Konu:Ak Parti Grubunun, Genel Kurulun Çalışma Gün Ve Saatlerinin Yeniden Düzenlenmesine; Gündemin "kanun Tasarı Ve Teklifleri İle Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" Kısmında Bulunan 524 Ve 532 Sıra Sayılı Kanun Tasarılarının Bu Kısmın 4 Ve 8'inci Sıralarına Alınmasına Ve Diğer İşlerin Sırasının Buna Göre Teselsül Ettirilmesine; 28 Ocak 2014 İle 4 Şubat 2014 Salı Günlerindeki Birleşimlerinde Sözlü Soruların Görüşülmemesine; 524 Sıra Sayılı Kanun Tasarısı'nın İç Tüzük'ün 91'inci Maddesine Göre Temel Kanun Olarak Bölümler Hâlinde Görüşülmesine İlişkin
Yasama Yılı:4
Birleşim:53
Tarih:28/01/2014


AK PARTİ GRUBUNUN, GENEL KURULUN ÇALIŞMA GÜN VE SAATLERİNİN YENİDEN DÜZENLENMESİNE; GÜNDEMİN "KANUN TASARI VE TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER" KISMINDA BULUNAN 524 VE 532 SIRA SAYILI KANUN TASARILARININ BU KISMIN 4 VE 8'İNCİ SIRALARINA ALINMASINA VE DİĞER İŞLERİN SIRASININ BUNA GÖRE TESELSÜL ETTİRİLMESİNE; 28 OCAK 2014 İLE 4 ŞUBAT 2014 SALI GÜNLERİNDEKİ BİRLEŞİMLERİNDE SÖZLÜ SORULARIN GÖRÜŞÜLMEMESİNE; 524 SIRA SAYILI KANUN TASARISI'NIN İÇ TÜZÜK'ÜN 91'İNCİ MADDESİNE GÖRE TEMEL KANUN OLARAK BÖLÜMLER HÂLİNDE GÖRÜŞÜLMESİNE İLİŞKİN
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adalet ve Kalkınma Partisi grup önerisi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle gündeme ilişkin bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Sayın Başbakan geçen hafta "Yaşadığımız bu fetret de geçer." dedi. Fetret yani hükûmet gücünün zayıfladığı bir döneme işaret ediyor Sayın Başbakan, bir diğer ifadeyle yönetim boşluğu. Sayın Başbakan iktidarının on ikinci yılında Türkiye'de Hükûmetin gücünün zayıfladığını, Hükûmetin bir fetrete girdiğini ifade ediyor. Normal olarak, insan haklarına saygılı, demokratik bir devlette hükûmetin gücünün azalması iyi bir şey değildir, hiç kimse bunu arzu etmez, bundan hiç kimse kazançlı çıkmaz. Ancak gerçekte zayıflayan, hükûmetin, devletin, devleti devlet, demokrasiyi demokrasi yapan kurumların, örneğin kuvvetler ayrılığının gücü mü yoksa Sayın Başbakanın yargı üzerinde demokrasi dışı bir tutumla hâkim olduğunu zannettiği, sahibi olduğu o gücün azalması mı? Sayın Başbakan hangisinden şikâyet ediyor, bu, önemli bir nokta.

"Şu anda Türkiye'de durum nedir?" dense, bir cümleyle şöyle özetleyebiliriz: Hukuk devleti yolsuzluklara darbe vuracağına, yolsuzluklar, yolsuzluk iddiaları hukuk devletine darbe vurmuştur. Evet, Türkiye'de gerçekten bir fetret vardır, Hükûmet gücünün zayıflaması diye bir şey söz konusu edilebilir ama devletin gücünün zayıflaması söz konusu edilebilir ancak bu, Hükûmetin kuvvetler ayrılığı ilkesine saldırısından kaynaklanan bir durumdur.

2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisini kurduğunuzda, adalet devleti için yola çıktığınızı söylemiştiniz. 2002'de bu iddiayla iktidar oldunuz. İktidarınızın on ikinci yılında adaletin değil zulmün, baskının yönetimini kurdunuz. İktidar olduğunuzda zamanın Genelkurmay Başkanıyla görüşebilmek için Amerikalı dostlarınızdan yardım isterken, iktidarınızın onuncu yılında, yıllarca birlikte çalıştığınız "genelkurmay" başkanını hapse göndermekten çekinmediniz. 2002 seçimlerine Avrupa Birliğine tam üyelik projesiyle girdiniz ve 17 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Birliğinden bir üyelik müzakere takvimi alındı. Ankara'da güpegündüz havai fişekler atıldı, malum basın "On yıl sonra Avrupa Birliğine tam üyeyiz, merhaba Avrupa" manşetleri attı. Gerçekte alınan tam üyelik değildi tabii, ikinci sınıf üyelikti ama bu kısmı halktan saklandı. Öyle olsa dahi o 17 Aralık 2004 tarihinden tam dokuz yıl sonra, onun dokuzuncu yıl dönümünde Türkiye'de 17 Aralık 2013 tarihinde büyük bir yolsuzluk ve rüşvet iddiası ortaya konuldu. Ortaya çıktı ki Hükûmetiniz tarih aldığı, müzakere takvimi aldığı Avrupa Birliğinden tarih aldığı günün tam dokuz yıl sonrasında Avrupa Birliğine tam üyelikte değil ama yolsuzluk ve rüşvet iddiaları konusunda büyük bir mesafe aldı. 17 Aralık 2004 tarihinde zirveye çıkan Avrupa Birliğine tam üyelikteki toplumsal destek bugün itibarıyla yerlerde sürünüyor.

Sonra, 2007 seçimlerine doğru bir Cumhurbaşkanı seçimi krizi yaşadık. 2007 seçimlerine Müslüman Cumhurbaşkanı projesiyle girdiniz, sanki daha önceki Cumhurbaşkanları inançlı kişiler değil, Müslüman kişiler değilmiş gibi onlara saygısızlık yaparak. Hatta bir de "sivil anayasa" lafı edip sivil anayasa konusunda anayasa profesörlerine bir anayasa bile sipariş etmiştiniz. Kasım 2007 seçimlerinden sonra Avrupa Birliği projesi rafa kalktı. Esasen Sayın Başbakanın, Hükûmetin niyeti Avrupa Birliğine tam üyelik değil, Avrupa Birliğine tam üyelik gibi bir projeyi arkasına alarak, buna yaslanarak, oradan aldığı güçle kendisine muhalif zannettiği sadece orduyu değil, yargıyı, üniversiteleri, medyayı, sivil toplumu ve aydınları susturmaktı. Avrupa Birliğine yaslanarak Türkiye'yi darbelerden, darbecilerden temizliyoruz görüntüsü altında Ergenekon, Balyoz, Oda TV, askerî casusluk ve daha birçok davayla biraz önce saydığım kurumlara büyük hasarlar verdiniz. Şimdi diyorsunuz ki: "İçeride çok sayıda günahsız var." Evet, çok sayıda günahsız insan var ama size nasıl inanacağız?

Sonra, Sayın Başbakan bir grup konuşmasında "İnsanımıza iki yüz yıldır bir hayat tarzı dayatılıyor." diyerek yenilikçi padişahlara bile tahammülü olmadığını gösterdi. Kongrelerde, Büyük Şair Sezai Karakoç'un muhteşem şiirlerinden okudunuz. Keşke, onun Mona Roza'sını da aynı içtenlikle okuyabilseydiniz. Keşke, Cemal Süreya'nın da bir şiirini, örneğin Göçebe'sini yine aynı içtenlikle okuyabilseydiniz.

Seçimlerden, referandumlardan sonra balkon konuşmaları yaptınız. Keşke, o balkon konuşmalarını kazanılmış bir zaferin verdiği mağruriyet ya da diğerlerini yenmenin verdiği ürkütücü bir keyif ifadesiyle yapmasaydınız. Keşke, o balkon konuşmalarında tevazuyu hissettirebilseydiniz; kucaklaşmayı, barışmayı hissettirebilseydiniz. Keşke, siyasi yaşamınızı mağduriyet böbürlenmesi ve rövanş ihtirası üzerine kurmasaydınız ve o balkon konuşmalarındaki barış mesajlarını balkondan indikten sonra unutmasaydınız. Maalesef, sizin konuştuğunuz o balkonlar kucaklaşmanın, barışın, özgürlüğün sembolleri değil, Sezai Karakoç'un bir şiirindeki gibi acının, ölümün sembolleri oldu.

Sonra, Ege'de bir kasabada balkonda ayakkabı kutusunu gösteren bir kadından ürktünüz. Size nasıl inanacağız?

6 kişinin hayatını kaybettiği, 11 vatandaşımızın gözünün çıktığı, binlerce vatandaşımızın yaralandığı Gezi olaylarında talimatınızla hareket eden polisleri "Destan yazdınız." diye överken 17 Aralıktan sonra savcının talimatıyla görev yaptılar diye cezalandırdınız. Ne oldu da bu kış kıyamette binlerce polisi sorgusuz sualsiz tayin ettiniz? Destan yazarken iyi, ucu size dokunan soruşturmalarda görev yapınca kötü. Size nasıl inanacağız?

Gezi olaylarında otelinin kapılarını biber gazından kaçan sığınmacılara kapatmadı diye bir holdingi vergi denetimine aldınız, ceza üstüne ceza yağdırıyorsunuz. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği sizin düşüncenizde değil diye, cenazelere gönderdiği çelenk nedeniyle aldığı bağışlar için, onu iktisadi işletme kabul edip kurumlar vergisi istediniz. Öte yandan, İran'la ilişkilerden kaynaklanan yasa dışı kazançların meşrulaştırılması için Varlık Barışı Kanunu'nu çıkardınız. Size nasıl inanacağız?

Dün dindarlıklarından şüphe etmediğiniz, "muhterem" sıfatıyla andığınız, "Bir emri olur mu acaba?" diye kendisine sorduğunuz, beraber namaz kıldığınız insanları bugün sahte peygamberlikle suçluyorsunuz. Size nasıl inanacağız?

Hukuk yerine "günah" kavramından hareket ederek yasalar çıkardınız. Cumhuriyetin kurucu önderlerini ayyaşlıkla suçladınız. Hukuksuz Ergenekon, Balyoz ve diğer davaların savcılığına soyundunuz. Bu davalardaki hukuksuzluğa dikkat çekmek için "Bu davaların avukatıyız." diyen Cumhuriyet Halk Partisini darbecileri korumak, kollamakla suçladınız. 17 Aralık 2013'ten sonra ise soruşturmalar size yönelince hukuku hatırladınız, masumiyet karinesini ve adil yargılanma hakkını hatırladınız; bunlara sıkı sıkıya sarıldınız. Size nasıl inanacağız?

Dün "Bu Hükûmet sayesinde ekonomide işler iyi gidiyor, ekonomide istikrar var." diyen TÜSİAD Başkanını överken, dolar 2,4 liraya doğru gidince dikkatli cümlelerle Hükûmete tavsiyelerde bulunan TÜSİAD Başkanını vatan hainliğiyle suçladınız. Sizi överken vatansever, sizi eleştirirken vatan haini. Size nasıl inanacağız?

17 Aralıktan sonra sizin bir öz eleştiri yapıp, hatalarınızdan pişmanlık duyup demokratik bir çizgiye gelmiş olmanızı arzu ederdik, size inanmak, güvenmek isterdik, sizden demokratik atılımlar beklemek isterdik, onların Türkiye'nin gündemine gelmesini isterdik ama siz bütün güven köprülerini, demokrasinin bütün kurumlarını birer birer yıkıyorsunuz, yok ediyorsunuz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)