Konu:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GEÇİCİ GÖREV GÜCÜ BÜNYESİNDE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN 5 EYLÜL 2014 TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL DAHA UNIFIL HAREKÂTINA İŞTİRAK ETMESİ HUSUSUNDA ANAYASA'NIN 92'NCİ MADDESİ UYARINCA HÜKÛMETE İZİN VERİLMESİNE DAİR
Yasama Yılı:4
Birleşim:111
Tarih:02/07/2014


BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GEÇİCİ GÖREV GÜCÜ BÜNYESİNDE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN 5 EYLÜL 2014 TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL DAHA UNIFIL HAREKÂTINA İŞTİRAK ETMESİ HUSUSUNDA ANAYASA'NIN 92'NCİ MADDESİ UYARINCA HÜKÛMETE İZİN VERİLMESİNE DAİR
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'ne yapmış olduğu katkının bir yıl daha uzatılması konusundaki tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklamak üzere huzurlarınızdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, 2006 yılında başlamış olan bu harekâta başından itibaren Türkiye'nin dünya istikrarını, dünyadaki barışı, ülkeler arasındaki anlaşmaların barışçı yollarla çözümünü destekleme çabaları çerçevesinde kendi imkânlarıyla katkıda bulunmasını her zaman uygun gördüğümüz için olumlu oy verdik. Bugün Lübnan'da barışı korumak için bulunan Birleşmiş Milletler Gücü'ne Türk birlikleri de iştirak ediyor ama Türk birlikleri bölgedeki başka konulardaki barışı koruma alanında Türkiye'nin çok parlak bir sicili olmadığını da muhtemelen, üzülerek görüyor.

Şimdi, Irak'ta meydana gelen, Suriye'den Irak'a sıçrayan ve Irak'ın komşularını da tehdit etmeye başlayan çok ciddi gelişmeler çok muhtemeldir ki önümüzdeki görülebilir dönem içerisinde Lübnan'a da sirayet edecektir.

Biz bu taslağın, bu tezkerenin Meclise geleceğini gördüğümüz zaman bunu önce bir araştırdık "Bizim kara birliklerimiz, arazideki birliklerimiz hâlen orada mı?" diye. Arazide gerçi muharip birlik değil, istihkâm birliğimiz var ama istihkâm birliklerimiz eğer orada olsaydı biz, büyük bir ihtimalle, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu badirenin içerisine hazırlıksız yakalanacak birliklerimize vize vermemek için bugün burada olumsuz oy verecektik ama baktık ki Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerinin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin oradaki istihkâm birlikleri 2 Eylül 2013 tarihinde çekilmiş ve karada başka birliğimiz kalmamış. Şimdi mevsim şartlarına göre orada görev yapan bir fırkateyn veya yerine göre bir korvet ve hücumbot şeklinde deniz unsurlarımız var. Deniz unsurlarımızın Doğu Akdeniz'de bayrak göstermesi, Doğu Akdeniz'in istikrarına katkıda bulunması, Doğu Akdeniz'deki barış faaliyetlerinde yer alması ve Doğu Akdeniz'deki silah trafiğini engelleme görevinde Birleşmiş Milletler içerisinde yer alması bizim açımızdan kabule şayan bir durumdur. Onun için, biz bu tezkereye bu yıl da olumlu oy vereceğiz.

Şimdi, burada bir şey söyledim dikkat ederseniz, "Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölgedeki silah trafiğine engel olması bizim açımızdan makbuldür." dedim. Makbuldür ama silah trafiğine Birleşmiş Milletlerin görev güçleri dışında Türkiye'nin, maalesef, katkıda bulunduğunu görüyoruz. Başlangıçtan itibaren Hükûmeti çok ikaz ettik bu konuda. Suriye politikasında, Suriye'de silahlı bir mukavemet, silahlı bir karşı koyma yaratma çabalarında Türkiye'nin bu işlere girişmemesi gerektiğini söyledik. Bir komşu memleketin rejiminin değiştirilmesi Türkiye'nin şimdiye kadar denemeye kalkıştığı bir iş değildi; denemeye kalkıştığı bir iş değildi çünkü Türkiye bu bölgede şimdiye kadar hep istikrarı korumaya, barışı korumaya çalışan bir ülkeydi. Kendisi de, Türkiye, ancak istikrar ortamı olduğu takdirde sağlam bir varlık gösterebilen bir ülke, Türkiye istikrarsızlık içinde kolay çalışan bir ülke değil. Onun için, istikrarsızlık kendisine sıçramasın diye Türkiye'nin bu bölgedeki istikrara mutlaka katkıda bulunması lazımdı, barışa katkıda bulunması lazımdı. Suriye'deki olaylara müdahale edelim mi? Edelim ama silahla mukavemeti organize ederek, muhalefeti yapmaya çalışarak değil, uluslararası diplomatik ve barışçı teşebbüslere önayak olarak edelim. Tıpkı, vaktiyle "Irak'a Komşu Ülkeler" mekanizmasını kurup o günden bugüne kadar Irak'ın toprak bütünlüğünü muhafaza etmiş olduğumuz gibi edelim dedik ama böyle olmadı. Onun için, bu çok ciddi bir çelişki. Türkiye bir yandan bölgedeki birçok silahlı harekete ve bu arada da IŞİD gibi birtakım terör örgütlerine zamanında silah göndermiş, silah vermiş, her türlü yardımı yapmış, bir yandan da Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün, bölgeye, Lübnan'a silah gönderilmesini engelleme faaliyetlerine de gemi, fırkateyn, hücumbot, korvet göndererek katkıda bulunmaya çalışıyor. Bu belirsiz bir politika. Hakikaten, şaşılacak bir politika. Bu ne demek? Bu nasıl iş? Bir yandan silah verdiriyorsunuz, bir yandan silahı engellemeye çalışıyorsunuz. Siz aslında hangisisiniz? Bunu iyi düşünmek lazım. Biz, aslında silahı engelleyen olmalıyız. Biz, aslında silahı veren olmamalıyız. Bu bölgede silahlı faaliyetleri destekleyen, bunları geliştiren, bunları planlayan ülkeler olmamalıyız. Olduğumuz zaman başımıza ne geldiğini görüyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, İstanbul'da gene bir barış toplantısı yapıldı. İstanbul'un barış toplantısına ev sahipliği yapması aslında memnuniyet verici bir şey. Dışişleri Bakanı orada bir konuşma yaptı. O konuşmayı dinleyenler herhâlde epey şaşırmışlardır çünkü takip ettiği politikayla o konferansın kendi konusu birbirini çok fazla tutar mahiyette değil. Bu arada, hemen konferansın ertesinde Musul IŞİD tarafından işgal edildi. Sayın Dışişleri Bakanı "Twitter" vasıtasıyla kamuoyumuza dedi ki: "Biz, Bağdat Büyükçelçiliğiyle, Mısır Başkonsolosluğuyla, Basra Başkonsolosluğuyla temas hâlindeyiz." Temas hâlinde olmasını "Twitter"la veya "tweet"le atması için hiçbir sebep yok. Tabii ki temas hâlinde olacak. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, bütün dış temsilcilikleriyle yedi gün yirmi dört saat temas hâlinde. Bunu niye açıklama lüzumunu hissettiğini ben şahsen bir dış işleri meslek mensubu olarak çok fazla anlamadım. Ama arkasından başka bir şey daha söyledi gene "Twitter"da, dedi ki: "Musul'da durum kontrol altındadır, endişe edecek bir şey yoktur." Bu daha "Twitter"da birtakım kimseler tarafından "retweet" edilirken medilirken bir de baktık ki Musul Başkonsolosluğumuz IŞİD tarafından basılmış; Başkonsolos, Konsolosluk personeli, personelin ailesi, kedisi köpeği bağlanmış, götürülmüş. "Musul'da her şey kontrol altında, endişe edecek bir şey yok." diyen -ama "Twitter"da diyen- Dışişleri Bakanı ertesi gün bir beyanat verdi, dedi ki: "Bazı çevreler Irak'ın ciddi bir kaos içerisinde olduğu izlenimini yaymaya çalışmaktadırlar." Yani "Irak'ta ciddi bir kaos yok, Irak'ı bir kaos içinde göstermeye çalışıyorlar." dedi.

Şimdi, onu dedi. Bu gazetelerde yer aldı. Biz notumuzu aldık, bir kenara koyduk. Üç gün önce, dört gün önce bir beyanat daha verdi "Irak'ta dehşetli bir kriz baş göstermiştir. Bu kriz kapımıza dayanmıştır, bizi de tehdit ediyor." dedi.

Şimdi, çok kısa aralıklarla bir akademisyen birbiriyle çelişen değerlendirmelerde bulunabilir veya birbiriyle çelişen saptamalar yapabilir, beyanlarda bulunabilir. Bu, ileride bakıldığında o akademisyenin akademik kariyerinde bir etkisi olur, o açıdan tenkit edilir, eleştirilir ama bir Dışişleri Bakanı bir hafta, on gün içinde birbiriyle 180 derece zıt iki açıklama yapıp da birinde "Bir şey yok." birinde de "Feci bir vaziyetteyiz." derse, o zaman temsil ettiği, dış işlerini yönettiği ülkesinin güvenlik, savunma, siyasi mekanizmalarının hepsinde çok ciddi bir sorun olduğunu gösterir.

Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu'nun -burada daha önce bunları konuştuk, bütçeyi de konuşurken bu konuları görüştük- artık bu görevi ne kadar başarıyla yürüttüğünü, ne kadar daha yürütmesi gerektiğini kendi vicdanı içinde bir değerlendirmesi lazım diye düşünüyorum.

Dışişleri Bakanını, siyaset Dışişleri Bakanı yapmıştır. Siyasetin imkânları Dışişleri Bakanına, Dışişleri Bakanı olma şansını vermiştir. Dışişleri Bakanı aradan geçen zaman zarfında Türkiye'nin dış politikasını bugün içinde bulunduğu çok olumsuz, çok sakıncalı, çok rahatsızlık verici ve Türkiye'nin gücünü, kuvvetini, varlığını, ağırlığını çok hafifletici bir noktaya getirmiştir. Siyasetin kendisine bakan olma şansını vermiş olduğu Dışişleri Bakanının önünde şimdi bir şans daha vardır; o şans da istifa etme şansıdır.

Bakın, bizim siyasi hayatımızda istifa çok kullanılan, çok başvurulan bir unsur değil, istifayı herkes etmiyor. Hiç olmazsa Dışişleri Bakanı buradaki başarısızlıklarını görüp artık bunu daha fazla devam ettirme inadından vazgeçip istifa ederse, istifa erdemiyle tarihe geçer. Tarihe geçeceği şüphesiz. Dışişleri Bakanı tarihe geçmek için ciddi bir faaliyet içinde diye birçok yayınlarda yorumlar okuyoruz, ediyoruz. Dışişleri Bakanının öyle bir endişesi yok, Dışişleri Bakanı tarihe geçti. Dışişleri Bakanı tarihe, Türkiye'nin gelmiş geçmiş en başarısız Dışişleri Bakanı olarak ve Türkiye'yi dış politikada en fazla zora sokan Dışişleri Bakanı olarak geçti. Bunu silmek mümkün değil ama bunu, belki bir ölçüde, istifa ederek, ama istifa erdemini de göstermiştir kaydını düşerek bir olumluya çevirebilmek hâlâ elinde. Çevirmezse ne olur? Çevirmezse ne olacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz, bugüne kadar gördüğümüz gibi.

Şimdi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin barışı destekleme harekâtlarına katkıları hakkında Genelkurmay Başkanlığının web sitesinde çok etraflı bilgiler var. Bunlara baktığınız zaman, hakikaten Türkiye'nin, 1993 yılı Şubat ayından itibaren uluslararası barışa katkıda bulunmak için çok ciddi bir çaba içerisinde bulunmuş olduğunu görüyorsunuz. Bunlar sırasıyla, burada Genelkurmay web sitesinde belirtilen sırayla, önce Somali harekâtıyla başlıyor. Somali harekâtı benim çok yakın tanıdığım, hatırladığım, içerisine zaman zaman müdahil olduğum bir harekâttır ve Türkiye'nin, dışarıya, Birleşmiş Milletler barış harekâtlarına açılışını sağlamış olan bir harekâttır. Arkasından Bosna-Hersek Koruma Gücü, arkasından eski Yugoslavya Cumhuriyeti'ne yönelik ekonomik yaptırımlar ile silah ambargolarının kontrol edilmesi için bir başka barış harekâtı, sonra Bosna-Hersek harekâtı, daha sonra Arnavutluk harekâtı. Bunların hepsinin Genelkurmayın web sitesinde İngilizce isimleri var. İngilizce isimlerin Türkçeleştirilmiş olmasını isterdim. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden de İngilizce isim okumayı doğru bulmuyorum. Onun için, nerelerde olduğunu söylüyorum. Daha sonra Makedonya, Makedonya'dan sonra Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nden sonra Sudan, Sudan'dan sonra Irak'a eğitim desteği, ondan sonra da Libya harekâtı -ki bu, meşhur "NATO'nun Libya'da ne işi var?" şeklinde Başbakanın vasıflandırdığı ama hemen arkasından bizim katıldığımız NATO harekâtı- ondan sonra da Darfur Misyonu var. Bunlar geçmişler, geçmiş harekâtlar. Şimdi de, şu anda, halihazırda Türk Silahlı Kuvvetleri beş ayrı noktada dünya barışına katkı sağlıyor; bunlar gene, Bosna-Hersek, Kosova, Afganistan, Lübnan ve Somali, Somali'deki de deniz harekâtı.

Barışa bu kadar katkıda bulunmayı kendine şiar edinmiş olan, Genelkurmay Başkanlığının web sitesinde 5 sayfalık çok etraflı bir barışı koruma planı ve bu planın nasıl uygulandığına dair bilgi bulunan bir ülkenin kendi bölgesindeki silahlı çatışmaları teşvik etmiş olması bu bölgede çok kolay affedilecek bir şey değil. Arkadaşlar, bakın, çok açık söylüyorum: Bu bölgede hatıralar bizim her zaman unuttuğumuz kadar kısa zamanda unutulmaz, bu bölgede hep eskilerden kalan şeyler kalır. Bunların içerisinde Türkiye'nin, içinde bulunduğumuz bu yıldan geriye doğru saydığınız dört, beş yıl içerisinde bu bölgenin istikrarını, barışını nasıl bozmuş olduğu, bunlara ne kadar kötü katkılarda bulunduğu bu bölgedeki insanların hepsi tarafından hatırlanacak ve zamanı gelince bizim yüzümüze vurulacaktır. Biz buralarda her zaman barışı korumakla, istikrarı sağlamakla, ara bulmakla, sağlığı, eğitimi, kültürü, çok sesliliği teşvik etmekle övünürken bize bunları hep hatırlatacaklar, "Ama, şurada da şöyle yaptınız, burada da böyle yaptınız." diyecekler.

Şimdi, artık bunu düzeltmek için vakit geç, bunu bugünden sonra çok kolay düzeltemeyiz ama bugünden sonra vuku bulacak hadiseleri bir parça daha kontrol altına alabiliriz. Irak'ta meydana gelen çok karışık hareket Irak'ı artık dağıtacak gibi gözüküyor. Orada Türkiye'nin rolü: Her hâlde tekrar, eskiden olduğu gibi, Irak içerisinde barışın, güvenliğin sağlanması Irak halkının katmanlarının, Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, etnik ayrılık gütmeden; Sünnilerin, Şiilerin, mezhepsel ayrılık gütmeden; Hristiyanların, din ayrılığı gütmeden bir araya getirilmesi için bir uluslararası harekâta öncülük etmesi lazım.

Geçen gün bu kürsüde Türkmenlerin durumunu konuştuk; Türkmenler de Irak'ın ana katmanlarından bir tanesi, aynen Araplar gibi, Kürtler gibi ama Türkmenler bugün Irak'ta çok ihmal edilmiş bir vaziyette. Telafer basılmış, oradan dışarı çıkmışlar, nereye gittikleri, nereye gidecekleri belli değil, kimin güvencesi altında oldukları belli değil. Kürt bölgelerinde olanlar bir parça daha istikrarlı olan o bölgelerin güvenliğinden yararlanıyor ama o bölgelerin içerisinde olmayanlar yararlanamıyor. Burada, çok etraflı bir şekilde ben gene sizlere "Bunlara karşı Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ne yapabilir?" diye bir önlemler dizisi saydım. Bu önlemler dizisi hakkında veya bunların üzerine eğilindiği hakkında elimizde hiçbir belirti yok. Biz burada konuşuyoruz, konuştuğumuz şeyler uçuyor gidiyor.

Bakın, şimdi benden sonra muhtemelen bir noktada Dışişleri Komisyonu Başkanı, meslektaşım, arkadaşım Volkan Bozkır konuşacak ama bizim Sayın Volkan Bozkır'a yapmış olduğumuz bir başvuru var Dışişleri Komisyonunun muhalefet üyeleri olarak. Muhalefet üyeleri dediğimiz zaman, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Halkların Demokratik Partisi üç ayrı muhalefet partisi olarak bir dilekçe verdik ve dedik ki: "Bu kadar karışık şartların, bu kadar korkunç hadiselerin cereyan ettiği bir ortamda Dışişleri Komisyonu uluslararası anlaşmaları falan gene yapmaya devam etsin ama onların dışında, asıl işlevini icra edecek şekilde bir özel oturumla dış politikayı konuşsun. Dışişleri Bakanını, Bakan gelemiyorsa Bakan Yardımcısını, Bakan Yardımcısı gelemiyorsa Müsteşarını çağırıp bunlarla bu işleri konuşsun." Ama bakın bu, geçen haftadan sonra yarın, Dışişleri Komisyonunun bizim müracaatımızın üzerine geçen üçüncü toplantısı yapılıyor ve Hükûmet kanadından da, iktidar kanadından da bu toplantıyı gerçekleştirmek için hiçbir girişimde bulunulmuyor.

"Dışişleri Bakanlığı meşgul." veya "Bunların konuşulması sakıncalı..." Nasıl sakıncalı olabilir arkadaşlar, nasıl meşgul olabilir? Bundan başka bir meşguliyet olabilir mi veya bundan başka bir ortam olabilir mi bunların konuşulabileceği? Genel Kurulda konuşulacağı zaman çok garip bir tabir kullanılıyor: "Bunlar ulu orta konuşulacak sözler değildir." Genel Kurulda ulu orta konuşulmak demek, burada oturan bütün milletvekillerinin her birisini teker teker -hakaret lafını kullanmak istemiyorum- küçümseme demektir. "Ulu orta" ne demek? Burası ulu orta değil, burası milletin bütün işlerinin konuşulacağı bir yer. Bizler buraya seçilerek geldik, oy alarak geldik. Bizim seçmenlerimiz soruyor "Ne yapıyorsunuz siz orada?" diye.

Peki, Dışişleri Komisyonu bir ihtisas komisyonu. Dışişleri Komisyonu, dış politikanın tartışılıp, görüşülüp Meclise sunulacağı bir ihtisas komisyonu. İhtisas komisyonu, sadece birtakım uluslararası anlaşmaların onaylanmasına indirgenmiş şekilde çalışıyor. Ben bunu çok yersiz ve yanlış görüyorum, böyle bir şey olabilir mi? Üstelik de o gelen anlaşmaların içerisinde -işte, Sayın Başkan, arkadaşım bilir- bir sürü yanlışlıklar, kelime hataları, ifade hataları, "Bu şekilde söylenirse başka manaya gelir." falan diye düzeltmeler oluyor. Ama düzeltme de olmuyor Komisyonda. Neymiş efendim, bunlar Bakanlar Kurulundan geçmiş, imzalanmış, yapılabilecek bir şey yokmuş. O zaman nedir? O zaman bunlar tasdik mercisidir. Nedir? Gideceğiz oraya, okuyacaklar, "Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.", oradan buraya gelecek, burada kaç dakikalık konuşma süreniz varsa konuşacaksınız, sizi kimse dinlemeyecek veya dinleyenler varsa hiç üzerinde bile durmayacak, kulak arkası edecek, "Bitse de gitsek." diyecek. E, böyle bir Meclisin işlevleri çok zayıflamış demektir, çok azalmış demektir. Bizim hep birlikte -sizlerle de birlikte, biz de kendimiz- şu Meclisi bir parça daha canlandırmamız lazım. Şu Mecliste, Türkiye'nin bugün çok kötü giden dış politikasına en azından müdahale etmemiz lazım. Şurada, bu dış politikayı bu hâle getirenlere "Niye böyle yapıyorsunuz, neden böyle yapıyorsunuz, gelin anlatın." dememiz lazım, onların da anlatmaktan kaçmamaları lazım.

Onun için, arkadaşlar, Lübnan'a gidecek olan Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarına, ki Türk Deniz Kuvvetleri unsurlarıdır... Türk Deniz Kuvvetleri geçmiş olduğumuz dönemde çok büyük sıkıntılardan geçmiş, gücünü çok büyük ölçüde kaybetmiştir ama Deniz Kuvvetleri gene Deniz Kuvvetleridir, gene vazifesini yapmaktadır. Oraya giden gemilerimizde görevli subay, astsubay, erbaş, er ve sivil personele sağlık ve başarılar diliyorum, pruvaları neta, rüzgârları bol olsun diyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)