Konu:2014 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2012 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı Nedeniyle
Yasama Yılı:4
Birleşim:37
Tarih:20/12/2013


2014 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2012 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ CHP GRUBU ADINA MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına siz değerli milletvekili arkadaşlarımı ve televizyonlardan bütçe görüşmelerini izleyen vatandaşlarımızı sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bir bütçe görüşmesini daha gerçekleştireceğiz. Ancak, geleneksel olarak bütçe görüşmeleri yapılırken, hep bütçe konuşurken bu sefer Türkiye'nin gündemi bir anda farklılaştı ve Türkiye'nin gündemi bugüne kadar görmediği ölçüde bir başka konuyla meşgul oldu.

Değerli milletvekilleri, İstanbul'da cumhuriyet savcılarınca başlatılan soruşturma çalışmalarının dördüncü günündeyiz.

ALİ HAYDAR ÖNER (Isparta) - Oo Sayın Bakan gelmiş! Ne yüzle gelmiş! [CHP sıralarından alkışlar (!)]

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Bu süre içerisinde kamuoyuna intikal eden bilgiler gerek ülke yönetiminin gerekse Hükûmetin son derece vahim, ciddi bir durum içerisinde olduğudur. 4 Bakan hakkında çeşitli iddialar basında yer almaktadır. Hiç şüphesiz ki bir hukuk devletinde, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar hiç kimse suçlu sayılamaz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, hukukun bu temel ilkesini siyasetin merkezine almış bir partiyiz; insan haklarına, hukuka, "suçsuzluk ilkesi" olarak isimlendirdiğimiz masumiyet karinesi ilkesine saygılı bir partiyiz. Herkesin de bu ilkeye saygı göstermesini arzu ederiz.

Ancak, yine, bir hukuk devletinde işleyen, işlemesi gereken bir kural vardır. Cumhuriyet savcıları soruşturmalarını Anayasa'nın, yasaların kendisine çizmiş olduğu görev alanı içerisinde yaparlar. Bu görev alanı içerisinde siyasetin, hükûmetin, başbakanın, bakanların müdahale etmemesi, müdahale teşebbüsünde bulunmaması gerekir. Bu da bir başka hukuk kuralıdır. Fakat, duruma baktığımızda, tablo, hukuk devleti ilkesi çerçevesinde bir tablo değildir.

Bugüne kadar, hukuksuz birçok davada hiç sesini çıkarmayan Sayın Başbakan, yetkililer, bakanlar, bu defa masumiyet karinesine, suçsuzluk ilkesine sıkı sıkıya sarılmış durumdalar ve "Mahkeme edilinceye kadar, mahkemeler karar verinceye kadar hiç kimse suçlu sayılmaz." diyorlar. Elbette, bu da bizim görüşümüzdür. Ama, bu ilkeye sarılan Sayın Başbakan, bakanlar "Savcıların görevlerini yasalar çerçevesinde bağımsız bir şekilde yapması gerekir." şeklindeki hukuk devletinin bir diğer ilkesini bir kenara atmışlardır, soruşturmayı sulandırmaya çalışmaktadırlar. Soruşturmayı yürüten savcıların yanına müdahil olmak üzere başka savcılar görevlendirilmiştir. Polis müdürleri, emniyet müdürleri görevlerinden alınmaktadır. Görevden alınma gerekçeleri, savcı emriyle görev yapan polislerin bu görevini neden amirlerine bildirmediğidir. Bu, başlı başına bir hukuk skandalıdır. Bizim kanunlarımıza göre, ceza hukuku sistemimize göre, polis cumhuriyet savcısının emriyle görev yapıyor ise adli kolluk hizmeti görevi yapıyordur ve bundan dolayı sadece ve sadece savcıya karşı sorumludur, bu görevi amirlerine herhangi bir şekilde bildirir ise bu bir suç teşkil eder. Görüyor musunuz "Polisler böyle bir görevi, operasyon görevini amirlerine bile haber vermiyor, İçişleri Bakanının oğlu tutuklanıyor; bundan Bakanın bile haberi yok. Böyle acıklı bir durum olabilir mi, böyle vahim bir durum olabilir mi?" diye durumdan şikâyet edenler, gerçekte bir hukuk kuralını ayakları altına almaktadırlar. "Bizim Hükûmet dönemimizde bakanların oğlu da gözaltına alınır, bundan bakanların da haberi olmaz, biz böylesi bir sistem kurduk." diyerek bundan bir övünç payı çıkarmak yerine, buradan polisleri, emniyet müdürlerini cezalandırmak isteyen hukuk dışı bir anlayış var, bunu kabul etmek mümkün değildir. Türkiye'de gerçekten vahim bir durum vardır. "Neden polisler amirlerine bunu haber vermedi? Bu suçtur." Ayrıca, bu şu demektir: Yani ciğeri neden kediye emanet etmediniz? Bunu istiyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, bu bütçe görüşmelerinde bu konunun yeterince irdelenmesi gerekir. 4 bakanla ilgili olarak bir fezlekenin hazırlandığı basında yer aldı, böylesi bir bilgi basında yer almış durumda. Bu fezlekeler acaba ne durumdadır? Normal olarak, Adalet Bakanlığı üzerinden Başbakanlık kanalıyla bu fezlekelerin Türkiye Büyük Millet Meclisine intikal etmesi gerekir ama şu ana kadar Türkiye Büyük Millet Meclisine böylesi bir bilgi, doküman, belge intikal etmemiştir. Bunun akıbeti hakkında Sayın Hükûmet bilgi verirse bundan mutlu oluruz. Ancak, bu tablo şunu göstermiştir ki bu bütçe görüşmeleri bugüne kadar olmadığı şekilde meşruiyetini yitirmiştir. Bu bütçe dokümanları, 2014 yılı bütçe kanun tasarısı ve 2012 yılı kesin hesap kanunu tasarısı meşruiyetini yitirmiştir. Sayıştay raporlarının yokluğu nedeniyle esasen bir meşruiyet tartışması içine girmiş bulunan bu bütçeler, şimdi, savcılarca yürütülen bu soruşturmalar nedeniyle ikinci bir meşruiyet tartışmasının içine girmişlerdir. Bu bütçeler artık meşruiyetini yitirmiş bütçelerdir.

Meşruiyet, sadece klasik anlamıyla Parlamento çoğunluğu veya o hükûmetin arkasındaki halk desteği veya seçimlerde aldığı oy oranı değildir. O, işin birinci şartıdır ama ikinci şartı, o hükûmet doğru ve adil işler yapacaktır. Doğru ve adil işler yapmayan hükûmet, seçimlerde hangi oy oranını alırsa alsın meşruiyetini yitirmiştir. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, biraz önce burada iktidar partisi grubu adına konuşan Sayın Nurettin Canikli, uzun uzadıya Sayıştay raporlarından söz etti ama üzülerek ifade edeyim ki kendi uzmanlık alanı olmasına rağmen Genel Kurula doğru bilgi vermemiştir, eksik bilgi vermiştir, Genel Kurulu yanıltıcı bir şekilde konuyu anlatmıştır. Ben size kanunlara göre doğruları anlatacağım, kararı siz verin.

Sayın Canikli şuraya bir tomar, bir balya rapor getirdi. O raporların bir bölümü de burada; ben de örnek olarak bunları getirdim, sizlere sunacağım. Dedi ki: "Bu raporlar bugüne kadar Türkiye Büyük Millet Meclisine geliyor muydu? Gelmiyordu, ilk defa şimdi geldi. Yani önceki hükûmetler döneminde gelmeyen raporlar şimdi gelmeye başladı."

Değerli milletvekilleri, bütçe hakkı, demokrasilerin en temel kavramıdır. Bütçe hakkı demokrasileri yüceltir, yükseltir. Bütçe hakkına saygı duyan demokrasiler gerçekten insan hak ve özgürlüklerine önem veren, onlara saygı duyan demokrasilerdir, ikisi beraberdir bunların. Bütçe hakkı yok ise insan hak ve özgürlüğü de yoktur, ikisi atbaşı gider bunların.

Değerli milletvekilleri, bütçe hakkı, devletin yapacağı harcamaların kapsamı ve büyüklüğü ile yani nerelere, ne miktar harcama yapacağı ile bu harcamaların yapılması için bunların finansmanını oluşturmak üzere milletin ödeyeceği vergilere milletin kendisinin karar vermesidir. Millet demokrasilerde bu kararını, seçilmiş temsilcileri vasıtasıyla ve bütçe kanunları çıkararak alır. Yani, Türkiye'de, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki milletvekilleri, milletin temsilcisi olarak milletin bütçe hakkını buradaki oylarıyla, görüşleriyle bütçe kanunları çıkarmak suretiyle ifade eder. Demokrasilerde hükûmetler, bütçe kanunlarıyla parlamentodan vergilerin toplanması konusunda izin, harcamaların yapılması konusunda yetki alırlar. İşte, Parlamentonun Hükûmete vermiş olduğu bu vergi toplama izninin ve harcama yapma yetkisinin usulüne ve amacına uygun olarak gerçekleşip gerçekleşmediğini denetlemek, milletin en tabii hakkıdır. Bütçe hakkı, bütçeyi çıkarmakla bitmez, aynı zamanda bu bütçe uygulamasının sonuçlarını da milletin denetleyip bilmesi gerekir. Yine bütün demokrasilerde bu denetimi parlamentolar adına sayıştaylar yapar, Türkiye'de de bu denetimi Sayıştay yapmaktadır. Sayıştay, bütçe hakkının millet adına bekçisidir.

2003 yılı Aralık ayında bu Parlamento, iki partili Parlamento, Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisinden oluşan Parlamento, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu'nu kabul etti. Hep birlikte kabul ettik bunu. Biz de o yasaya destek verdik, kamu mali yönetiminde reform yapıyorduk çünkü. Eksiklikleri olmasına rağmen o yasaya destek verdik. Daha sonra Sayıştay dedi ki: "Benim kendi kuruluş yasam çıkmadı, o da çıksın ki ben gerçekten bütçe hakkına uygun bir denetim yapayım." Daha sonra 6085 sayılı Sayıştay Yasası 2010 yılı sonunda çıktı. Ama bu yasalar çıktıktan sonra, Sayıştay raporları hazırlanmaya başladı, Adalet ve Kalkınma Partisi attığı adımdan pişman oldu, "Eyvah, bu denetim raporları Parlamentoya gelecek ve benim ne kadar usulsüz işlemim varsa bunu bütün millet bilecek." dedi. Buna tahammül edemedi. 4 Temmuz 2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi çoğunluk oylarıyla bir yasayı kabul etti ve Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisine sunması gereken raporların kapsamı daraltıldı, Sayıştayın performans denetimi yapma yetkisi kaldırıldı. Biz bu yasayı Anayasa Mahkemesine götürdük. Anayasa Mahkemesi 27 Aralık 2012 tarihinde bu yasayı iptal etti. Ondan sonra Hükûmeti yine bir telaş aldı. Nisan 2013 tarihinde yeni bir kanun teklifiyle Türkiye Büyük Millet Meclisine geldi AKP Grubu. Bu yetkiyi, Sayıştayın Anayasa Mahkemesi kararları çerçevesinde elde ettiği yetkiyi elinden almak, raporları budamak için bir teklif verildi. Biz büyük tepki gösterdik, birçok toplum kesimi bu teklife tepki gösterdi ve Hükûmet geri adım atmak zorunda kaldı. Orada geri adım atan Hükûmet bir başka şey yaptı. Bu sefer fiilen bütün üyelerini kendi Parlamento çoğunluğuyla tayin ettiği, Sayıştaydaki Rapor Değerlendirme Kurulu üzerinden bu raporlara müdahale ederek Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirilmesi gereken denetim bulgularını bu raporlardan çıkarttı, konu budur. Sayın Maliye Bakanı üç gün önce şunu söyledi: "Biz Sayıştaya 25 milyon harcama kaydını verdik. Sayıştay bu denetimi yapıp Türkiye Büyük Millet Meclisine verebilir." anlamında bir değerlendirme yaptı.

Sayın Canikli, siz bir balya rapor getirdiniz.

Sayın Canikli konuşup gitti galiba.

AHMET AYDIN (Adıyaman) - Buralarda, buralarda.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Ben kendisini dinledim oysa.

AHMET AYDIN (Adıyaman) - O da dinliyor, buralarda.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Neyse, kendisi bilir tabii ki. Yani, ben onu mahcup etmek amacıyla burada değilim ama mahcubiyetini görmek isterdim doğrusu.

MİHRİMAH BELMA SATIR (İstanbul) - Sayın Başkanım, biz dinliyoruz.

AHMET AYDIN (Adıyaman) - Biz dinliyoruz, o da dinliyor sizi.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Şimdi, bakın, "Bugüne kadar bu raporlar gelmedi, ilk defa bizim dönemimizde geldi." diyor. Evet, geldi. Adalet Bakanlığı raporu altı sayfa, Sayıştay diyor ki, aynen okuyorum: "Denetim görüşü oluşturabilmek için gerekli mali rapor ve tablolar ile bilgi ve belgeler yukarıda ilgili bölümde açıklandığı üzere Adalet Bakanlığı yönetimi tarafından sağlanamadığı için Adalet Bakanlığının 2012 yılına ilişkin mali rapor ve tabloları hakkında görüş bildirilememektedir." (CHP sıralarından alkışlar) Sayın Canikli, rapor bu. Bu, Adalet Bakanlığı, burada başka bakanlıklar da var bakın, sadece beş altı bakanlığı örnek olarak getirdim. Bir kısmı belki birkaç sayfa daha fazla olabilir. Üst üste koyarsanız o balyayı eder, içerik yok.

Ne diyor Sayıştay Yasası'nın 38'inci maddesi? Burada "Dış denetim genel değerlendirme raporu" başlıklı 38'inci madde diyor ki: "Sayıştay denetçileri..." Örnek Adalet Bakanlığını verdiğim için oradan gideyim. "...Adalet Bakanlığının hesaplarını denetler; Adalet Bakanlığı gerekli mali tabloları verir; ayrıca, harcama belgelerini Sayıştay denetler; bu denetim sonucunda düzenlenen raporlar Adalet Bakanlığına tebliğ edilir; Adalet Bakanlığının yetkilileri bu raporda tespit edilen hususlara cevaplarını verirler; Sayıştay bu cevaplardan bir kısmını uygun görebilir, gördüklerini raporun dışına çıkarır; kalanlar ilgili Sayıştay dairesine gider; görüşülür; o 38'inci maddedeki prosedürü izler ve Türkiye Büyük Millet Meclisine bu raporlar gelir."

Sayıştayın ilgili yönetmeliği burada, yönetmelik eki tablo "Olumlu Görüş İçeren Denetim Raporu Formatı" başlığını taşıyor. Ekler bölümü var, denetim raporunun ekinde ilk yer alması gereken konu, denetim bulgu ve önerileridir. Yani, denetim bulguları burada yer alacak.

Şimdi, bir tartışma var: "Efendim, bu mali tabloları kim verecek?" Sistem değişti, eskiden Ankara Defterdarlığı Muhasebe Müdürlüğü tüm devletin harcamalarını yapıyordu; Jandarmanın ödemesini yapıyordu, Tarım Bakanlığının ödemesini yapıyordu, Sayıştay o muhasebe müdürlüğünü denetliyor ve rapor düzenliyordu. Sistem değişti şimdi yeni yasayla. Her kurumun, yani Adalet Bakanlığı, Tarım Bakanlığı, Jandarma, her neyse, her kurumun kendi mali tablosu olacak, bilançosu olacak, mizanı olacak, alacakları, borçları... Yani, tahakkuk esaslı bir muhasebe sistemine geçildi. Adalet Bakanlığı diyor ki: "Ben, bunları hazırlayıp veremedim." E, bir yandan övünüyorsunuz "Tahakkuk esaslı muhasebeye geçtik." diye, daha onun gereğini yerine getirmemişsiniz. Geçtik o kısmını, ama öbür tarafı denetledi, Ankara Defterdarlığı Muhasebe Müdürlüğündeki harcamalarını Sayıştay denetledi. Sayın Bakan söylüyor "25 milyon harcama verisini Sayıştaya verdik." O harcama denetimi sonrasında yazılan rapor nerede? Cevaplar nerede? Böyle bir rapor yazılmadı mı? Meclisten kaçıyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, bütçe hakkına saygı göstermeyen bir iktidar vardır. Sayıştay raporlarını, Sayıştayın denetim bulgularını Türkiye Büyük Millet Meclisinden gizleyen bir Hükûmet vardır. O nedenle, bu bütçe meşru değildir. Türkiye'de, bütçe oylamaları aynı zamanda güven oylamalarıdır. Sayıştay raporları olmaksızın kabul edilen bu bütçeler nedeniyle, ben, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak biz bunlara "hayır" oyu vereceğiz ama özellikle iktidar partisi grubu milletvekillerine sesleniyorum: Bu kadar yolsuzluk iddialarından sonra, denetimin bu kadar önemli olduğu gerçeği ortaya çıktıktan sonra elbette memleketi bütçesiz bırakmamak için bütçeye oy verebilirsiniz ama gelin, şu kesin hesap kanunu tasarısına oy vermeyin. Hesabını vermeyen bir hükûmet vardır burada. Bu hesap vermeyen Hükûmete buradan lütfen bir ders verelim.

Değerli milletvekilleri, Sayın Başbakan Başbakanlık dönemini üçe ayırıyordu; çıraklık, kalfalık, ustalık. Şimdi görüştüğümüz 2014 yılı bütçesi Sayın Başbakanın ustalık dönemi bütçesi olmuş oluyor ve hatta ustalık döneminin zirvesindeyken hazırlanmış olan bir bütçe oluyor. Dolayısıyla, "2002 yılında enkaz devraldık." edebiyatıyla yere batırdığı 2002 yılında Türkiye ekonomisinde var olan sorunların on bir yıllık iktidar döneminden sonra çözülmüş olması, en azından çözüm yolunda adım atılmış ve o konuda bir mesafenin alınmış olması gerekir; ustalık bunu gerektirir. Bakalım, kendisini "usta" olarak tanımlayan Sayın Başbakan bu konuda hakikaten bir başarı sergileyebilmiş mi?

Yine, bütçeler millî gelirin yeniden dağıtılmasının aracıdır, ekonomide 2014 yılında 1,7 trilyon liralık bir millî gelir yaratılacak. 436 milyar liralık bir bütçe büyüklüğüne sahibiz yani millî gelirin yüzde 25'i oranındaki bir bütçeyle, o büyüklükteki bir harcama büyüklüğüyle, devlet, ekonomide yeniden dağıtım faaliyetinde bulunacaktır. Yani 436 milyar liralık vergi, vergi dışı gelir veya borçlanma hasılatı, bütçede öngörülen harcamalar yoluyla ekonomiye iade edilecektir. İşte, bu süreç, vatandaşı doğrudan ilgilendirmektedir. "Bu bütçe bana ne getirecek?" sorusunun cevabını vermek önemlidir. Bütçeyi bu iki açıdan değerlendirmek gerekiyor.

Ancak gördüğüm şudur: On bir yıldan sonra, on ikinci yıla giren Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetleri artık yorulmuştur. "Metal yorgunluğu" diye bir kavram vardır. Belli bir süre sonra, metal, özelliğini kaybeder, metali oluşturan atomlar birbirini tutma kabiliyetini kaybederler, metalin mukavemeti azalır. Şimdi iktidarın durumu budur. İktidar yorgunu bir AKP vardır. Bu bütçe, iktidar yorgunu AKP'nin bir bütçesidir.

TÜİK'in gelir ve yaşam koşulları araştırması var. TÜİK'in rakamlarına göre, vatandaşımızın yüzde 61'i borç ve taksit ödemelerini yapmakta zorlanıyor, 2012 yılı rakamı; 2011 yılında da rakam bu, yüzde 61 düzeylerinde. Yani 2011'den 2012 düzeyine borç ve taksit ödemelerinde zorlanan geniş bir vatandaş kitlemiz var, vatandaşımızın yüzde 61'i.

Ağır kış şartları içerisindeyiz. "Evimin ısınma ihtiyacını bütçemle karşılamakta zorlanıyorum." diyen vatandaşlarımızın toplam vatandaşlara oranı yüzde 37. Bu rakam, 2011'de yüzde 35, 2011'den 2012'ye durum daha ağırlaşmış. Vatandaş, kışın ısınma ihtiyacını karşılayamıyor. Vatandaşlarımızın oturduğu evlerin yüzde 41'inin çatısı sızdırıyor, duvarları nemli ve vatandaşımızın bunu onarma imkânı yok, 2011'de de durum aynı, iyileşme diye bir şey yok burada.

İki günde bir et veya tavuk yiyemeyen vatandaşımız, toplam nüfusun yüzde 56'sı. Evet, vatandaş, bütçesini borçla çeviriyor, borç çarkıyla çeviriyor ve Türkiye'de tüketici kredileri Avrupa Birliğinin 2 katına ulaşmış durumda, konut kredisi hariç. Hükûmetin bu konuda aldığı önlemler var, gerçekten, Hükûmeti kutluyorum, vatandaşın bu zor durumu karşısında çok önemli önlemler almış. Birincisi, kredi kartlarını sınırlandırıyor. İkincisi, taksitli satışlardaki taksit sayısını azaltacak düzenlemeyi hazırlamış, bütçeden sonra, yeni yılda hemen bunu yürürlüğe koyacak ama bir konuda, ısınma konusunda almış olduğu bir önlem var ki o konu da tebrike değer, Ankara'da doğal gaz karneyle dağıtılıyor! İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Türkiye'yi, o dönemin Cumhuriyet Halk Partisini "karne"yle eleştiren Sayın Başbakan, 2023 vizyonuna doğru giderken, Ankara'da doğal gazı karneye bağlamış durumda. Evet, Sayın Başbakan, böyle bir Türkiye'yi bizim önümüze koymuş durumda.

Sayın Başbakan asgari ücretle ilgili rakamlar verdi burada, asgari ücretle ne kadar süt, peynir, pirinç alındığına ilişkin rakamlar verdi. Sayın Başbakanın rakamlarını ciddiye almıyorum, yanlış çünkü. Sayın Başbakan Maliye Bakanına başvursun lütfen, Sayın Maliye Bakanı da TÜİK'in rakamlarını alıyor, kullanıyor ama Sayın Başbakan başka bir ölçü kullanmış, ben doğrusu, anlayamadım. Asgari ücretle satın alınacak süt miktarını 435 litre olarak sunuyor ve "Asgari ücretle şu kadar mazot alıyor, şu kadar pirinç alıyor, şu kadar şunu alıyor..." diyor Başbakanımız. Vermiş olduğu rakamların hepsi yanlış, ortalama rakamları söylemeye çalışıyor.

AHMET AYDIN (Adıyaman) - Doğru rakamlar, kesin rakamlar.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Siz, Sayın Aydın, buraya çıkıp bu konuda bir şey söyleyemeyeceksiniz, diyeceksiniz ki: "Ya, kusura bakmayın, Sayın Başbakan asgari ücretin netini almamış, brütünü almış." (CHP sıralarından alkışlar) Sayın Başbakan asgari ücretin brütüyle millete burada "Senin satın alma gücün ne kadar arttı." diyor. Yazıktır, yazıktır, yazıktır değerli arkadaşlar!

AHMET AYDIN (Adıyaman) - Daha önceki dönemde de aynı rakamla ölçülüyordu, aynı oran. Aynı oranda ölçülüyor. Daha önce nasıl ölçülüyorsa şimdi de aynı oranda tespit ediliyor.

BAŞKAN - Sayın Aydın, sizden sonra zaten Hükûmet adına cevap verecek bir arkadaşımız var, müsaade edin o cevap versin eğer katılmıyorsa bu görüşe.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Şimdi, "2002'de ekonomi kötüydü." diyor. Neydi eski büyüme oranları? 1946-2002 dönemi büyüme oranı yüzde 5,4'tür. Biz bunu söylüyoruz, 5,4. Yani çok partili siyasi hayata geçtiğimizden 2002 yılına kadar, AKP iktidar olana kadar Türkiye ortalama yüzde 5 büyümüş.

Sayın Babacan diyor ki: "1946 olmaz, çünkü İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk yıl, savaştan sonra ekonomi hızlı büyüyor, bu da ortalamayı yükseltir, onu almayalım."

AHMET AYDIN (Adıyaman) - 1946'da yüzde kaç büyümüş?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Ne diyor? "1939'u alalım." diyor, Atatürk'ün ölümünden sonraki ilk yıl. Ben, Sayın Babacan'ın bu örneğini, Sayın Babacan'ın ciddiyetiyle yan yana getirmekte zorlandım. Sayın Babacan, 1939 yılı, İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yılıdır. 1939'dan 1945'e kadar bütün dünya ekonomisinde, savaştan etkilenen bütün ekonomilerde küçülme vardır. Yani siz diyorsunuz ki "Savaşı da katalım da bu büyüme oranını aşağı çekelim."

Gelin, o zaman 1924 ile 1938 arasını alalım. Büyüme nedir, geometrik ortalama? 7,3. Siz ne büyümüşsünüz 2003-2013'te? 4,8.İsterseniz 1924 ile 2002 arasını alalım, 4,6'dır. Savaşlar var, İkinci Dünya Savaşı var, darbeler var, Kıbrıs Barış Harekâtı var, her şey var. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, döndük arkamıza baktık, Sayın Başbakan, Sayın Hükûmet, bir arpa boyu kadar yol gidememiş. Ortada övünülecek bir büyüme performansı yoktur. 2002'yi eleştiren Sayın Başbakan, on bir yıllık iktidar döneminden sonra, sürdürülebilir istikrarlı bir büyümeyi sağlayamamıştır. Bu, kendi içimizdeki değerlendirme, bir de diğer ülkelerle bunu kıyaslayalım.

Bakın, gelişmekte olan ülkelerde bu büyüme yüzde 6'nın üzerindedir.

Sahra Altı Afrika'da yüzde 5,5'lara gelmektedir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yüzde 5'in üzerindedir -2003-2013 dönemini kıyaslıyorum- Asya ülkelerinde yüzde 8,5'tur. Siz, bu ülkelerin de gerisinde kaldınız. Yani, yarıştığımız ülkelerin gerisinde kalmışız. Ne diyordu Sayın Başbakan? "2002 kötüydü, iç tasarruflar düşüktü. Toplam iç tasarrufların millî gelire oranı yüzde 18'di." Sayın Başbakan yüzde 18'le devraldı, iyi bir oran değildi, doğru, azalmıştı. Şu an kaç? Yüzde 12,6. Otuz yılın en düşük seviyesidir. Sayın Başbakanın tasarrufta çözdüğü hiçbir şey yoktur.

Bir ekonomi, tasarruf edemiyor ise yatırım da yapamıyor demektir. 1990'larda Türkiye'de yatırımlar millî gelirin yüzde 23'ü iken, şimdi yüzde 20'lere düşmüştür. İyileşen bir şey yoktur, kötüye gitmektedir. İşsizlik, 1990'larda, 1980'lerde yüzde 8 seviyesindeydi, AKP iktidarları döneminde yüzde 10 bandına oturmuştur. 8,9'a düşer gibi oldu, hemen "Aman biz bu işsizlikle devam edemeyiz, bunu biraz yükseltelim!" dediniz, yüzde 9,5'a yükselttiniz, daha da yükselteceksiniz.

Vergi sistemi, dolaylı vergiler ağırlıklı bir yapı sergiliyordu, şimdi durum daha vahim olmuştur. Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı 2002'de yüzde 66 iken şimdi 71,5'a çıkmıştır. Sayın Maliye Bakanı, sosyal güvenlik primlerini dâhil ederek bir kıyaslama yapıyor, elbette o da yapılabilir ama eskiden beri nasıl yaptıysak Sayın Bakan, gelin, yine aynısını yapalım. Topu taca atmak yok. Eskiden sayın maliye bakanları bunu böyle sunardı. Sizin hükûmetlerinizin bakanları dâhil, hepiniz. Bir başarı burada yoktur.

Değerli milletvekilleri, Sayın Başbakan bir... Tarımsal destek ödemelerine giriyorum, çok zamanım kalmadı. 2002 yılında toplam tarımsal destek ödemelerinin faiz dışı harcamalara oranı yüzde 2,75'ti, Yani bütçenin yüzde 2,75'i çiftçiye veriliyordu. Şimdi ne kadar? Yüzde 2,55'i, aşağı düşmüş 2014 yılı bütçesi. 2013 yılı yüzde 2,54, aşağı inmişsiniz. Biz "Bu, az." dedikçe siz başka şeyler söylemeye başladınız, "Tarımsal kredilere sübvansiyon veriyoruz, DSİ'nin sulama yatırımları var..." "Bunlar olmaz, girmez" diyoruz, onlar yatırım bütçesinde veya başka bütçelerde gözüküyor, bunlar da eskiden vardı, o zaman eskinin rakamlarını ona göre düzeltmeniz lazım. O zaman şöyle diyor sayın bakanlar: "OECD ülkeleri içerisinde yüzde 2,1 ile OECD hesaplarına göre en yüksek desteği bizim Hükûmetimiz veriyor Türkiye'de." Sayın Babacan verdi bu rakamı, Sayın Tarım Bakanı bu ölçüyü kullanıyor. 2002'de bu rakam yüzde 3,6, OECD ölçeğinde tarıma verilen destek.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Hamzaçebi, süreniz bitti, size de elbette ek süre vereceğim. Tamamını siz mi kullanmak istersiniz, yoksa paylaşır mısınız? Karar verirseniz, üç...

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Ben alayım efendim.

BAŞKAN - Tamamını? Peki.

O zaman, altı dakika daha ilave ediyorum sürenize.

Buyurun efendim.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Sayın Öztrak, ben, Sayıştay raporlarına çok zaman ayırdım, o nedenle, sizin izninize sığınıyorum. Teşekkür ederim.

Şimdi, tarımsal destek harcamalarında... Bakın, Sayın Canikli geldi, burada konuştu. Sayın Canikli, siz fındık memleketinin milletvekilisiniz. Fındıkta, fındık üreticisinin 2004 yılı don afetinden kalan 169 milyon liralık alacağı vardır. Sizin Hükûmetiniz fındık üreticisinin bu alacağını gasbetti. Arkadaşlar "gasp" diyorum, bakın, özellikle "gasp" kelimesini kullanıyorum ki bir sayın bakan çıksın "Devlet, borcuna sadıktır, biz bunu ödeyeceğiz." desin. Bugüne kadar bunu söyleyen olmadı, bekliyorum, belki sayın bakanlar itiraz eder, buna cevap verirler veyahut da diyecekler ki: "2011 yılında biz bütçe kanununa bir hüküm koyarak bunları silmiştik, üstüne yatmıştık bunun." Sayın bakanlar, "2011 Yılı Bütçe Kanunu" dediniz, bütçe kanunları yıllıktır, o yıl geçtikten sonra o hüküm bir şey ifade etmez.

2002'de buğday üreticimiz 4 kilogram buğdayla 1 litre mazot alırken, bugün 6 kilogram buğdayla 1 litre mazotu ancak alabiliyor, iyileşen bir şey yok. 2002'yi kötülüyordunuz; 2002'de süt üreticisi, 1 kilogram sütle 2 kilograma yakın yem alırken şimdi 1 kilogram sütle ancak 1 kilogram yem alabiliyor, iyiye giden herhangi bir şey yok.

Sayın Başbakanın vermiş olduğu süt örneği de gerçeğe uygun değildir. Sayın Başbakan çarşı pazar dolaşmadığı için, otellerin kırmızı halılarında yürümekten halkın arasında yürümeyi unuttuğu için, muhtemelen o rakamları artık kendisi bilmiyor.

AHMET AYDIN (Adıyaman) - Türkiye'yi dolaşıyor Türkiye'yi, Türkiye'yi dolaşıyor Başbakan.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, Sayın Başbakanının bir "simit-çay endeksi" var. Doğrusu, bu endekse girmek istemiyordum ama girmek zorundayım. Çünkü Sayın Başbakan işine geldiği gibi konuşuyor. 2002 seçim kampanyasını bunun üzerine kurmuştu. Geçim sıkıntısını asgari ücretin simit-çay fiyatlarıyla karşılaştırması üzerinden anlatıyordu. Ama ilginç bir şey, 2002'nin ilk yarısında yapmış olduğu mitinglerde Sayın Başbakan bir aileyi anne, baba ve 3 çocuk olmak üzere 5 kişiden oluşuyor kabul ederken, 2002'nin ikinci yarısında aile fertleri sayısını 6'ya çıkardı. Niye? Çünkü 2002'nin birinci yarısında asgari ücret 163.500 liraydı, ikinci yarıda asgari ücret 184 bin liraya çıkınca -bugünkü rakamla 184 lira- simit-çay hesabının tutabilmesi için aile fertleri sayısını 6'ya çıkardı. Tarih 15/10/2002, yer Trabzon meydanı. Ben de o tarihte seçim çalışmalarımı Trabzon'da yürütüyorum. Trabzon meydanında Sayın Başbakan kalabalıklara hitap ediyor, simit-çay hesabını kalabalıkla birlikte yapıyor, diyor ki: "1 simit şu kadar, 1 çay şu kadar. Bir ailede 4 çocuk olduğunu varsayarsak anne, babayla birlikte eder 6 kişi." Hesabını yapıyor, diyor ki: "220 milyon lira lazım." Yani bugünkü rakamla 220 lira. 5 kişi olsa bu rakam 184 liraya inecek. Asgari ücret de 184 lira; dolayısıyla çay-simit almaya tam yetiyor, denk geliyor. Başbakan, tabii ki, ne yapacak? Hesabı değiştirecek.

Şimdi, bu bütçede bir hesap daha yaptı, dedi ki: "Asgari ücret 804 lira, simit 50 kuruş, çay 50 kuruş; 450 lira tutar 5 kişi üzerinden." dedi. Bir aile sadece simit-çayla beslense dahi üç öğün, aylık masrafı 450 TL tutuyor. Sayın Başbakan, öyle anlıyorum ki, bu simit-çay fiyatlarını danışmanına soruyor, onlar, danışmanlar da herhâlde Başbakan kızmasın diye ona doğru bilgiyi vermiyorlar. Dört sene önce, Sayın Cemil Çiçek, burada yine bir simit-çay tartışması olmuştu, İlhan Kesici CHP Grubu adına konuşmuştu, "Onun hesabı yanlış." dedi, "Simit 50 kuruştur, çay 50 kuruştur." Sayın Başbakan, yani, dört yıldır bu simit-çay fiyatları artmadı mı? Aileyi 6 kişi olarak hesaba aldığımızda Sayın Başbakanın...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Hamzaçebi, bir dakika daha. Lütfen toparlayın.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) - ...simit-çay hesabı çökmektedir. Simit-çay hesabı yaparak iktidara geldiniz, simit-çay hesabıyla iktidardan gideceksiniz; "yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar" diyerek "3Y" ile iktidara geldiniz, şimdi "yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar", "3Y" ile iktidardan gideceksiniz, o günleri yaşıyoruz.

Değerli milletvekilleri, sürem burada bittiği için konuşmamı burada sonlandırıyorum. Bu bütçenin, meşruiyetini yitirmiş bir bütçe olduğunu ifade ediyorum. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak bu bütçeye "hayır" oyu vereceğimizi, son olarak, söylüyorum ve Türkiye'nin çaresiz olmadığını, Türkiye'nin çözüm bulacak bir iktidara, bir olanağa sahip olduğunu düşünerek, bunu ifade ederek sözlerimi sonlandırıyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Hamzaçebi.