Konu:Temel Hak Ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Ve Teklifleri
Yasama Yılı:4
Birleşim:71
Tarih:01/03/2014


TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN GELİŞTİRİLMESİ AMACIYLA ÇEŞİTLİ KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI VE TEKLİFLERİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ CHP GRUBU ADINA ALİ ÖZGÜNDÜZ (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, kanunun ismi Temel Hak ve Hürriyetlerin Geliştirilmesi Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı. Aslında, tabii, bunu okuyan insan sanki "Türkiye'de temel hak ve özgürlükler genişletiliyor, Hükûmet bu yönde bir adım atıyor." gibi düşünebilir. İçeriğine baktığımızda alakası yok. Bu kanun özü itibarıyla Hükûmetin PKK'yla yürüttüğü müzakereler sonucu Meclis kapanmadan önce getirdiği bir tasarı.

Değerli arkadaşlar, aslında orayı da yani Apo'yu da kandırıyorlar, Avrupa Birliğini de kandırıyorlar, kamuoyunu da kandırıyorlar çünkü ne diyorlar orada? "Efendim, işte, ana dilde eğitimle ilgili taleplerinizi yerine getiriyoruz." diyorlar. Gerçekte öyle olmadığını görüyoruz. Başlangıçta komisyona sunulan tasarıda "özel eğitim kurumları" iken -yani Türkçeden başka dil ve lehçelerin eğitimde kullanılması "özel eğitim kurumları" olarak sunulmuşken- Komisyonda yapılan değişikliklerle bu daraltıldı, sadece "özel okullar"a indirgendi. Bu şekilde, dolayısıyla, efendim, işte, "ne şiş yansın ne kebap" misali bir orta yolla gidiyorlar, samimi değiller.

Bir başka şey: Burada, bu farklı dil ve lehçelerin kullanılmasına ilişkin maddede "Efendim, hangilerinin olacağına Bakanlar Kurulu karar verecek." diyor. Yani, siz, bir taraftan "Bu bir temel insan hakkıdır, hak ve özgürlüktür. Bunun için getirdik." derken kendi kendinizle çelişkiye düşerek "Nelerin olacağına, yani hangi insan hakkının nasıl kullanılacağına Hükûmet karar verir." diyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, eğer bir şey temel insan hakkıysa bu artık başka bir makamın izniyle verilebilecek bir lütuf değildir, bir inayet değildir. Siz, demek ki, aslında, İmralı'yı da kandırıyorsunuz, onu da aldatıyorsunuz.

Bir başka şey: "Efendim, toplantı, gösteri yürüyüşleriyle ilgili biz genişletiyoruz, özgürlük alanı açıyoruz." diyerek aslında Avrupa Birliğini kandırıyorsunuz, yine hile yapıyorsunuz. Bugün, Türkiye'nin taraf olduğu AİHM'de, şiddet içermeyen, kamu düzenini bozmayan toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkının ihlaliyle ilgili altmış civarında dosya var. Buralardan, ne yazık ki ülkemiz mahkûm olacak. Tabii, sizin yaptığınız kanuna göre polisin müdahalesi meşru olabilir, yasal olabilir ama siz şunu unutuyorsunuz ki siz kendiniz "Efendim, Anayasa'ya uygundur, ben bu kanunu yaptım, benim de mantığıma uygundur." diyerek kanun yapamazsınız aslında çünkü Türkiye'yi bağlayan uluslararası İnsan Hakları Sözleşmesi vardır, yapacağınız kanunlar öncelikle bu uluslararası temel İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uygun olmak zorundadır. Yani, AİHM diyor ki: "Senin iç hukuk düzenlemen benim temel aldığım, senin de altına imza atığın bu İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uygun olacak." Biz, bunun üzerine zaten Anayasa'nın 90'ıncı maddesinde değişiklik yaparak 90'a son fıkrasında diyoruz ki: "Temel insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ile iç hukuk hükümleri çatıştığı zaman uluslararası sözleşme hükümleri esas alınır."

Peki, AİHM ne diyor bu konuda, toplantı ve gösteri özgürlüğüne ilişkin? Buradaki tek meşru sınırlama, toplantı ve gösteri yürüyüşleriyle ilgili, bu hakkın kullanılmasıyla ilgili tek meşru sınırlama gösterinin şiddet içermemesi, sadece bu. Yani, toplantı ve gösteri yürüyüşü barışçıl olduğu sürece, bunun, bildirim gibi formalitelerde bulunmamasını ya da efendim, saatin geçmiş olması nedeniyle dağıtılmasını, polisin müdahalesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ihlal olarak görüyor. Nitekim, 2006 yılında ülkemiz aleyhine Oya Ataman'la ilgili verilen kararda bunu açıkça Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi söylemektedir. Orada, Sultanahmet Meydanı'nda yapılan bir gösteride polis: "Burada izin vermedik, toplantı, gösteri yürüyüşü yapamazsınız." diyerek gösteriyi dağıtıyor. Konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gittiğinde "Göstericiler şiddet eylemlerine başvurmadıkları sürece ilgili makamların hoşgörü göstermeleri gerekir, aksi takdirde toplantı hakkının özü ortadan kaldırılmış olur." diyor.

Dolayısıyla, değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri, eğer biz hakikaten, gerçekten Avrupa standartları, Kopenhag Kriterleri, altına imza attığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ndeki toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını, özgürlüğünü -ki bu, ifade hürriyetiyle ilgilidir, 10'uncu maddeyle bağlantılı bir haktır- eğer gerçekten o standartta bir şey düzenlemek istiyorsak sizin getirdiğiniz bu tasarı kandırmacadır, kimse kusura bakmasın.

Burada siz güya, efendim, bu güzergâhı belirlerken, işte, biz burada ilgili siyasi partilerin il ve ilçe temsilcileri, oradaki kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının temsilcileri... Bizim talebimizle belediye başkanını bu komisyona yani güzergâh belirleme komisyonuna sokmuş olmamıza rağmen, aslında, sonuçta yine diyorsunuz ki: "Kararı mülki amiri verir." Kim verir? Vali veya kaymakam. E, nedir, siz Avrupa'ya nasıl pazarlayacaksınız? "İşte, efendim, biz güzergâh belirlerken çeşitli sivil toplum kuruluşları, siyasi partileri de bu işin içine kattık, böyle bir komisyon oluştu." diyorsunuz. E, o zaman, eğer samimiyseniz, biz diyoruz ki: "O zaman bu kurulun salt çoğunluğu karar versin." Yani vali bey diyecek ki -geçen sene olduğu gibi- "1 Mayıs Taksim'de yapılmasın." Hayır, Taksim'de yapılacak 1 Mayıs. "Efendim, buraya ben izin vermedim, güzergâh, toplantı yeri değil." diyemezsiniz ki.

Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir başka kararında, Bulgaristan'la, Stankov, Bulgaristan davasıyla ilgili kararında diyor ki: "Bulgaristan'daki Makedonyalıların tarihsel bir yıl dönümünü anmak için yaptıkları toplantı, bunun için zaman ve yer önemlidir, yani semboliktir bazı şeyler. Siz şiddet olabilir düşüncesiyle önemli olan zamanda ve yerde yapılmasını ertelerseniz, bu insan hakları ihlalidir." Dolayısıyla, Taksim, İşçi Bayramı için, emekçilerin bayramı için, 1 Mayıs için geçmişte bedel ödenen, şehit verilen, sembolik anlam taşıyan bir meydandır. "Yok, efendim, git Kazlıçeşme'de yap." diyemezsiniz. Getirdiğiniz düzenlemeyle bunu sağlayacaksınız. Hâlbuki orası sembolik açıdan önemlidir. Dolayısıyla, bunu yasakladığınız anda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni de ihlal etmiş olacaksınız.

Değerli milletvekilleri, yine bu tasarı da, efendim, siyasi partilere milletvekili genel seçimlerinde toplam yüzde 3 ve daha fazla oy alan siyasi partilere hazine yardımı yapılmasına dönük bir düzenleme. Mevcut düzenlemede yüzde 7 biliyorsunuz, bunu yüzde 3'e çekiyorsunuz. Bu da uygun değildir yani yüzde 3 ciddi bir rakamdır. Biz dedik ki hiç olmazsa bunu ya yüzde 1'e çekelim ya da Mecliste siyasi parti grubu oluşturan partilere yapılsın. Çünkü işte, bugün Parlamentoda olan Barış ve Demokrasi Partisi Grubu var ancak hazineden yardım alamıyor. Topladığınız anda bu arkadaşların, bağımsız olarak Parlamentoya giren bu arkadaşların toplam oyunu yüzde 3'ü de geçiyor, yüzde 7'ye yaklaşıyor. Siz eğer bunu onun için getiriyorsanız yine samimiyetten uzak bir durum vardır. Israrla parti olarak seçime girmeye zorluyorsunuz ama bir taraftan yüzde 10 barajını koruyorsunuz. Yani "millî irade, millî irade" diyorsunuz. Şu anda sizin, iktidar partisi grubunun aldığı oy normal koşullarda yüzde 49. 550 milletvekillinin 276'sını çıkarmanız lazımken 320 küsura ulaştınız. Yani haksız yere siz 50 milletvekili çıkardınız bu seçim sisteminin sonucu. Bu, aslında millî iradeye haksızlıktır. Bu, yani vatandaşın size oy vermediği bir yerde sizin haksız yere milletvekili çıkarmanız sonucunu doğuran bir düzenlemedir. Bu düzenleme orada kaldığı sürece sizin burada hazine yardımıyla ilgili yüzde 3'e getirmeniz de bir kandırmacadır. O zaman, gelin, bir bütün olarak koyalım bunu ortaya yani milletvekilliği seçiminde uygulanacak baraj sistemini siz düşürmediğiniz sürece, buna paralel hâle getirmediğiniz sürece bu da bir kandırmacadır. Dolayısıyla hem dünyayı kandırıyorsunuz hem kamuoyunu kandırıyorsunuz hem de aslında BDP'yi kandırıyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, yine, bu toplantı ve gösteri yürüyüşünün güzergâhını belirleyecek komisyona Mecliste grubu bulunan siyasi partilerin temsilci verebilmesini öngörüyorsunuz. Bir taraftan hazine yardımını yüzde 3'e düşürürken bir taraftan toplantı ve gösteri yürüyüşünün nerelerde yapılacağına ilişkin kurulan komisyona -ki size göre son kararı yine vali verecektir- burada yüzde 3 oy alan siyasi partinin temsilcisini buraya sokmuyorsunuz. O da ayrı bir çelişki doğuruyor. Bazı zaman, bazı illerde bir parti yüzde 65-70'inin, yani o halkın üçte 2'sinin, yüzde 80'inin, efendim yüzde 90'ının oyunu alabilir ama ülke genelinde barajı aşamadığı için ya da başka nedenlerle Parlamentoya üye sokmayabilir, grubu olmayabilir. Dolayısıyla, o ilde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde aslında o partinin yani sadece o ilde yüksek oy alan partinin temsilcisinin birinci öncelikle bulunması gerekiyor. Öyle değil mi? Yani orada en büyük kitleyi sürükleyen bir siyasi partinin temsilcisi olmayacak, yüzde 5'lerde oy alan bir siyasi parti -sırf grubu var diye Parlamentoda- orada olacak. Bu da ayrı bir çelişkidir. Dolayısıyla bence samimiyetten uzaktır.

Değerli arkadaşlar, yine bu kanunla birlikte, efendim, Türk Ceza Kanunu'nda bazı maddelerde değişiklik yapıyorsunuz. "Cebir, tehdit ya da hukuka aykırı başka bir davranışla..." diye devam ediyor. Şimdi gelip diyeceksiniz ki: "Önceki kanunda da var."

Değerli milletvekilleri, hukuka aykırılık kavramı ceza hukuku açısından uygulanan bir kavram değildir; bu, daha çok özel hukuk, medeni hukuk, borçlar hukuku anlamında bir anlam ifade etmektedir. Hukuka aykırılık kavramı çok geniş bir kavramdır. Hukuka aykırılık kavramına her türlü mevzuat girer. Hâlbuki bizim Anayasa'mıza göre, yine altına imza attığımız uluslararası insan hakları sözleşmelerine göre suç ve ceza ancak kanunla ihdas edilebilir. Yani kanun hükmünde kararnameyle bile siz suç ihdas edemez iken, getirip bir tamim çıkararak, bir valinin genelgesi, bir rektörün genelgesiyle "Efendim, bu da hukuksal bir mevzuattır, geniş anlamda hukuka aykırılığa girer, sen valinin bu genelgesine aykırı davrandın, sen rektörün bu yazısına aykırı davrandın." diyerek özgürlükleri kısıtlayabileceksiniz. Daha doğrusu, suç ihdas ediyorsunuz yani burada kısıtlamadan sonra cezai müeyyide sonucunu doğuracak bir düzenleme yapıyorsunuz.

"Hak ve özgürlükleri" diyorsunuz, yine yasanın 14'üncü maddesiyle düzenlenen 5237 sayılı Kanun'un 115'inci maddesinin (3)'üncü fıkrasında enteresan bir şey getiriyorsunuz, "Cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir kimsenin inanç, düşünce veya kanaatlerinden kaynaklanan yaşam tarzına ilişkin tercihlerine müdahale eden kişi bu şekilde cezalandırılır." diyorsunuz.

Bir defa hukuka aykırılık kavramı ayrı bir mesele, gelelim meselenin öbür tarafına. Siz bunu niye getiriyorsunuz? Efendim, açıkça söyleyelim, türbana müdahaleyi suç hâline getiriyorsunuz. E, peki, siz samimiyseniz eğer, demokratsanız, özgürlükçüyseniz, ya Allah'tan korkun, bugün Alevi canların, bu ülkenin üçte 1 yurttaşlarını temsil eden Alevi canların, bu ülkenin Türk ve İslam yurdu olması için en çok bedel ödeyen ilk gelenler Alevi canların ibadethanelerini hâlen, cemevlerini hâlen ibadethane kabul etmezken bu ne biçim bir çelişki? Siz samimi misiniz hakikaten?

Yani bir taraftan tek bir inanca, Sünni inanca herkesten topladığınız vergiden bu sene için 5 katrilyon lira bütçe ayırırken bir taraftan cemevinin elektrik parasını sanayi tarifesinden alırken bu ne biçim bir adalet anlayışı? Bu ne biçim bir hukuk anlayışı? Bu ne biçim bir özgürlük anlayışı?

"Efendim, yapıyoruz. Alevilerle ilgili de yapacağız." Kaçıncı paketiniz oldu? Ne zaman yapacaksınız? E, zamana yayıyorsunuz. Yani kim engelliyor bu konuda sizi?

Bir taraftan müftüler, benim vergimle beslenen müftüler, Türkiye'deki, Iğdır'daki Caferi kesimi aşağılayan, horlayan, haddini aşan raporlar yazıyor ve hâlen görevde bu müftü efendi. Ben vergi vereceğim, benim vergimle beni asimile edeceksin, beni aşağılayacaksın, bir taraftan ben özgürlükçüyüm, demokratım diyeceksin. Bu çelişkidir, bu samimiyetsizliktir, bu riyakârlıktır.

Bir başka konu değerli arkadaşlar, nefret suçu. Nefret suçunu getiriyorsunuz, sadece "dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan; bir kişiye kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, kiraya verilmesini; kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanmasını, işe alınmasını ve ekonomik bir etkinlikte bulunmasını engelleyen kimse cezalandırılır." diyorsunuz. Yani nefret söylemini cezalandırmıyorsunuz.

Bir başka konu, buraya cinsel kimliği koymuyorsunuz. Cinsel kimliği niye koymuyorsunuz? Cinsel kimlik, yaş, medeni durum, fiziksel ve zihinsel engellilik, sağlık durumunu niye koymuyorsunuz? Bunlar sizin açınızdan ayrımcılık sebebi değil mi? Yani cinsel kimlikten dolayı bir kişiye karşı ayrımcılık yapıldığı zaman bu suç olmayacak, sizin getirdiğiniz düzenleme. Bu mudur özgürlük anlayışınız? "Efendim, ben kiraya vermem. Bu benim tercihim." Niye? "Cinsel yöneliminden, cinsel kimliğinden dolayı." Bunu mu diyorsunuz siz? Açık açık söyleyin.

Efendim, medeni durum... "Ben bekâra ev vermem, bekârı işe almam." Bunu mu demek istiyorsunuz? Açık açık söyleyin.

Bir başka konu, en çok nefret suçu söylemlerle işleniyor. Meydanlarda çıkıp Sayın Genel Başkanımıza "Bilirsiniz, bu Alevidir ha." diyerek halka yuhalatırken nefret suçunu işliyorsunuz. Bu cezalandırılmayacaksa siz işe alma, kiraya verme konusuyla mı bu işin üstünü kapatmaya çalışıyorsunuz? Bu samimiyetsizliktir.

Dolayısıyla biz diyoruz ki: "Herhangi bir kişi veya grubun, o kişi veya grupla bağlantılı kişi veya grupların, ırk, milliyet, etnik köken, renk, din, inanç, inançsızlık, siyasi görüş, dil, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsel kimlik, fiziksel veya zihinsel engellilik, sağlık durumu, medeni durumu veya yaş nedeniyle bu şekilde ayrımcılığa tabi tutulması; ayrıca, etnik köken, din, mezhep, dil gibi unsurlar kullanılarak bir kişi ya da grubun küçük düşürülmesi amacına yönelik söz, yazı, görüntü ya da başka bir materyalle bu grubu, bu kişiyi aşağılarsan bu nefret suçu olsun." Bu, uluslararası belgelere de uygundur. Siz, bir grubu-söylemek istemiyorum buradan- çeşitli iftiralarla, tevatürlerle aşağılayacaksınız, o grup üzerinden fıkralı anlatımla "ha, ha, ha, hi, hi, hi" güleceksiniz, bu, nefret suçu olmayacak ama "Evimi kiraya vermiyorum.", bu, nefret suçu olacak. Bu, çelişki değil mi arkadaşlar? Dolayısıyla, Hükûmetin getirdiği bu tasarı, özgürlük, demokrasi anlamında hiçbir anlam ifade etmiyor.

Demokrasi, hak ve özgürlüklerin olabilmesi, etkin kullanılabilmesi için bir ülkede bağımsız yargının olması gerekmektedir. Bugün ülkede mahkeme kararları uygulanmıyorsa, yargı kararları uygulanmıyorsa siz bana özgürlükten bahsedemezsiniz, hepsi palavradır. Ne olursa olsun, bir mahkeme kararı uygulanmak zorundadır. Aksi takdirde, siz, vatanseverleri Silivri'de tutamazsınız. Dün tahliye edilen, rüşvet dağıtan, konvoyla karşılanan adamınız -bakanlarınıza rüşvet dağıtan Reza Zarrab- neyle tahliye edildi? "Efendim, deliller toplanmıştır, kaçma şüphesi yoktur, bakan çocukları da konumları itibarıyla kaçmayacaklar, bu nedenle tahliye ediyorum." Her gün tahliye dilekçesi verirsen bir gün birine rast gelir, nöbetçi mahkeme değişir. İşte, ne tür numaralar döndü, tahliye edildi. Peki, ülkenin Genelkurmay Başkanı kaçacak mı? Niye tutuyorsunuz içeride? Bu insanı kovsanız da kaçmaz, kaçamaz, yurt dışına gidemez.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ALİ ÖZGÜNDÜZ (Devamla) - Gitse zaten yabancı istihbarat servislerinin, terör örgütlerinin hedefi olur. Bunları yapmayacaksınız, öbür taraftan tahliye edeceksiniz, bu da bir çelişkidir.

Genel Kurulu saygıyla sevgiyle selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)