sekiz yıl önce çağdaş, dinamik, laik ve demokratik olması hedeflenerek kurulmuş saygın bir Türkiye Cumhuriyeti varken başka bir devlet kurmaktan söz etmekle ne kastettiğini de açıklamasını isterim.

Sayın Bakan, sağda solda konuşmalarında "cihan devleti" kurmaktan, "Orta Doğu'nun sahibi, lideri ve hizmetkârı" olmaktan bahsederken, Arap ülkelerinin bu konuşmalarını nasıl algılayacaklarını düşünmekte midir? Sayın Bakan, bunları ve Arap ülkelerine model olacağımızı söylerken, bu ülkelerin ne modele ne lidere ne sahibe ne de hizmetkâra ihtiyaçları olduğunun, böyle arayışlarının bulunmadığının artık farkına varmalıdır.

İsrail düşmanlığı yaparak Arap sokaklarında popüler olmanın fazla bir anlamı yoktur. Sayın Davutoğlu, Arap ülkelerine buyurgan, kibirli ve tehditkâr söylemlerle demokrasi gelmeyeceğini ve bu söylemlerle Arapları kendimizden uzaklaştıracağını er ya da geç kendi deneyimlerinden öğrenecektir. Her bir Arap ülkesi kendi özellik ve ihtiyaçları doğrultusunda kendi yolunu kendi belirleyecektir. Bunun için dışarıdan yönetilecek bir değişim sürecine ihtiyaçları olabileceğini düşünmek Arap halklarına yapılabilecek en büyük saygısızlıktır.

Filistin'le ilişkilerimiz de sağlıksızdır. Filistin halkının birliğine katkı vermesi beklenen Türkiye, Hamas'ı kayıran bir politikayla Filistin dayanışmasını olumsuz etkilemiştir.

İsrail'le ilişkilerimiz tarafların karşılıklı hatalarıyla bozulmuş ve bunun bir neticesi olarak Türkiye, Orta Doğu barış sürecinin dışına itilmiştir.

Bölgenin en önemli gücü olan Türkiye'nin Arap-İsrail ihtilafının çözümü gayretlerinde devre dışı kalması, bölge barış ve istikrarı bakımından stratejik bir kayıptır.

Vatandaşlarımızın hayatına mal olan ve hâlâ İsrail'e özür diletememiş olan Sayın Dışişleri Bakanı, yazımını bizzat tahrik ettiği Birleşmiş Milletlerin Palmer Raporu'yla uluslararası planda da siyasi ve hukuki bir yenilgi almış, Filistin davasına ciddi zarar vermiştir.

Bugün İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan'la ülkemize karşı iş birliği yapmakta, Doğu Akdeniz'de petrol ve doğal gaz kaynaklarına el koyarken Türkiye göstermelik birkaç adım dışında durumu seyretmekle yetinmektedir. Öte yandan, İsrail'le bozulan ilişkilerimizin ABD ve Avrupa'yla bağlarımız üzerindeki etkisi de göz ardı edilmektedir.

Bölgesel konularda ABD doğrultusunda politikalar izleyen AKP Hükûmeti, Washington'la iyi ilişkiler kurmakla övünmektedir. Fakat aslında gerçek şudur: AKP, Amerika'nın bölgedeki enerji kaynakları odaklı tek yönlü çıkarlarının bekçiliğini yaptığı için taraflar geçici bir balayı yaşamaktadırlar. Ancak Türkiye'nin bölgedeki çıkarları daha kapsamlıdır. Eşitlik zemininde, kalıcı ortak çıkar ve değerlere dayanmayan ikili ilişkiler kırılgan olmaya mahkûmdur. Bu, şu andaki Türk-Amerikan ilişkileri bakımından da geçerlidir.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, ABD ile karşılıklı eşitlik ve saygı temeline oturtulmuş, kalıcı bir iş birliği ve karşılıklı dayanışma içinde olmayı arzu ederiz. Sağlıklı ve kalıcı bir ikili ilişkinin temel şartları bunlardır. Bunun için, Türkiye ile Amerika'nın ilişkilerini mutlaka eşitlik ve karşılıklı saygıya dayalı olarak, bölgede birbirlerinin ortak çıkarlarını koruyup gözetme üzerinde yoğunlaştırmaları gerekmektedir.

Kürecik radarı konusunda ciddi rahatsızlık beyan etmiş ve üstü örtülü tehditlerde bulunmuş olan Rusya'ya önce doğal gaz, şimdi de nükleer enerji bakımından bu denli bağımlı hâle gelmenin sakıncaları hesaplanmış mıdır? Bilelim ki Rusya, dış politikada çok radikal kararlar alabilen bir ülkedir. Türk-Rus ilişkilerinin tarihi de bu yöndeki derslerle doludur. Bu itibarla, Rusya'yla bağlarımızın özenli bir dengede tutulması büyük önem taşımaktadır.

Ermenistan açılımının başarısız yönetimi, hem Ermenistan'la ilişkilerimizi daha gerilere götürmüş hem de Azerbaycan'la güçlü olan bağlarımızı zedelemiştir. Ermeni iddiaları, iktidar partisi tarafından izlenen yetersiz politikalar nedeniyle, uluslararası kamuoyunun, özellikle Amerika ve Avrupa'nın gündemine iyice yerleşmiş bulunmaktadır. Tarafımızdan gerekli önlemler alınmadığı takdirde, siyaset, hukuk ve tazminat talepleri bağlamında Ermeni konusu Türkiye'nin başını çok ağrıtabilecektir. 2015 yılının bir kırılma noktası olabileceğine de bu vesileyle Yüce Meclisin dikkatini çekmek isterim.    

Değerli arkadaşlar, Kıbrıs'ta çözümsüzlük devam etmektedir. AKP Hükûmetinin KKTC'ye bakışı yanlıştır. Hükûmet KKTC'yi bağımsız bir devlet gibi değil, kendisine bağlı bir birim gibi görmekte ve böyle davranmaktadır. Bu ortamda Kıbrıs sorununa Kıbrıs Rumları yön vermekte, Türkiye sadece tepkisel bir politika izlemektedir.  Kendisi de yanlış olan "bir adım önde olma" politikası yerini bugün daha da tehlikeli olan "yerinde sayma" politikasına bırakmıştır. Sayın Bakanın bu yoldaki taahhütlerine karşın Yunanistan'la Ege'deki sorunlar devam etmekte, Batı Trakya'daki Türk azınlığının sıkıntıları da sürmektedir. Unutmayalım ki Ege sorunları, tarafları her an çatışmalara götürebilme potansiyeli yüksek olan bir ihtilaftır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; iktidar partisinin Avrupa Birliğine tam üyelik gibi bir hedefinin kalmadığı da artık bütün dünyanın malumudur. Bakanlarımız el ele vermişler, ülkemizi her geçen gün AB'ye tam üyelik hedefinden uzaklaştırmaktadırlar. Bu uzaklaşmanın ve isteksizliğin tek bir nedeni vardır: AB üyeliği demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, cinsiyet eşitliği, temel özgürlükler, sendikal haklar ve en önemlisi laiklik gibi çağdaş uygarlığın temel değerlerini benimsemeyi ve uygulamayı gerektirmektedir. Ancak iktidar partisi ve bakanları Türkiye'nin altın çağını evrensel ve çağdaş uygarlıkta değil, geçmişin kalıntıları arasında aramaktadırlar. Sayın Davutoğlu ise bu arayışın bayraktarlığını yapmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Lütfen sözlerinizi tamamlayınız.

Buyurunuz.

OSMAN TANEY KORUTÜRK (Devamla) - Değerli milletvekilleri, Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu'nun ütopik varsayımlarla cihan devleti, Orta Doğu'daki değişimin öncüsü ilan ettiği Türkiye, komşularının gözünde düşman bir ülkeye dönüşmektedir. İzlenen dış politika güvenliğimizi, bölgesel etkinliğimizi ve uluslararası saygınlığımızı tehlikeye atmaktadır. Dış politika teori, hayal ve fantezilerinizi sergileyebileceğiniz, bunları yaşama geçirmeyi deneyebileceğiniz bir alan değildir. Yapılan her hata mutlaka geri döner ve maliyeti tüm ulusumuz öder. Türkiye'nin dış politikası, içinde bulunduğu çıkmaz ve zafiyetten kurtarılmalıdır. Gensorumuzun kabulü bu yönde atılacak bir ilk adım olacaktır.

Hepinize saygılar sunuyorum.(CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyoruz Sayın Korutürk.