Konu:2014 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2012 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
Yasama Yılı:4
Birleşim:33
Tarih:16/12/2013


2014 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2012 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

BDP GRUBU ADINA HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (Bitlis) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2014 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı'yla ilgili Millî Savunma Bakanlığı hakkında Barış ve Demokrasi Partisi adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Bugün, tutuklu milletvekillerimiz hakkında, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi tahliye taleplerinin reddine ilişkin karar vemiştir. Alınmış olan bu karar demokratik siyaset yapma hakkını ve halkın iradesini hiçe sayan bir karardır. Türkiye devletinin demokrasi ve adalet geleneğini bu kararda görebilirsiniz. Tutuklu milletvekillerimiz Sayın Hatip Dicle, Sayın İbrahim Ayhan, Sayın Selma Irmak, Sayın Faysal Sarıyıldız, Sayın Kemal Aktaş ve Sayın Gülser Yıldırım hakkında herhangi bir hüküm yokken bu reddin ne için verildiğini henüz anlamış değiliz. Çünkü, İstanbul'da verilen bir karar ayrı, Diyarbakır'da verilen bir karar ayrıdır. Bunu da sizin takdirinize sunuyorum.

Bu ülkede "Alan hâkimiyetini sağlayacağım." gerekçesiyle otuz yıldan beri adaletsiz, hukuksuz, kirli bir savaş yaşatıldı. Sözüm ona hukuk devleti adına yaptıklarını her alanda övünerek söylemektedirler. Kürt halkının demokratik talepleri sıkıyönetimlerle, olağanüstü hâllerle, istiklal mahkemeleriyle, devlet güvenlik mahkemeleriyle, özel mahkemelerle, sahte tutanaklarla askerî mahkemelerde yargılayarak, cezaevlerine tıkarak çürümeye terk edilmiştir.

Bazı güvenlik uygulamaları gerekçe gösterilerek 4 bin köy boşaltıldı, 6 milyon insan zorla batıya göç ettirildi. 60 bin insan bu düşük yoğunluklu savaşta yaşamını yitirdi. 17.500 insan faili meçhul cinayete gitti. Türkiye'deki devlet ve demokrasi geleneğini bu tabloyu incelerseniz görebilirsiniz. Bu nedenle, demokratikleşmeyen cumhuriyetin önündeki en büyük handikap kuşkusuz militarizmdir, askerî dayatmadır, eziklik düşüncesidir. Bu anlamda, reformların önünü askerî bürokrasi tıkamıştır. 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesiyle sonuçta halkı, milleti sürü olarak gördüler.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin psikolojik hareket stratejisi: "Ben bilirim." Hâlbuki demokratik ülkelerde ordu ölçülü konuşur, hatta dilsiz olmaları önerilir. Siyasi ve toplumsal konularda belirleyici olan politikacılar olmalıdır. Yıllardır, Kürt sorununun çözümünde negatif davrandılar çünkü sınırları onlar belirliyor, şimdi çözüm sürecini de kerhen destekledikleri ifade ediliyor.

JİTEM, Özel Harp Dairesi, gladyo, yıllardır varlığını gizlediler ya da inkâr ettiler. Dünya devletleri ve halklar hızla demokratikleşirken Türk siyasetçileri uzaktan gözlemeye çalıştı ya da izledi. Çünkü, ordunun militarist tavrı, vatandaşını düşman gösteren bir anlayıştı. Bu açıdan, Türk Silahlı Kuvvetleri, her zaman Türkleri bir ulus olarak değil, bir ordu olarak görmüştür; buna istinaden Türkleri savaşçı bir millet olarak görür "Bir Türk dünyaya bedeldir." değerlendirmesini yapar. Oysaki, ortak yaşamın sınırlarını belirleyen kurum ve kurallardır, toplumsal uzlaşı metinleridir. Demokrasilerde katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, eşitlikçi bir anayasa toplumsal barışın garantisidir. Bu ülke kırk yıldan beri darbe Anayasası'yla idare edilmektedir. Toplumun farklı kesimleri yeni, demokratik bir anayasa yapılmasını istemektedir, ayrıca yamalı bir anayasayı da asla istememektedir yani yeni bir anayasa için herkesin çaba sarf etmesi gerekirdi. Genelkurmay Millî Savunma Bakanlığına bağlanabilseydi bu Anayasa'nın da demokratikleşmesi mümkün olabilirdi ancak, Parlamento o zaman sorunları çözüp halkın demokratik taleplerine cevap olabilirdi. Değişimin gücü olan bu Parlamento, öncelikle bu seçim barajını kaldırarak o zaman halkın özgür iradesinin açığa çıkmasını sağlayabilirdi; temel hak ve özgürlükleri sınırlayan, statükocu, tekçi vesayet anlayışı ortadan kalkardı.

Dünyanın diğer ülkelerine göre Türkiye, her geçen yıl savaşa olan bütçesini artırmakta. Türkiye, dünyanın en fazla silahlanan ülkeleri arasındadır. Merkezî bütçenin dışında örtülü ödenekten, kamu kurum ve kuruluşlarından, vakıf, dernek adı altında Millî Savunma Bakanlığına milyarlarca kaynak aktarılmaktadır.

2013 yılı içerisinde, sadece merkezî yönetim bütçesinde AK PARTİ'nin savaş talebinin yüzde 7 artmış olduğunu gösterebiliriz. AK PARTİ Hükûmetinin hazırladığı bu bütçe, halkı soymaya, yoksullaştırmaya, işsiz bırakmaya, Türkiye'nin geleceğini karartmaya devam etmektedir. Bu bütçe iş, aş yaratan bir bütçe değildir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milli Savunma Bakanlığının bütçesi AK PARTİ döneminde 2 katına çıkmıştır. Her yıl yenisi eklenen silah anlaşmaları, askerî projeler ve bunlar için yapılan harcamalar, aynı zamanda bu günlerde iflas ettiği artık herkes tarafından açıkça görülebilen beceriksiz dış politikalar, kısaca değerli yalnızlıktır, bu da onun özetidir. AK PARTİ Hükûmetinin dış siyasetteki bu travma hâli, bugün Rojava Kürdistanı'na yönelik izole edici ve Kürt halkının Rojava'daki devrimini görmezden gelmenin, onları tanımamakta direnmenin de ifadesidir.

Suriye'de yaşanan iç savaştan dolayı Türkiye'nin uyguladığı siyasi tutum ve davranışlar, Suriye içerisinde bulunan El Kaide, El Nusra, IŞİD gibi çetelere silah, gıda, sağlık gibi birçok alanda yardımda bulunması, sınır kapılarını bu gibi terörist gruplara açması ve Türkiye sınırındaki birçok yerde de karargâhlar kurulması Türkiye'nin ve bölgede yaşayan insanların hayatlarını tehlikeye atmaktadır. Bunun en bariz örneği: Suriye tarafından, çeteler eliyle Türkiye'nin sınır bölgesine yakın bulunan yerleşim yerlerine atılan bombalar sonucunda hayatını kaybeden vatandaşlarımızın sayısını bilen var mı içinizde?

1921 Ankara Antlaşma'sıyla belirlenen, 1923 Lozan Antlaşması'yla kesinleşen Türkiye-Suriye sınırı Kürt coğrafyasının egemen güçler tarafından parçalanışının bir resmidir. Ancak, aradan geçen bir asra yakın zamanda, bu sınırların suni sınırlar olduğu yaşanan pratikte gözler önüne serilmiştir.

Kürtler, etrafları örtülen, tel örgüyle sınırlar çekilen bir halk olarak, var olduklarını her fırsatta ispatlamıştır. Türkiye ile Suriye sınırındaki Kürt coğrafyasını bölen sınırlar, bir korkunun yansımasıydı. Bundandır ki Kürtleri ayırmak amacıyla sınırda tel örgüler çekilmekle kalınmamış, devasa büyüklükte bir tampon bölge oluşturularak mayınlı bir bölge de oluşturulmuştur.

Binlerce Kürt, sınırın öte yakasındaki akrabalarıyla buluşmak isterken veya sınır ticareti yapmak isterken sınırda gömülü olan mayınlara kurban olmuştur ve hâlen bu mayınlar, sınırlarda yaşayan insanların hayatlarını karartmaya da devam etmektedir. Bugün, toprak altında 982 bin mayın bulunmaktadır. Türkiye'de, her yıl bu mayınlardan dolayı 100'e yakın vaka oluşmaktadır. Mayınlar ve patlamamış askerî mühimmatlardan dolayı yüzlerce çocuk hayatını kaybetmiştir. Buna rağmen, Türkiye'de henüz "mayın eylem otoritesi" veya "mayın eylem merkezi" bulunmamaktadır. Oysaki Türkiye, 2003 yılında Ottawa Sözleşmesi'ni imzalamış, böylece 1 Mart 2008 yılına kadar stoklardaki mayınları imha edip 2014 yılına kadar toprağa döşeli mayınları temizleyecekti, bunu şu ana kadar yapmış değildir. 2007 yılından günümüze kadar, gömülü mayınlarla ilgili ciddi bir temizlik de yapılmamıştır. Mayın temizlemeyi bırakın da Qamişlo ile Nusaybin arasına örülen utanç duvarı mayınları korumak adına yapılan bir girişimdir. Türkiye de bu davranış karşısında uluslararası hukuka göre suç işlemektedir. Hiçbir hak, hukuk, vicdan bu duvarın kurulmasına müsaade edemez. Dünyada bu türden örülen duvarlar her zaman utanç duvarı olarak tarihin sayfalarına düşmüştür.

Bildiğimiz gibi, bir yıldır "çözüm süreci" olarak adlandırabileceğimiz bir süreç yaşamaktayız. Bu süreç boyunca tek bir askerin, tek bir gerillanın burnu kanamamıştır. Bundan hoşnutsuz olanları biliyoruz, bunu çekemeyenleri biliyoruz ama şunu söylüyoruz: "Ey Türk anası, ey Kürt anası, dikkat edin, bu Meclisi izleyin, söylenenleri iyice dinleyin ve ondan sonra bir karar verin." Bu, elbette, çok olumlu bir gelişmedir.

Partimiz her zaman barışı savundu, bugün de barışın sağlanması için, çözüm sürecinin devamı için elinden gelen bütün çabayı sarf etmektedir. Öte yandan, baktığımızda, devlet ise savaş hazırlıklarına tam gazla devam etmektedir. Bunun en somut göstergesi, hâlihazırda bölgede aktif şekilde devam eden askerî faaliyetlerdir. Hâlen karakolları yapmaktadır, bırakın karakolları, kalekolları yapmaktadır. Peki, bu barış sürecinde bu kalekollar, bu karakollar, bu faaliyetler neyin ifadesidir?

Bugün çözüm süreci içerisinde çatışmalar durmuş olabilir fakat Türk Silahlı Kuvvetlerinin yakın bir geçmişte nasıl bir savaş yürüttüğü herkes tarafından bilinmektedir. Zira, Kazan Vadisi'nde kimyasal silahlar kullanılarak, 1999 yılında Silopi'de kimyasal silah kullanılarak 20 ARGK'linin hayatını kaybettiği iddiaları söz konusudur. Bunları araştırmak için hakikatleri araştırma komisyonunun kurulması elbette ki şarttır.

Türk Silahlı Kuvvetleri birçok defa savaş suçu işlemiştir. Yapılan rastgele bombalamalarla birçok savaş mühimmatı her yere saçılmış durumdadır. Biz, her yıl, sağa sola saçılmış mühimmatlardan dolayı Kürt çocuklarının ölüm haberlerini duymaktayız. Bu nedenle, onlarca çocuk bu patlamalar sonucunda yaşamlarını yitirmişlerdir. Ama şu açık ki Türk Silahlı Kuvvetleri olsun, Millî Savunma Bakanlığı olsun, bu sorunlarla hiçbir zaman ilgilendikleri söylenemez. Bunun gibi sorunların çözümü adına, Millî Savunma Bakanlığı, herhangi bir çözüm girişiminde bulunmaması nedeniyle güven verici bir kurum olmaktan da uzak durmaktadır. Aksi halde, bu kuruma aktarılacak para bu ülkeye kan ve gözyaşı olmaya devam edecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir diğer yapısal sorunu zorunlu askerliktir. Dünyada demokratik gelişimini tamamlayan hiçbir ülkede "zorunlu askerlik" diye bir olguya rastlayamazsınız. Zorunlu askerlik, devletin vatandaşına eziyetine dönmektedir. Oysa, toplumda çoğunluğu aşan bu gençler, askerliğe zorunluluk dışında bir anlam atfetmemektedir ama maalesef, Hükûmet vatandaşlarının bu isteğine kulak tıkamaktadır. Oysa demokrasilerde olması gereken, halkın taleplerinin ve isteklerinin esas alınmasıdır.

Türkiye'de insanların askere gitmek istemedikleri açıkça ortadadır. 2013 yılı itibarıyla 400 bine yakın bakaya ve yoklama kaçağının bulunması, bu ülkede insanların askerliğe sıcak bakmadıklarının bir versiyonudur. Yoklama kaçağı ve bakayaların idari para cezaları en az 296 liradan başlayarak kademeli olarak 22 bine kadar çıkmaktadır.

Zorunlu askerliğin kaldırılması hepimiz için önemlidir. Bunun için atılması gereken en önemli adım vicdani ret hakkının anayasal güvenceye alınmasıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)