Konu:2014 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2012 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
Yasama Yılı:4
Birleşim:32
Tarih:15/12/2013


2014 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2012 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 24'üncü Yasama Yılının ilk üç yılında, 2012 ve 2013 yılı bütçe görüşmelerinde Dışişleri Bakanlığı bütçesi görüşülürken Genel Kurulda yaptığımız konuşmalarda, Cumhuriyet Halk Partisi olarak Türk dış politikasının bugün içine düştüğü ve giderek de saplanmakta olduğu perişan durum dolayısıyla kaygılarımızı dile getirdik, eleştirilerimizi somut noktalardan hareket ederek sıraladık. Bu yanlışların, Türkiye Cumhuriyeti'ni, yer aldığı çok geniş coğrafyada ve sorunlu bölgede, kuruluşundan bu yana yumuşak güç kullanan barışçı yapısı, ahde vefa alışkanlığı, sözüne güvenilirliği ve istikrar olucu, çatışmalarda da ara bulucu rolüyle sağlamış olduğu ağırlıklı kimlikten giderek uzaklaştırdığını Sayın Bakanın ve Hükûmetin dikkatine getirdik. Bu bağlamda, Türkiye Büyük Millet Meclisiyle Mecliste grubu bulunan siyasi partilerin hiçbirine danışılmadan, görüşülmeden, bir ulusal uzlaşı aranmadan yürütülen dış politikanın bugün Türkiye'yi başka ülkelerin iç kavgalarına taraf olan, güvenilmez, siyasetini ağır ifadeler içeren ve herkese üstten bakan demeçlerle medya üzerinden yürüten, duygusal ve ani kararlar alıp bunları sert ve kesin ifadelerle "Kusuru bakmayın." yahut da "Kusura bakmasınlar ama." diye açıklayıp daha sonra kusura bakmaması istenenler kusura bakıp baskı uygulamaya başlayınca bunlardan 180 derece dönen, kararlarından döneceği bilindiği için de aldığı her siyasi kararda dış baskıya tabi olan, güvenilmez ve zayıf bir ülke konumuna getirdiğini birçok defa söyledik. Bu bağlamda, Sayın Bakanın komşularımızla, diğer ülkelerle ve özellikle Suriye, Mısır, İsrail, merkezî hükûmeti baypas edip Kürdistan bölgesel yönetiminden enerji almak konusunda ısrarlı olunması sonucu ilişkilerimizin gerilip gerilip gevşediği Irak, Çin'den füze savunma sistemi alınmasından başlayan ve bölge politikalarımız konusunda da anlaşmazlığa zaman zaman düştüğümüz ABD, müzakere sürecinin giderek yavaşladığı, tek bir faslın açılmasından dahi büyük mutluluk duyduğumuzu açıkladığımız Avrupa Birliği, uzunca bir süredir sosyalistlerin iktidarda olmasına rağmen Sarkozy zamanında Türkiye'nin AB üyeliğinin engellenmesi maksadıyla bloke edilmiş olan fasılları, kendisi Türkiye'nin AB üyeliğine taraf olmamasına rağmen açmamakta direnen Fransa ve diğer birçok ülkeyle ilişkilerimiz açısından Sayın Bakana sorular yönelttik. Somut sorularımızın hiçbirisine ne Plan ve Bütçe Komisyonunda ne Dışişleri Komisyonunda ne de Genel Kurulda Sayın Bakandan cevap alabildik. Sayın Bakanın bütün söylediği, Hükûmetin -Afrika başta- yurt dışında şu kadar sayıda temsilcilik açtığı, Türkiye'deki dış temsilciliklerin sayısının bu kadar arttığı, Türkiye'nin dışarıda en çok temsil edilen ülkeler arasında bilmem kaçıncı sırada olduğu, İstanbul'un dünyada en fazla konsolosluk bulunduran şehirler içinde New York'tan sonra 2'nci geldiği, kendisinin yurt dışı gezilerinin kaç misli arttığı, kaç kişiyle kaç günde ne kadar konuştuğu gibi, kendi başına fazla bir anlam ifade etmeyen ama lojistik ağırlıklı bilgilerden ibaret kaldı.

"Kendi başına fazla bir anlam ifade etmeyen" diyorum çünkü biz dış temsilciliklerin sayısını alabildiğine artırırken aynı zaman dilimi içinde Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya gibi birçok büyük ülkede dış temsilciliklerin sayısını tasarruf ve iş rantabilitesi mülahazalarıyla azaltma cihetine gittiklerini açıkladılar. Ama hiçbiri bunu dış politikada bir başarı ya da başarısızlık kıstası diye takdim etmeye kalkışmadı.

"Kendi başına bir anlam ifade etmeyen" diyorum çünkü son dört yıl içinde dış temsilciliklerimizin sayısı yüzde bilmem kaç artmış olmasına rağmen, EXPO 2015 için Paris'te 2009 yılında yapılan seçimlerde Türkiye olarak 68 oy almış ve EXPO'yu 11 oyla Milano'ya kaptırmış ama aslında 6 oy almış olsak kazanabilecek bir konumda bulunmuşken Afrika'nın tamamında ve Güney Amerika'nın büyük bir bölümünde bu tarihten sonra açtığımız büyükelçilikler 27 Kasım tarihinde Paris'te yapılan EXPO 2020 oylamasında aldığımız oy sayısının 33'e düşmesini ve EXPO yarışında Yekaterinburg'un da altına, 3'üncü sıraya düşmemizi engelleyememiştir.

"Kendi başına bir anlam ifade etmeyen" diyorum çünkü bütün bu yaygın dış temsilcilik ağımız, Sayın Başbakanın 2020 Olimpiyatları'nı İstanbul'a yüzde yüz alacağımız umuduyla, beraberinde 600 kişiye yaklaşan bir heyetle on altı saat duraksız uçarak gittiği Arjantin'den eli boş dönmesine mâni olamamıştır.

Korkarım, Bakanın olmayan başarılarının göstergesi olarak birazdan da tekrarlayacağından hiç şüphe duymadığım bu rakam ve sıralamalarla, belki de kürsüden bize tekrar göstereceği tüm Afrika kıtası üzerine yemyeşil yayılan Türkiye Cumhuriyeti büyükelçiliklerinin grafikleri önümüzdeki aylarda New York'ta Birleşmiş Milletlerde yapılacak BM Güvenlik Konseyi 2015-2016 dönemi üyeliğini kazanmamızı da sağlayamayacaktır.

Sağlayamayacaktır çünkü bu kıstaslar bir ülkenin dış politikasının başarı kıstasları değildir.

Sağlayamayacaktır çünkü dış temsilcilik sayısında dünyanın kaçıncısı olduğumuz veya İstanbul'un konsolosluklar bakımından dünyada hangi sırada geldiği, perişan bir dış politika ile gittikçe kısılan özgürlüklerin, otoriterleşen bir rejimin, olmayan kuvvetler ayrılığının, siyasetleriyle üzerinde mutabık olunmayan ülkelere yönelik hakaret içeren değerlendirmelerin ve bu ülkelerle kesilen ya da kesilmesine sebep olunan ilişkilerin sarstığı eski ve güçlü saygınlığımızı bize geri vermeye yetmemektedir.

İnsanlar bir ülkenin dünyadaki temsilcilik sayısı itibarıyla kaçıncı olduğuna, dışişleri bakanlığında kaç personel çalıştırdığına değil, insan hakları alanında kaç ülke içinde kaçıncı sırada olduğuna, temel hak ve özgürlükler alanında dünya skalasındaki yerine, gösteri ve yürüyüşlerde güvenlik güçlerinin orantılı mı, orantısız mı güç kullandığına; kitle gösterilerinde polis müdahalesi neticesinde kaç kişinin ölüp kaç kişinin yaralandığına; hapishanelerinde kaç gazeteci, kaç asker, kaç öğrenci yattığına ve bunların hangi delillere dayalı olarak mahkûm edildiğine, hangi savunma hakkına sahip olduğuna; adaletin bağımsızlığına, tarafsızlığına; rejimin tam demokrasi mi, melez demokrasi mi, otoriter rejim mi olduğuna; kadına karşı şiddetin yıllar içinde azaldığına mı, eksildiğine mi bakarak o ülkeyi değerlendirmektedirler? Bu bakış açısıyla yapılan değerlendirmelerin sonuçları da ne yazık ki ülkemiz hakkında uluslararası camiada hiçbirimizin istemediğimiz, arzu etmediğimiz olumsuz bir algının giderek yerleşmesine sebep olmakta; bunun sonuçlarından biri olarak da Türkiye, son dönemde girdiği tüm uluslararası seçimlerde, yarışlarda hezimetlerle karşılaşmaktadır.

Değerli arkadaşlar, sayın milletvekilleri; Hükûmetin ve Sayın Bakanın hayalci dış politika uygulamaları ve maceracı siyasetleriyle hâlâ karşı karşıyayız, bu konuda hiçbir düzelme olmadı. Dolayısıyla bizim eleştirilerimiz de esas itibarıyla aynen, ancak güçlenerek ve ülkemizin geleceği hakkında duyduğumuz endişenin artmasına yol açacak şekilde devam ediyor. Bunları burada tekrarlamayacağım.

Bugün bana tanınan kısa sürenin elverdiği olanaklar içinde, konuşmamın kalan kısmında, belki Hükûmetin bundan sonra bu bölgede ne yapmasının doğru olacağı konusunda bizim görüşlerimizi söyleyeceğim. Suriye'yle başlayalım. Suriye'yle sınırımız kevgire dönmüş vaziyettedir. El Kaide, An Nusra, Irak-Şam İslam Devleti ve daha bir sürü radikal örgüt at koşturuyor; Türkiye'de cihat için savaşçı devşiriyor, Suriye'de düşmanlarının ciğerini söküp yiyor; Kuzey Suriye'de Kürt ve Nusayri bölgelerinde etnik temizlik yapıyor; Şam'da her gün birbirini ve masum halkı vuruyor, öldürüyor. Türkiye'de 1 milyona yakın Suriyeli sığınmacının büyük bir kısmı sokaklarda sürünüyor, kalanı da kamplarda değişik yöntemlerle yaşamını sürdürüyor.

Şimdi, artık, Hükûmetin yapması gereken bir şey var. Sokak mitinglerinde başarıdan bahsedip de "Aynada kendi yüzünüze bakabiliyor musunuz?" diye soracak yerde, "150 bin kişi öldürüldü." diyecek yerde, o 150 bin kişinin kaç tanesinin acaba Türkiye'den giden silahlarla öldürüldüğünü bir anlatması lazım. (CHP sıralarından alkışlar)

"Aynaya bakabiliyor musunuz?" Bakıyoruz tabii. Aynaya baktığımız gibi Türk halkının yüzüne de bakıyoruz, uluslararası camianın da yüzüne bakıyoruz ve iftiharla bakıyoruz çünkü biz bu politikanın ortağı değiliz. Hükûmete önerimiz, Suriye konusunda artık çatışmacı söylem ve eylemi bırakıp Cenevre 2 görüşmelerinin arifesinde, Suriye'de barışın tesisine yönelik uluslararası girişimlere göstermelik olarak ve kerhen değil, gerçekten barış odaklı ve yol gösterici bir konumla katkıda bulunmasıdır. Ve mutlaka ama mutlaka biraz daha az konuşması, hatta susmasıdır. Medya üzerinden yürütülen diplomasinin doğru sonuç verdiği görülmemiştir. Bu olsa olsa birkaç büyükelçimizi daha istenmeyen kişi ilan ettirir.

Öte yandan Suriye'de oyun nasıl biterse bitsin bölgenin ve Türkiye'nin başına dert olacağı kesin olan radikal örgütlerin buradaki faaliyetine bir an önce son vermek üzere Hükûmet bu örgütlere de desteği, hatta bunlarla teması derhâl kesmelidir. Bunları sınırlarımızın dışına çıkarmalıdır. Kızlı erkekli oturulduğu gerekçesiyle öğrenci evlerini basacağına, 7 Aralık 2013 günü BBC'nin canlı görüntülerle Nusaybin'den yaptığı yayında radikal terör örgütlerinin Türkiye'de kullandıklarını öne sürdüğü güvenlikli evleri basmalıdır.

Suriye'deki hiçbir örgüte silah ve silahlı eğitim vermemelidir, vermeyeceğini de dünyaya ilan etmelidir. El Kaide'yi, An Nusra'yı, Irak-Şam Devleti'ni ve diğerlerini terör örgütü olarak gördüğünü açık seçik açıklamalıdır.

Mısır'a gelince, halkın demokratik talepleriyle öne çıktığı bir noktada yapılan darbe ne yazık ki bu memleketteki demokrasiyi sekteye uğratmıştır. Yapılması gereken, Mısır'la teması kesmek değil, bizim kötü tecrübelerimizi Mısır'la paylaşmak ve demokrasiye bir an önce dönüş için Mısır'ı teşvik etmekti. Buna bir an önce girişmelidir.

İsrail ve Mısır'la ilişkilerimiz Orta Doğu açısından çok önemlidir. Bu ilişkilerin normalizasyonu için Hükûmet bir şeyler yapmalıdır ve her şeyden önce dış politikayı, artık bu noktada hiç olmazsa muhalefetle, milletle burada Mecliste, belki kapalı oturumlarda tartışmalıdır.

Ermenistan'la başlatılan süreci mutlaka ve mutlaka bizimle paylaşmalıdır, halkın temsilcileriyle paylaşmalıdır.

Sayın Başbakan millî iradeden bahsediyor, burada yapmış olduğu bütçe konuşmasında sürekli millî iradeden bahsetti. Millî irade dış politikayı kapsamıyor mu? Dış politikada Hükûmetin uyguladığı politika millî iradeden tamamen kopmuştur. Hükûmetin yapması gereken, her zaman yaptığı iç politikaya ilişkin anketleri bir de Suriye konusundaki politikası için geniş bir şekilde yapması ve onun neticesine bakmasıdır. Bu anketler de gösterecektir ki Suriye politikasını Türk halkı desteklememektedir.

Ermenistan politikasını beraber burada çizmemiz lazım. Kıbrıs politikasını birlikte düzenlememiz lazım. Öyle olduğu takdirde bu politikalar millî politika olur. O zaman sizler de diyebilirsiniz ki: "Dışarıda, gittiğimiz zaman da bize yardım edin, bu politikalarda bize arka çıkın." Biz sizin politikalarınıza arka çıkabilecek konumda değiliz, bilmiyoruz ne yapıyorsunuz ama neticelerini görüyoruz ve neticeleri bizim için de, memleket için de kötü.

Hükûmet nihayet millî iradenin gereği olarak, dış politikasını vakit geçirmeden -biraz önce de söylediğim gibi- AKP'nin dış politikası olmaktan çıkarmalı, bunu Türkiye'nin ulusal politikası hâline dönüştürmelidir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)