Konu:2014 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2012 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
Yasama Yılı:4
Birleşim:28
Tarih:11/12/2013


2014 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI İLE 2012 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI NEDENİYLE
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

BDP GRUBU ADINA AYLA AKAT ATA (Batman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2014 Bütçe Kanunu Tasarısı, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay kalemleri üzerine Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Bu kurumların bütçe kalemlerine ek olarak toplumsal işlevleri, adalet ve toplumsal barışın inşası açısından nasıl bir rol oynadıkları hakkında da görüş belirtilmesi gerektiği kanaatimi taşımaktayım. Yargının bağımsızlığının demokratik bir hukuk devleti olmanın en büyük güvencesi olduğu düşünüldüğünde, bu kurumların yargı bağımsızlığı açısından nerede durdukları, temel hak ve özgürlüklerin korunması açısından nasıl bir işlev sahibi oldukları üzerinde ciddi tartışmalar yürütmemiz gerektiği açıktır.

Değerli milletvekilleri, bütçe görüşülürken şunu mutlaka belirtmek gerekir ki yargı örgütünün kendine ait ayrı bir bütçeye sahip olması kadar, bu bütçe oluşturulurken yargı kurumunun söz sahibi olması da önem arz etmektedir. Yargı organının ihtiyaçlarını en iyi kendisi belirleyeceğinden bu konudaki takdir yetkisi de yargı organına ait olmalıdır. Aynı zamanda, bu yöntem yargı bağımsızlığının korunması için de elzemdir. Türkiye'de yargı bütçesinin hazırlanması ve yönetimi -yargıçların ve savcıların maaşlarının ödenmesi de olmak üzere- Adalet Bakanlığının dolayısıyla yürütme organının yetkisindedir. Bu, yargının mali kaynaklarının yürütmenin mutlak iradesine bırakılması anlamına gelir ki yürütme organının yargıya müdahale etme geleneğinin olmadığı demokrasilerde bile bu eğilim terk edilmektedir.

Mahkemelerin fiziki olanaklarının ve personelinin yeterli olmaması veya bu unsurların siyasi iktidar tarafından keyfî biçimde düzenlenmesi yargı üzerinde bir baskının oluşmasına sebep olabilmektedir. Bununla beraber mahkemelerin ağır iş yükü, dosyaların birikmesi, yargı sisteminin hantallaşmasına ve vatandaşların yargı hizmetine ulaşımını ve adaletin tesisini geciktirmektedir. Yargı organlarının hızlı ve etkili çalışması için gerekli personel artırımı, lojistik imkânların geliştirilmesi, gerekli teknolojilerin kullanılması için bütçede bu kurumlara ayrılan miktarlar artırılmalıdır fakat bu yapılırken az önce belirttiğim üzere yargı organları da karar süreçlerine dâhil edilmelidir. Bütçenin güvenlik bütçesi olmasının önüne geçmek ve toplumsal adalete hizmet etmesini sağlamak için yargı organlarına ayrılan kalemlerin yükseltilmesi gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında bağımsızlık, mahkemenin başka bir kişiden emir almamak, özellikle yürütme erki ve davadaki tarafların etki alanı dışında olmak şeklinde tanımlanmaktadır. Tarafsızlık ise davanın çözümünü etkileyecek bir ön yargı yokluğu, özellikle mahkemenin ve mahkeme üyelerinden bazısının taraflar düzeyinde, onların leh ve aleyhine, bir duyguya, bir çıkara sahip olmaması olarak açıklanmaktadır. Hükûmet 2010 referandumuyla yargının bağımsızlaşacağı ve tarafsızlaşacağını savunmuştu. Ancak ne referandum ne de reform paketleri yargıyı siyasi erkin tahakkümünden kurtulmasını sağlamamıştır. Kürtlere, insan hakları savunucularına, farklı etnik ve dinî gruplara, kadınlara, emekçilere dair yargı kararlarında yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri yıllardır nasıl ihlal edildiyse aynı şekilde bu ihlal devam etmektedir.

Demokratik hukuk devletlerinde devletin gücünün hukuki sınırları kişi hak ve özgürlükleriyle çizilmiştir. Bu aynı zamanda, kişi hak ve özgürlüklerinin anayasal güvence altında olduğu ve yargı, yürütme ve yasama erkinin birbirinden ayrı olduğu anlamına gelir. Kişi haklarının korunduğu hukuk devletinde devletin tüm işlemleri yargı denetimine tabidir yani yasama ve yürütme organlarının tüm karar ve eylemleri yargı tarafından denetlenebiliyor olmalıdır. Bunun için siyasi erkin yürütme ve yasama organlarından herhangi bir makamın, kişinin ya da kurumun yargıya talimat verememesi ya da telkinde bulunamaması gerekir fakat Türkiye'de tam tersini gördüğümüz gibi, yargının siyasi erke bire bir bağımlı olması hukukun meşruiyetini sorgulatmakta ve kamu vicdanında adalete duyulan inancı yerle bir etmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasa Mahkemesi anayasal yargılama yapmakla yükümlüdür. Anayasa'nın üstünlüğü ilkesi temelinde Anayasa'da tanımlanmış temel hak ve özgürlüklerin korunmasını da denetleyen bir yapıda olmalıdır. 2010 değişikliği ile bireysel başvuru yolunun da açılmasıyla bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlali durumunda bireyi korumakla yükümlü hâle getirilmiştir ancak Anayasa Mahkemesinin böyle bir işlevi yerine getirebilmesi için şu iki unsur arasında bir denge gözetilmesi şarttır: Bir yanda Anayasa'nın üstünlüğü ilkesini hayata geçirmeye elverişli, etkin ve bağımsız bir anayasal denetim mekanizması kurulması; diğer yanda, toplumdaki temel siyasal aktörlerin en azından çoğunluğunun mahkemenin kararlarını kabul etmesini sağlamak amacıyla üyelerinin belirlenmesinde demokratik meşruiyet ilkesinin göz önüne alınması gerekmektedir ancak mevcut hâliyle Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde benimsenen yöntem gereğince iktidar, mahkeme üyelerini kendisi belirleyerek kendi hukukunu oluşturup koruyacak bir sistem oluşturmaktadır. Bu noktada, hâkim ve savcıların mesleğe kabulleri, atanmaları ve buna dair diğer konulardaki karar verici makam olan HSYK'nın yapısı da oldukça tartışmalıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tavsiye kararlarında da vurgulanan odur ki hâkimlerin seçimi ve kariyerleri konusundaki karar verici merci, hükûmet ve idareden bağımsız olmak durumundadır.

Temel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlü olan kurumlardaki yetki sahibi kişilerin kendilerine birincil görev olarak devleti ve rejimi korumayı bellemesi, bu kurum ve kişilerin adalet sağlayıcı değil, baskı ve şiddet uygulayıcı mekanizmalar olarak işlev görmesine sebep olmaktadır. Devletin resmî ideolojisinin bire bir uygulayıcısı konumundaki mahkemeler, cumhuriyet tarihi boyunca olduğu gibi bugün de farklı olanı devletin bekasına karşı bir tehdit ve tehlike olarak görmekte ve devletin kendi tekçi zihniyetine göre bir kalıba sokamadığı her kişi ve grubu cezaevlerine tıkarak, uluslararası sözleşmeleri, evrensel insan haklarını hiçe sayarak uzun tutukluluk süreleri, işkence ve tecritle yıldırmaya çalışmaktadır.

Değerli milletvekilleri, 2010 referandumuyla yargıda yapılan değişiklikle vesayet rejiminin kırıldığı iddia edilmektedir. Oysa, vesayet, yalnızca askerî ve sivil bürokrasinin AKP üzerinde kurduğu vesayet değildir; halkın, ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin üzerindeki vesayet aynı şekilde devam etmektedir. Değişen sadece vasidir. Eğer gerçekten referandumla yargının tarafsızlaşması sağlanmış olsaydı, bugün hâlâ binlerce tutuklu Kürt siyasetçinin, seçilmişlerimizin, insan hakları savunucularının haksız yere cezaevlerinde tutuluyor oluşunu konuşuyor olmazdık. Protesto hakkını kullanan yüzlerce öğrencinin cezaevinde olduğu, İHD verilerine göre 520 civarında hasta tutsağın cezaevlerinde göz göre göre ölüme terk edildiği, kadın cinayetleri ve tecavüzlerin faillerinin ödüllendirildiği bir sistemde yargının tarafsız olduğunu söylemek dünyanın neresine giderseniz gidin komik olacaktır.

Hasta tutsaklar gerçeğinin bu kadar yakıcı bir sorun olarak önümüzde durduğu bu sistemde adalet sağlayıcı kurumların meşruiyetinin olması beklenemez. Bizzat Adalet Bakanlığının açıkladığı verilere göre, cezaevlerinde kendilerine bakamayacak durumda olan ağır hasta sayısı 330'dur. Yasal değişikliklerin gerçek bir zihniyet değişikliğiyle bütünleşmeden anlam ifade etmediği bir örnek de burada karşımıza çıkmaktadır. Şubat 2013'te kanunda hasta tutsaklarla ilgili yapılan değişikliğin ardından Mayıs 2013'e kadar 460 tutsak tahliye talebiyle başvuru yaptığı hâlde bunlardan 417'sinin talebi reddedilmiş ve 14 kişi Adli Tıp Kurumunun raporunu beklerken hayatını kaybetmiştir.

Siyasi iktidar yargıya hedefi ve tehlikeyi göstermektedir. KCK davalarında tanık olduğumuz üzere, Başbakan "Gereği yapılsın." demekte ve demokratik değil despot bir sistemde olduğumuz için yargı da aldığı talimata göre bir hukuk uygulayıp kendisine gösterilen hedefi devletçi bir zihniyetle yargılamaktadır. Eskiden güvenlik güçlerinin elinde olan bu güç şimdi siyasi iktidarın eline geçmiştir. Despotik sistemin özünde bir değişiklik olmamış, yalnızca hedef gösteren özne değişmiştir.

Değerli milletvekilleri, hep kullandığımız "hukuk devleti" teriminin özünü aslında bireyin devlet karşısından sahip olduğu temel hak ve özgürlükler oluşturmaktadır. Fakat, hukuk sistemine bireysel başvuru yolunun kazandırılmasının ana sebebinin temel hak ve özgürlüklere yeni bir kurumsal güvence kazandırmaktan önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye'den giden başvuru sayısını azaltmak olduğunu anayasa değişiklik sürecinde ve bu konudaki düzenlemelerden gözlemlemek mümkündür. Bu anlayış bireysel başvuru yolunun başarısını olumsuz etkileyecek bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma paralel bir şekilde, hem anayasal hem de yasal düzenlemede ciddi birtakım teknik hataların yapıldığı da görülmektedir. Bireysel başvuru hakkının uygulanma koşuluna baktığımızda da bu endişelerin yersiz olmadığını ve temel hak ve özgürlükleri merkeze alan bir yaklaşımla uyum içerisinde olmadığını görüyoruz. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmak isteyen kişi 150 TL harç ödemek durumunda kalmaktadır. Başvurunun gereksiz bulunduğu yani reddedildiği durumlarda ise başvuruyu yapan 2 bin TL ceza bedeli ödemektedir. Oysa bireylerin, temel hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği gerekçesiyle yaptığı bireysel başvuru ticari bir aktivite olamaz. Anayasa Mahkemesi ticari bir kuruluş ve hak sahipleri de müşteriymiş gibi, yargı hizmeti paralı bir hizmet olarak sunulamaz. Yargıya ulaşım, ücreti olamayacak kadar temel bir haktır. AİHM'e baktığımızda ne başvuru için ne de reddedilen başvurular için para talep edilmediğini gözlemlemekteyiz.

Anayasa Mahkemesinin yapısıyla ilgili, demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir diğer nokta da Anayasa'nın 148'inci maddesinde Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerine bakıldığında görülmektedir. Bu maddeye göre, Anayasa Mahkemesi kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün Anayasa'ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler ve bireysel başvuruları karara bağlar. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak olağanüstü hâllerde, sıkıyönetim ve savaş hâllerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa'ya aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz. Bu madde, iktidarda olan hangi siyasi parti ve grupsa olağanüstü hâl koşullarında temel hak ve özgürlükleri dilediğince ihlal edebilmesine yol açmaktadır. Bu sebeple hukuk devleti ilkesinin şartlar gözetilmeksizin uygulanma koşulunun ihlali anlamına gelmektedir.

Yargı kararları ve yargı sisteminin bağımsız ve tarafsız olmayışına dair üzerinde duracağımız bir diğer konu da, belki de en önemlisi kişi özgürlüğünü ihlal eden keyfî tutuklama kararlarıdır. Bu konu, hepimizin bildiği üzere, geçen hafta Anayasa Mahkemesinin Sayın Balbay hakkında verdiği kararla tekrar gündeme gelmiştir. Kişi özgürlüğü hakkı, Anayasa'nın 19'uncu maddesi, taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5'inci maddesi ve daha bir dizi uluslararası insan hakları belgesinde koruma altına alınmıştır fakat hukuk sistemi içerisinde ne yazık ki uzun tutukluluk süreleri ve keyfî tutuklama kararlarıyla bu temel hak sürekli ihlal edilmiştir.

Özellikle özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yapılan yargılamalarda uzun ve makul olmayan tutukluluk süreleri ağır bir insan hakları sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hâlen, başta öğrenci, gazeteci, siyasetçi, belediye başkanı ve milletvekili olmak üzere binlerce insan, çoğu beş yıl gibi uzun bir süredir tutuklu olarak yargılanmaktadır. Uzun tutukluluk sürelerinin yol açtığı ağır mağduriyet ve insan hakları sorunu kamu vicdanını yaralamış ve toplumsal bir soruna dönüşmüştür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yıllardır Türkiye'deki uzun tutukluluk uygulamasını eleştiren ve bu uygulamayı insan hakları ihlali olarak tespit eden kararlarına rağmen yargının uygulamasında hâlen bir iyileşme görülmemiştir.

Geçen hafta Anayasa Mahkemesi, İzmir Milletvekili olan ve beş yıla yakın bir süredir başka bir davadan tutuklu olarak yargılanan Sayın Balbay'ın tutuklama süresine ve seçilme hakkının ihlaline ilişkin kişisel şikâyetini karara bağlamış ve Sayın Balbay milletvekilliği yeminini ederek aramıza katılmıştır. Anayasa Mahkemesi bu kararında beş yıllık bir tutuklama süresinin makul bir süre olmadığına ve bu uygulamanın Anayasa'nın 19'uncu maddesinin ihlalini oluşturduğuna hükmetmiştir. Mahkeme aynı kararında milletvekillerinin tutukluluk durumunun Anayasa'nın 67'nci maddesince korunan seçilme hakkının da ihlaline yol açtığına karar vermiştir. Bu çerçevede avukatları tarafından tahliye başvurusu yapılan, halkın iradesiyle seçilmiş olan tutuklu milletvekillerimiz Sayın Hatip Dicle, Sayın Selma Irmak, Sayın Faysal Sarıyıldız, Sayın İbrahim Ayhan, Sayın Gülseren Yıldırım ve Sayın Kemal Aktaş'ın tutukluluk durumlarına da derhâl son verilmesi gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, bildiğiniz üzere uzun süredir devam eden Anayasa Uzlaşma Komisyonunun çalışmalarına Sayın Cemil Çiçek tarafından son verilmiştir. Oysaki yeni anayasanın elzem ve ertelenemez olduğu gerçeği değişmiş değildir. Buradaki tüm partiler seçmenlerine ve Türkiye halkına yeni bir anayasa yapımının sözünü vermiştir. Oysa uzlaşma masasına getirilen öneriler ve yaşanan tartışmalarda ne yazık ki bu sözün reel karşılığının olmadığı görülmüştür.

Bazı küçük değişiklikler dışında, gerçek anlamda yeni ve özgürlükçü bir anayasa yapımı için gerekli çabanın gösterilmediğine tanıklık etmiş bulunmaktayız.

Bu konuda, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın yapmış olduğu açıklamalar oldukça önemlidir. Sayın Kılıç, komisyonda, üzerinde uzlaşma sağlanan 60 madde için çok da çaba sarf edilmesine gerek olmadığını belirtmiştir. Bu belirleme önemlidir çünkü gerçekten de komisyonda, BDP grubu dışındaki grupların içinde bulunduğu tavır, yeni anayasanın suya sabuna dokunmadan bazı küçük değişiklikler gerçekleştirilerek hazırlanması şeklinde olmuştur.

Aslında, ilginç olan, AKP'nin kendi içindeki eşitlikçi ve demokratik bir anayasa yapımına ilişkin gerekli donanıma fazlasıyla sahip özgürlükçü seslere de kulak asmıyor oluşudur. AKP Merkez Karar Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Osman Can'ın ifadelerine bakacak olursak, Anayasa Mahkemesi eski raportörü olan Sayın Can anayasa sürecine dair "Mümkün olduğu kadar az ideoloji barındıran, hatta hiç ideoloji barındırmayan, bütün kimliklere saygı duyan, bütün kimliklerin hayata geçirilmesine imkân sağlayan bir anayasa olmalıdır." ifadesini kullanmıştır. Devamında, halk toplantıları, halk meclisleriyle bütün toplumsal kesimlerin asgari müştereklerini yansıtabileceği bir katılım sürecinin gerekliliğine de işaret etmiştir.

Bu durumda, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve toplumsal barışın tesis edilmesi amacıyla Kürt sorununu çözmek için gerekli adımlar atılmadıkça, eşit vatandaşlık, ana dil hakkı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, farklı kimliklerin eşit olarak tanınması yönünde anayasal değişiklikler gerçekleştirilmedikçe yeni anayasa nasıl toplumun ihtiyaçlarını karşılayan bir anayasa olacaktır? Bu noktalarda radikal bir değişim içermedikçe gerçekten yeni bir anayasadan bahsetmek mümkün olacak mıdır?

Gelinen noktada, biz, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü ve eşitlikçi bir paradigmayla ele alınacak yeni bir anayasa için çalışmaya devam etmek gerektiğini düşünüyoruz. Bölgesel, kültürel ve milliyetsel bir demokrasinin inşasının elzem olduğu ve bunun için cesur ve kararlı, inançlı olmak gerektiği düşüncesini taşımaktayız. Bizim önerimiz, var olan taslağın sivil toplum örgütleriyle görüşülerek şeffaf yürütülecek bir süreçle genişletilmesidir. Yine, sivil toplum örgütlerinden oluşacak bir anayasa izleme grubu oluşturarak olası bir tıkanma durumunda bu grubun devreye girmesiyle tıkanmalar da aşılabilir. Belirtmek gerekir ki, AKP Anayasa masasından çekilirken tıkanıklığın aşılması konusunda herhangi bir öneri de sunmamıştır; birlikte değil, kendi anayasasını yapma kararlılığındadır.

Hiçbir ülke örneğinde demokratik bir anayasa yapım süreci Mecliste grubu bulunan siyasi partilerin katılımıyla sınırlandırılmamıştır. Anayasanın demokratik ve tüm toplumsal kesimleri kucaklayan bir içeriğe sahip olması için hazırlık ve yapım süreçlerinin de katılımcı ve demokratik olması şarttır.

Yine, anayasanın toplumsal sorunlara çözüm olabildiği örneklere baktığımızda yapım sürecine mümkün olan en geniş katılımın sağlandığını görüyoruz. Bu bağlamda Anayasa Uzlaşma Komisyonunun çalışmaları bundan önce olanın aksine, kamuoyuna açık olarak yürütülen bir süreçle, toplumun farklı kesimleriyle görüşülüp tartışılarak katılımcı bir yöntemle devam ettirilmelidir. Burada yine Sayın Haşim Kılıç'ın da belirttiği üzere bahsettiği "kurucu meclis" önerisine de değinmek gerektiği kanaatindeyim. Sayın Kılıç "Bugün itibarıyla gerçekten demokratik bir anayasanın ortaya çıkabilmesi için önce bu anayasayı yapacak olanların demokratik yöntemlerle oraya gelmesi lazım." ifadelerini kullanmıştır. Anayasa çalışmalarına başlarken bizim de önerimiz, anayasa yapımı için yeni bir parlamento ya da kurucu meclis kurulması yönünde olmuştu. Bununla beraber, dünya anayasacılık çalışmalarına baktığımızda Avrupa Konseyinin anayasa hukuku alanında danışma organı olan Venedik Komisyonunun pek çok ülkenin anayasa yapım sürecinde kolaylaştırıcı bir işlevi olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Türkiye'deki yeni, demokratik, özgürlükçü, sivil bir anayasa için de Venedik Komisyonunun katkısının ve desteğinin alınması faydalı olacaktır. Ciddi bir müzakere masası olan Uzlaşma Komisyonunun çalışmaları çeşitli bahaneler üretilerek yok sayılmamalı, kestirilip atılmamalıdır. Eşit yurttaşlık temelinde, cunta rejiminden kalan hak ihlallerinin önünü açan maddelerin değiştirildiği, hak ve özgürlüklerin en geniş anlamıyla tanındığı yeni bir anayasanın yapımı siyasi partilerin ve Hükûmetin önünde çözüm bekleyen en elzem meseledir. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünden başlayarak, ezilen tüm kesimlere, emekçilere, kadınlara, gençlere, farklı kimlik gruplarına bir rahatlama sağlamak için yeni anayasa çalışmalarını bütün ciddiyetiyle devam ettirmek gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, hukuka ve üstünlüğüne inanmadığınız sürece tesisi için emek ve özveri sahibi de olamazsınız. Devletin değil bireyin ve toplumun haklarını koruyan ve anayasal güvence altına alınan bir hukuk sistemini oluşturamadığınız sürece anayasada yer alsa bile demokratik bir hukuk devleti olamazsınız, geçmişinizi yok sayamaz, tarihin verdiği derslere sırtınızı dönemezsiniz. Trakya'sı ve Kürdistan'ıyla ülkenin tüm coğrafyasında eşitlik ve özgürlüğün dolayısıyla gönüllü bir birlikteliğin sağlandığı ve yaşandığı bir Türkiye ancak ve ancak cumhuriyetin demokratikleştirilmesi, demokratik ulus ve demokratik vatan temelinde yeniden inşası tüm etnik kimliklerin, dinlerin ve inançların eşit ve özgür temelde anayasal güvenceye kavuşturulmasıyla mümkündür. Bunu bilmek, gerçekleşmesi için emek sahibi olmak ve bedel ödemek Türkiye halklarına karşı ortak sorumluluğumuzdur.

Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (BDP sıralarından alkışlar)