Konu:TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR
Yasama Yılı:4
Birleşim:114
Tarih:09/07/2014


TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

HDP GRUBU ADINA AYLA AKAT ATA (Batman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ilgili yasanın 3'üncü maddesi hakkında Halkların Demokratik Partisi adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İlgili yasanın 3'üncü maddesiyle "Yetki ve sekretarya" başlığı altında, Bakanlar Kurulu, çözüm sürecine ilişkin gerekli kararları almaya yetkili kılınıyor ve yine "Bu kapsamda yapılan çalışmaların koordinasyonu ve sekretarya hizmetleri Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tarafından yürütülür." deniliyor.

Sayın Bakanım, zaten mevcut Müsteşarlık yani Kamu Güvenliği Müsteşarlığı görev tanımı itibarıyla terörle mücadeleye ilişkin politikaları, stratejileri geliştirmek ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak amacıyla kurulmamış mıydı? Bu amaçla kurulmuş bir Müsteşarlık var ve adına "çözüm çerçeve yasası" dediğimiz bir yasada mevcut 6 maddeden, yürürlük ve yürütmeyi çıkartırsak 4 maddeden 1'i zaten Hükûmetin bu amaçla kurmuş olduğu bir Müsteşarlığa işaret ediyor ve yine ortak kurum olarak Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulu varken bu koordinasyonu sağlamak üzere de yine bu Müsteşarlığa görev ve yetki tanıyor.

Tabii ki bu süreci -eğer adına bir "çözüm süreci" diyeceksek- Hükûmet yürütecektir ve Hükûmet bu süreci yürütürken tabii ki ilgili iç ve dış dinamikleri sürecin içine katacaktır. Bunlar kimdir? Tabii ki siyasi partilerdir, tabii ki örgütlü kesimler, sivil toplum örgütleridir. Peki, bundan uzak, var olanın tekrarından ibaret bir yasa maddesine nasıl olacak da bizler çözüm çerçeve yasasının içeriğine dairdir diyebileceğiz?

Biz, bu maddeyle yapılmak istenene henüz bir anlam verebilmiş değiliz çünkü zaten geçmişte de aynı içerikte tam da bu amaçla bir düzenleme yapıldı ve Müsteşarlık ilgili tüm yapıların istihbaratlarının tek elde toplanması ve etkili bir mücadele amacıyla görevlendirildi. Ama bugün, bu noktada görüyoruz ki tekrardan bir yasa maddesiyle bu konum güçlendirilmeye çalışılıyor.

Peki, bir çözüm çerçeve yasası diyoruz ama maddenin başlığı itibarıyla değerlendirdiğimizde ve Müsteşarlığın ve daha öncesi ilgili tüm kuruluşların yapmış oldukları pratiklere baktığımızda, çalışmalara, operasyonel faaliyetlere baktığımızda bunun adını koyabiliyor muyuz? Evet, başlığı "Terörle Mücadele", başlığı "Terörü Sona Erdirme". Bu amaçla kurulan ilgili kurumlar var ve zaten biz bugüne kadar yaşadığımız tüm eziyeti hatta inkâr ve imhanın başlangıcını cumhuriyet tarihi boyunca bu nedenle yaşadık. Özellikle son otuz yıl için ifade edersek, tam da bu nedenle, işte, 3 bini aşkın köy boşaltıldı, tam da bu nedenle 3,5 milyon insan yersiz, yurtsuz bırakıldı ve göç etmek durumunda bırakıldı, tam da bu nedenle insanlar işkence masalarında yaşamlarını yitirmek durumunda kaldılar. Bu başlığın bize hatırlattığı ve ilgili kuruma verilen görevin bize hatırlattığı budur. Bu da doğru bir başlangıç değildir diye değerlendiriyoruz Sayın Bakan.

Yasa maddesi yerine biz ne öneriyoruz? Evet, barış sürecinin tesisi ve buna yönelik ilkelerin hayata geçirilmesi hususunda yapılacak iş ve işlemlerin koordinasyonunu ve yürütmesini gerçekleştirmek üzere teşkil edilecek olan toplumsal barış ve müzakere bakanlığı öneriyoruz. Müzakereler gerçekleşmeli ve en nihayetinde bir toplumsal barışa kavuşabilmelidir. Bu nedenle de ilgili bir bakanlığın mutlaka kurulması gerektiğinin altını çiziyoruz. Niye? Çünkü sorun ortadayken, sorunu açığa çıkaran nedenler ortadayken bu nedenlerin üzerine gitmeden, sadece var olan, görünen boyutunu törpülemenin bir anlam ifade etmediğini değerlendiriyoruz. Oysa ki terörle mücadele ve düşünce, ifade özgürlüğünü kısıtlayan tüm maddeler boyutuyla mevzuatta yapılacak bir tarama ve bu taramanın nihai sonucunda, evet, kaldırılacak maddeler ve yerine getirilecek maddelerin altını çizmek, yeni inşa edilecek maddelerin altını çizmek önemlidir diye değerlendiriyoruz. Çünkü bugün itibarıyla, mevcut Terörle Mücadele Kanunu'nun varlığı, düşünce, ifade özgürlüğünü kısıtlayan mevzuatın -başta Türk Ceza Kanunu olmak üzere- varlığı, evet, örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldırıyor; din, vicdan özgürlüğünü ortadan kaldırıyor; toplantı, gösteri yürüyüşü yapma özgürlüğünü ortadan kaldırıyor; adil yargılanma hakkını ve siyasete katılım hakkını ortadan fiilen kaldırıyor.

Peki, yapılmak istenen ne? Evet, bilgi, özgür düşünce ve yaratıcılık kontrol altına alınmaya çalışılıyor ve bu, kontrol altına alınmaya çalışıldıkça, sonucu yıkım olmaya devam ediyor.

Sonuç itibarıyla, biz, özellikle Hükûmet çevrelerinden sık sık "Onlar öğrenci değildi, teröristti; onlar emekçi değildi, teröristti; onlar çocuk değildi, teröristti; onlar gazeteci değildi, teröristti; onlar akademisyen değildi, teröristti ve onlar siyasetçi değildi, teröristti." cümlesini duyuyoruz çünkü mevcut tanım, "terör" tanımı o kadar geniş ki ve her noktaya çekilebilecek bir noktada ki, sizin, Terörle Mücadele Kanunu'nu kaldırmadan ve mevzuatta tarama yapılıp ilgili maddeleri değiştirmeden, yeniden düzenlemeden yolda atacağınız her adım, gidip gelip buraya takılıyor. Ve açığa çıkan cümleler, söylenen cümleler, kullanılan kavramlar var ki bugüne kadar toplumun her kesiminde derin yaralar açmış durumda.

Değerli milletvekilleri, dünyada tabii ki bu süreci yaşayan ilk ülke Türkiye değil, kendi sınırları içerisinde çatışma yaşayan tek ülke Türkiye değil. Başımızı kaldırıp baktığımızda birçok yerde benzer süreçlerin yaşandığını, farklı sonuçlar açığa çıkarmış olsa bile bazı yöntemlerin -müzakere çözüm yöntemleri, liderin rolü itibarıyla- benzer nitelikte olduğunu ve tabii ki deneyimlerin paylaşılabileceğini değerlendiriyoruz ama bir yasal mevzuata kavuşmadığı sürece, biliyoruz ki dünyada, karşılıklı tarafların oturup konuştuğu, değerlendirdiği sözleşmelerin belki yarısından çoğunun beş yıl içerisinde gündemden çıkarıldığını da değerlendiriyoruz. Nedeni ne? Taraflar kararsız. Nedeni ne? Taraflar birbirlerine güven duymuyorlar. Nedeni ne? Taraflar henüz ikna olmamışlar ve kamuoyu desteğinden yoksunlar.

Şimdi, burada değerlendirirsek, bizce artık taraflar bir ikna sürecini yaşadılar. Türkiye, bugün itibarıyla en öncelikli gündemi olarak Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümünü değerlendiriyorsa bu konuda var olan kararsızlık ortadan kaldırılmalı, tarafların birbirine güven duyabilmesi için ilgili adımlar mutlaka ama mutlaka atılabilmelidir çünkü ortada güçlü bir kamuoyu desteği var. Bu süreç başladığından beri -sadece 2013 yılını kastetmiyorum, öncesini de ele alıyorum- gerçekleşen her seçimde kamuoyu bu konudaki desteğini ilgili taraflara açık bir şekilde deklare etmiştir sandıkta verdiği oylarla. Geriye kalan ciddi bir siyasi kararlılıktır diye değerlendiriyoruz.

Ve "müzakere" kelimesinin kökeninde hiçbir zaman zikrin olduğunu unutmamak gerekiyor, anma ve hatırlama olduğunu da unutmamak gerekiyor. Burada belki şunu ifade edebiliriz: Neyi hatırlayacağız, neyi anacağız? Çünkü, belki bu salondaki birçok insan ne yaşandığının farkında bile değil. Evet, sürecin tanıklarına, sürecin aktörlerine, süreç içerisinde yaşanan mağduriyetlere söz ve temsil hakkı vereceğimiz bir süreç yaşanması gerekiyor değerli arkadaşlar.

En önemli bulduğumuz noktalardan biri de şu: Dünyadaki benzer süreçlerde, kadınlar, yetkili temsil noktalarında olmadıkları için ya da örgüt mekanizmalarında herhangi bir üst mercide bulunmadıkları için müzakere süreçlerinin mutlaka dışında kalmışlar. Bunun için de bazı tedbirler alınabilmesi gerekiyor. Eğer bir çerçeve yasasından bahsediyorsak ve bir müzakere sürecinin başlayacağını ifade ediyorsak Sayın Bakanım, sizin de Müsteşarlığınız bünyesinde ilgili kadın bürokratların azlığını bizler biliyoruz. Bu çerçevede, belki Meclis dışında bu oluşumların mutlaka bir araya gelerek kendi sesini, kendi sözünü söyleyebileceği mekanizmaların, kadınların da çözüm ve en nihayetinde barış sürecine taraf olabilecekleri mekanizmaların da hayata geçirilmesi gerekiyor.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir: Müzakere süreçlerinde hiçbir zaman müzakereler gerçekleştikten ve daha sonrasında çözüm yakalandıktan sonra, barış ortamı sağlandıktan sonra hiç kimse anlaşmaya varılan hükümler üzerine değerlendirme yapmadı, "Acaba yetki devrinin konusu nedir?" demedi ama herkes anlaşmanın kimler arasında yaşandığını hatırladı. Herkes Tony Blair'in konumunu da, yine Gerry Adams'ın konumunu da gördü ve gözlemledi; herkes Mandela ve De Klerk'ı anlayabildi, herkes onların rolüne işaret edebildi. Biz de bu süreçte mutlaka ama mutlaka benzer deneyimlerin olduğu gerçeğiyle, sürece taraf olan her kesimin bir tarih yazdıkları bilgi ve bilinciyle hassasiyetle yaklaşması ve sorunun özüne işaret edebilecek çözüm önerilerini, çözüm yöntemlerini toplumla paylaşarak ve topluma mal ederek geliştirmesi gerektiğinin altını çiziyoruz.

Hepinizi bu duygu ve düşüncelerle saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)