Konu:Türk Ceza Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarı Ve Teklifleri
Yasama Yılı:4
Birleşim:97
Tarih:04/06/2014


TÜRK CEZA KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ MHP GRUBU ADINA MURAT BAŞESGİOĞLU (İstanbul) - Sayın Başkan, yüce Meclisimizin çok değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun tasarısı üzerinde Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini arz etmek üzere söz aldım. Yüce heyetinizi ve şu anda bizi izleyen aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Kanun başlığı "Türk Ceza Kanununda Bazı Değişiklikler..." olarak bahsetmesine rağmen birçok yasada değişiklik yapıyor. Yani, hep bizim itiraz ettiğimiz torba yasa mantığını burada bir kez daha görüyoruz. Geçmişte itirazlarımızı çok açık şekilde dile getirdiğimiz için torba yasa konusunda, o görüşlerimizi referans olarak veriyoruz ve sadece, Mecliste, Meclisin geleneklerine aykırı olduğunu, yasama kalitesini bozduğunu bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Değerli milletvekilleri, hepinizin hatırlayacağı gibi, ceza hukukumuzda çok köklü değişikliklerin hazırlık çalışmaları 1990'lı yılların ikinci yarısında ve 2000'li yıllarda başlamıştır. Benim de öğrencisi olduğum rahmetli Hocamız Sulhi Dönmezer'in bilim kurulu başkanlığı yaptığı çalışmayla ceza hukukundaki çalışmalar başlatılmış ve yaklaşık on yıllık bir hazırlık dönemi geçirdikten sonra, 2005 yılında başta Ceza Kanunu'muz olmak üzere, Usul Kanunu'muz olmak üzere, 14 yasada çok köklü değişiklikler yapılmıştır ve sayısız yönetmelik değiştirilmiş, artık eskiyen ve toplumsal adalet ihtiyaçlarımıza cevap vermeyen İtalyan kanununun güncellenmesi amacıyla bu değişiklikler yapılmıştır.

Ancak, Faruk Bey de burada, o tarihte Komisyonda olan arkadaşlarımız da muhtemelen vardır, Adalet Komisyonundaki görüşmeler bilim komisyonunun hazırladığı taslaktan çok uzakta kalmıştır. Âdeta, Adalet Komisyonunda bu ceza kanunu ve diğer kanunlar yeniden dizayn edilmiştir, yeniden yansıtılmıştır. Dolayısıyla, bilim kurulunun ortaya koyduğu felsefe ve kanunların ruhu bir anlamda yoksun kalmıştır. Bu şekilde bir yasa çalışması yapılmıştır.

İşte, 2005, yaklaşık dokuz yılı doldurduk, on yıla gidiyoruz, on yıllık süre içerisinde bu yasaların uygulama performansını hep birlikte değerlendirdiğimizde ve kendi kendimize şu soruyu sorduğumuzda maalesef olumlu bir cevap alamıyoruz, soru şu: Dokuz yıllık uygulama sonunda, bu ceza hukukunda yapmış olduğumuz kanunlar toplumsal adalet ihtiyacımızı gidermiş midir? Vatandaşımızın mahkemeye, yargıya gittiği zaman adalet ihtiyacı tatmin olmuş mudur? Adalet dağıtanlar ve adalet talep edenler bu tablodan mutlu olmuşlar mıdır diye sorarsak -çok olumsuz örnekleri var- maalesef bunca tükettiğimiz süreye rağmen, harcadığımız enerjiye rağmen bu konuda olumlu cevap veremiyoruz. Veremedik ki bugüne kadar beşincisini yapmak zorunda kaldık yargı paketlerinin. Ama, yapmış olduğunuz yargı paketleri başlangıçtaki hedeflerden çok uzakta, güncel ihtiyaçlarla sınırlı kaldı. BOTAŞ'ın enerji boru hattı kesildi, nitelikli hırsızlık suçunu artırdık. Başka bir yerde güncel bir olay oldu, cezayı artırdık. Dolayısıyla, yaşadığımız sosyal ve siyasi olaylardan kaynaklanan bir kanun yapma mantığına ulaştık. Bu, maalesef, bizi, bütünlükten, kanunların genelliğinden, eşitliğinden çok uzaklaştırdı. Ömer Bey de çok güzel söyledi, âdeta Parlamentomuz kanun tamir makinesi hâline dönüştü. Oysa, yasa yapma, devletin egemenlik hakkının en önemli görevidir, bu Parlamentonun en önemli görevidir. Böyle sık sık yasaların değiştirilmesi hukuk güvenliğini ve istikrarını zedelemiştir. Maalesef, bugün böyle bir tabloyla karşı karşıyayız.

Değerli arkadaşlarım, özellikle son birkaç yıldır iktidar partisinin kanun yapma enerjisi iki noktaya hasredildi. Birincisi, yargıyı kontrol etme ve kendisini koruma içgüdüsüyle kanun düzenlemeye başladı. İkincisi, şahsen ve parti olarak itiraz ettiğimiz sözde açılım sürecinin altyapısını oluşturmak üzere kanunlar yapmaya başladı. Mesela, yargıyı kontrol etmek adına ne yapıldı? Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu çıkartıldı, burada kıyamet koptu. Mecliste, komisyonlarda, sabahlara kadar çalıştık. Bu, maalesef, yargı bağımsızlığını, hâkim teminatını kökten kaldıran ve Kurulun yetkilerini Sayın Adalet Bakanına teslim eden bir düzenleme idi ki kısmen Anayasa Mahkemesi bunu bozdu ama tümüyle buradaki eksikler giderilmiş olmadı.

Başka ne oldu? Yargıtay Kanunu'nda değişiklik oldu, Danıştay Kanunu'nda değişiklik oldu, MİT Kanunu çıktı. Hepsi, bütün bunlar yargıyı kontrol etme saikiyle çıkartılan yasalardır. 17 ve 25 Aralık travmasından sonra çok hızlı bir şekilde tepki veren iktidar, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı maalesef hukukumuzun güvenliğini, istikrarını bozmuş ve ileride tamiri mümkün olmayan çok kalıcı hasarlar meydana getirmiştir. Sadece yasalarda mı? İdare olarak da çok büyük, kalıcı hasarlar meydana getirmiştir. Sadece yasalarda mı? İdare olarak da çok büyük, kalıcı hasarlar yapmıştır. Artık sayısını bilmiyoruz, kaç bin polis bir şekilde yerlerinden edildi, görevlerinden alındı. Emniyet teşkilatında henüz daha terfiler açıklanmadı, bu belki de emniyet teşkilatında karşılaştığımız tek örnektir. Yasaya göre terfi etmesi gereken 3'üncü, 4'üncü sınıf polis amirleri, 1'inci sınıf polis amirlerinin bugün terfileri açıklanmadı. Bunun gibi başka kurumlardaki kamu personelinin görev yerleri değiştirildi, bunu on binlerle, yirmi binlerle ifade ediyoruz ki bu çok olağanüstü dönemlerde bile olmamış bir idari tasarruftur.

Peki, sözde açılım sürecini tahkim etmek üzere hangi yasal düzenlemeler yaptı, izninizle birkaç tanesini de örnek vereyim. Mesela Terörle Mücadele Kanunu'nun 6'ncı maddesinin beşinci fıkrası değiştirildi. Ne diyor: Terör örgütü propagandasıyla ilgili açıklama ve yayınlama hakkı. Yine, Terörle Mücadele Kanunu'nun 6'ncı maddesinin ikinci fıkrası terör örgütlerinin bildiri ve açıklamalarıyla ilgili, değişiklik yapıldı. Yine, Terörle Mücadele Kanunu'nun 7'nci maddesi terör örgütünün propagandasına ilişkin bir hükümdür. Türk Ceza Kanunu'nun 215'inci maddesi, suç ve suçluyu övme, değiştirildi. Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinin altıncı fıkrası, örgüt adına suç işleme maddesi değiştirildi. Yine, Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinin yedinci fıkrası, örgüte yardım fıkrası değiştirildi. 220'nin sekizinci fıkrası, örgüt propagandası hükmü değiştirildi. Ceza Muhakemeleri Kanunu değiştirildi, ana dilde savunma hakkı getirildi, yer adlarının değiştirilmesi getirildi ve bu yasalarla yetinilmedi, birçok idari tasarruflarla da sözde açılım sürecine lojistik destek sağlandı. Örneğin, öğrenci andı kaldırıldı.

Evet, tekrar sözlerimi bu noktada toparlamak istersem, yasa yapma enerjisinin bu iki noktaya hasredildiğini maalesef görüyoruz. Bu iki konunun ortak bir özelliği var, bunu tatlandırıcıyla topluma takdim ediyorsunuz. Mesela bu sözde açılım sürecine bir destek sağlanacak, "Tutukluluk süreleri düşecek ey millet." deniyor ve o konsept içerisine istenilen bu iki konuya ilişkin maddeler yerleştiriliyor. Şimdi bu görüşmekte olduğumuz tasarıda da takdim şekli şu: Çocuklara, kadınlara yönelik cinsel şiddet, cinsel saldırı, kadın cinayetleri önlenecek. Genel çerçeve bu. Evet, buna dair tasarıda hükümler var. Bunlar çok masum gerekçeler. Bunlara hiçbirimizin itiraz etmesi mümkün değil. Gerçekten de bu anlamda toplumda çok derin izler bırakan olaylar oluyor, birçoğunu duyuyoruz, birçoğunu duymuyoruz ama mağdurlarında, yakınlarında gerçekten büyük travmalar yaşanıyor. Mutlaka buna el atılması lazım.

Uyuşturucuyla mücadele. Değerli arkadaşlarım, uyuşturucu yaşı çok küçük yaşlara düştü, ortaokul seviyelerine düştü, gençliğimizi tehdit eden bir noktaya geldi. Bunun için de mutlaka tedbirler almamız lazım. Ama bu tasarının bütün hikâyesi bundan ibaret değil. Bu tasarıda ne var? İvedi yargılama usulü var, seri muhakeme usulü, ihale yasalarından doğan uyuşmazlıklar, özelleştirmeden doğan uyuşmazlıklar, kentsel dönüşümden doğan uyuşmazlıklar seri muhakeme usulüne tabi. Ne demek? Temyiz süreleri kısaltılmış, dava açma süreleri kısaltılmış, yürütmeyi durdurma kararlarına karşı itirazlar kaldırılmış yani idarenin eylemleri karşısında vatandaşlarımızın, bireylerin hak arama yolları kısaltılmış. Yani bunu demokratikleşme adına, hak arama özgürlüğü adına takdim etmek mümkün değil. Fransa'da da var seri yargılama usulü ama vatandaşların hak ve özgürlükleri üzerine bina edilmiş bir seri yargılama usulü var. Örneğin, Yabancılar Kanunu'na göre bir yabancıyı sınır dışı etmek isterse yargı yetmiş iki saat içerisinde buna karar vermek zorunda, yetmiş üç saat diyemiyor. Ki, orada hangi uyuşmazlığın seri muhakeme usulüne tabi olacağı hâkimin takdirine bırakılmış, bizde yasa olarak bunları saymışız.

Başka ne var? Sulh ceza mahkemelerini kapatıyoruz. Bize göre sulh ceza, asliye ceza ve ağır ceza üçlüsü ihtisaslaşma açısından önemlidir. Bu konseptin bozulmaması lazım.

Başka? Yargıtayın yapısında değişiklik yapıyoruz. Yargıtay Kanunu çıktıktan sonra bütün Yargıtay üyelerinin dairelerdeki görev dağılımı değişecek. Başkanlar Kurulu bir hukuk dairesinde çalışan üyeyi ceza dairesine rahatlıkla verebilecek. Bu da kazanılmış hakların veyahut da edinilmiş tecrübelerin bir anda boşa gitmesi anlamına geliyor.

Yargıyı etkileme suçu hem soruşturma aşamasında var hem kovuşturma aşamasında var. Şimdi soruşturmada kaldırıyoruz. Niye kaldırıyoruz? Belli ki güncel bir ihtiyaçtan kaynaklanan bir sıkıntı var.

Yine, hâkim ve savcılara karşı açılacak tazminat davaları üzerinde çok oynadık. Haberal Hocam burada, en canlı örneği. Defalarca değiştirdik. Hocanın işine gelmedi, Hocanın işine yarıyor diye öyle yaptık, böyle yaptık, en sonunda yine dedik ki: "Hâkim ve savcılara karşı tazminat davası açılamaz, devlete açılır, devlet hâkim ve savcıya rücu eder." Dördüncü değişiklik mi, beşinci değişiklik mi bilemiyorum. Yani, bunun gibi bu masum gerekçeler içerisine sığdırılmış, saklanmış hususlar var.

İdari yargıda istinaf konusu çok önemli. 7-8 tane bölge istinaf mahkemesi kurulacak. Eğer bunlar küçük danıştaylar gibi görev yapacaksa adaletin tecellisi nasıl yerine gelecek, açıkçası bu konuda endişelerimiz var. Hâkim ve savcı açığı ortadayken bu nasıl yapılacak? İş yükünün artacağından endişe ediyoruz. Yargıtay ve Danıştay elindeki dosyaları bu mahkemelere devrederse büyük bir kaos ortaya çıkacak gibi birçok husus var.

Evet, zannederim maksadımı anlatabildim sizlere bu konuda değerli arkadaşlarım.

Yine, tasarının bu, kamuoyuna takdim edilen maddesi üzerine birkaç şey söyleyip sözlerimi toparlayayım.

Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar ve uyuşturucuya karşı suçlarla mücadele konusu, demin de ifade etmeye çalıştığım gibi toplumumuzun öncelik vermesi gereken, anayasal güvencesi olan vicdani ve ahlaki bir görevimiz. Yalnız burada kurgu çok önemli. Yani, bütün sistemin iyileşmesini ceza-adalet sisteminin sırtına yıkarsak netice alamayız. Burada da korkarım aynı endişeyle hareket etmişiz yahut da aynı saikle hareket etmişiz. Yani, bu suç faillerinin cezalarını artırıyoruz. Değerli arkadaşlarım, cezayı artırmak modern ceza sisteminde bir çare değil; aksine daha kötü suçların, daha ağır suçların delilleri yok etmek anlamında işlenmesine meydan veren bir teşvik usulü oluyor. Esasında burada failin cezasını artırmak yerine, mağdurları nasıl koruyabiliriz, buna bakmamız lazım. Çocuklarımızı nasıl koruyabiliriz, küçük yaşta evlilikleri nasıl önleyebiliriz, aile içi şiddeti nasıl önleyebiliriz, boşanmaları, toplumsal dokuyu nasıl muhafaza edebiliriz, sokak çocuklarını nasıl rehabilite edebiliriz, evlilik dışı doğan çocukların problemlerini nasıl halledebiliriz? Bunları halletmeden, sadece Türk Ceza Kanunu'nun 102, 103, 104, 105'ini değiştirmek meseleyi çözmüyor. Bu konuda da geçmişte çok değişiklik yapmışız ve maalesef bunda başarılı olamamışız.

Bu suçlar çok çirkin suçlardır, insanın onurunu, izzetinefsini, toplumsal duygusunu, dayanışmasını yok eden, çok küçültücü suçlardır. Bu suçlarla mücadele etmek aslında hepimizin, tüm toplumun görevidir. Her ne kadar Bakanlık bunu bir tanıtım önceliği olarak veyahut da diğer niyetlerini gerçekleştirmek adına yapmış olsa da biz Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak bu noktadaki hassasiyeti paylaşıyoruz ve bu maddenin en iyi şekilde çıkması konusunda da yardımcı olduğumuzu Komisyonda da ifade ettik, burada da ifade etmek istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, çocuklardan bahis açılmışken güncel konumuz olan kaçırılan çocuklar mevzusuna da değinmemiz lazım. Evet, gündemimizi epeydir işgal ediyor. Bu gerçi anaların yüreğini epeydir yakıyor, 2012'den beri yakıyor da Ankara'ya ulaşması daha yeni oldu. 2012'den bu tarafa, sadece Diyarbakır ve Hakkâri'de kaçırılan çocuk sayısı 500'den fazla, öyle 15-25 değil, 500'den fazla. 13 yaşında var, 18 yaşından büyük çocuklar var. Bu büyük bir sayı -ki Sayın Başbakan da grup konuşmasında ifade etti- 20'ye yakın vilayette çocuk kaçırma olayı var. Bunun sayısının nerelere gittiğini bilmiyoruz.

Şimdi, çocuk kaçırmak suç yani münferit bir çocuğu kaçırsan suç. Bu toplu çocuk kaçırmanın cezası daha başka müeyyidelere bağlı bir şey.

Şimdi, burada tabii bu işle mücadele tarzı son derece enteresan. Hükûmetimiz diyor ki: "Çocuklar kaçırılmıştır. Anaların göz yaşına, ıstırabına saygı duyuyorum." Peki. Kimden medet umuyorsun? Bir siyasi parti milletvekillerinden. "Hadi, siz bunların yerini buluyorsun, gidip bulun, alın, gelin." diyor.

Arkadaşlar, hükûmet sivil toplum örgütü değildir. Sivil toplum örgütleri partilere giderler, ricada bulunurlar ama hükûmet dert yanma yeri değildir. Hükûmet bu kaybolan çocukları analarına kavuşturmakla sorumludur, bu millet onun için oy vermiştir. Ama bir şey var: "Aman, bir şey yaparsak açılıma zarar gelir, sözde açılıma zarar gelir." Böyle bir hâletiruhiye içerisindeyiz. Oradaki kamu görevlileri de bu hâletiruhiye içerisinde, seyrediyorlar, "Şunu yaparsak sözde açılım sürecine zarar veririz." diyorlar.

Hükûmetin bu acziyetini kabul etmek mümkün değil. Övünülüyordu, deniyordu ki: "İşte, bu ülkenin Genelkurmay Başkanını, kuvvet komutanlarını tutuklayan, yargılayan, İsrail Genelkurmay Başkanına ve kuvvet komutanlarına yakalama emri çıkaran bir iktidar." Bununla övünen bir iktidar Hakkâri'de, Diyarbakır'da ve diğer vilayetlerde kaçırılan çocukları bulup getirmek zorundadır. Bunu ricayla, diğer siyasi partilerden medet umarak yapamaz, bunu yapmak bir acziyet ifadesidir.

Hani deniyor ki: "Dicle kenarında bir kurt kuzuyu kaparsa bundan sorumluyuz." Peki adalet anlayışınızın kapsama alanına Lice girmiyor mu, Diyarbakır girmiyor mu, Hakkâri girmiyor mu? Sadece kıyıda mı, kumda mı bu adalet anlayışı gerçekleşiyor? Lice'de sadece çocuklar kaçırılmıyor, işçiler kaçırılıyor, askerler kaçırılıyor, siyasi partilerin temsilcileri kaçırılıyor. Rica ediliyor ve Sayın Hükûmet tarafından "Bu arkadaşları bulup getirin..." Hayır, bu olmaz. Buna Parlamento olarak hiçbirimizin "evet" dememesi lazım. Bunun meşru bir mazereti yok değerli arkadaşlarım.

Diğer bir konu: Dün çok güçlü bir şekilde gündemimize düştü. Nedir? Denildi ki "-Sözde- açılım sürecinde artık siyasi heyetler rol aldı." Bu çok önemli bir cümledir.

Değerli arkadaşlarım, bir terör örgütünün şöyle bir mantığı vardır: Bilir ki karşısındaki düzenli orduyu hiçbir zaman yenemez. PKK da 800 bin kişilik Türk ordusunu yenemeyeceğini bilerek yola çıktı ama şunu hesap etti: Bir gün, uğraşırım, vururum kırarım, meşru olurum, muhatap olurum ve müzakere yaparım. Terör örgütünün hedefi budur. Bugüne kadar 60 küsur hükûmet gelmiş. Hiçbir hükûmet ne meşruiyet anlamında ne muhataplık anlamında ne müzakere anlamında PKK'yı tanımamış. Bunu siz yaptınız, bu Hükûmet yaptı ve sözde açılım sürecinin ne Kürt'e ne Türk'e faydası var çünkü bir samimiyet, bir güven ilişkisi yok; herkes taktik, stratejik adımlarla tavizler almaya çalışıyor. Karşı tarafı bilmem ama devlet kiminle diyaloga girerse açık olması lazım, mert olması lazım. Atalarımız bile savaş ilan ederken "Hazır ol cenge!" diyor. Onun için "Önümde Cumhurbaşkanlığı seçimi var, bu seçim var." deyip bu sözde açılım sürecinde oynamayacaksınız. Eğer bunun sonunda bir kargaşa çıkarsa bunun siyasal, toplumsal bedeli, bu ülkeye -doğusuyla batısıyla- hepimize çok ağır olur. Onun için bu sürece biz kökten karşıyız, inanmıyoruz; refah getirmeyecek, mutluluk getirmeyecek. Aksine bizi birbirimizden bölecek, parçalayacak bir...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - Bunu samimiyetle söylüyoruz.

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Sizin projeniz ne peki? Bu sorunun çözümünü, projenizi anlatabilir misiniz?

MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - Onu da başka bir şey...

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Buyurun, anlatın.

MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - Sürem bitti.

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Bence bugün anlatın.

MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - Onun da çözümü var.

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Projenizi öğrenmek istiyoruz.

MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - Onun da çözümü var.

Evet, değerli arkadaşlarım, sürem bitti.

FARUK BAL (Konya) - Kolay, kolay.

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Anlatın, dinleyelim biz de. Nasıl bir proje? Nasıl çözülecek bu sorun?

MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - O konuda da görüşlerimiz var.

PERVİN BULDAN (Iğdır) - Görüşmeden, diyalog kurmadan, müzakere etmeden nasıl çözülecek bu sorun?

YUSUF HALAÇOĞLU (Kayseri) - Söyleriz.

MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - Bakın, en çok bu iş olursa "Bölgesel özerklik" diyorsunuz. "Bölgesel özerklik" demek Kürt vatandaşının özgürlüğünden vazgeçmesi demek. En büyük göç, en büyük kaçış sizin bu bölgesel özgürlük planınızdan sonra olacaktır.

Hepinize saygılar sunuyorum. Teşekkür ederim. (MHP sıralarından alkışlar)