Konu:Afet Sigortaları Kanunu Tasarısı Ve Zorunlu Deprem Sigortasına Dair Kanun Hükmünde Kararname
Yasama Yılı:2
Birleşim:104
Tarih:09/05/2012


AFET SİGORTALARI KANUNU TASARISI VE ZORUNLU DEPREM SİGORTASINA DAİR KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA MÜSLİM SARI (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Afet Sigortaları Kanunu Tasarısı'yla ilgili ve geneline ilişkin Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Herkesi saygıyla selamlıyorum.

Sayın  Başkan, değerli milletvekilleri; her ne kadar geç saatlere kalmış olmasına rağmen çok önemli bir yasa tasarısını görüştüğümüzü düşünüyorum. Özellikle bu yasa tasarısının konusunu teşkil eden afetin gerçekleşmiş olması durumunda insanların içinde bulunmuş olduğu ruh hâli ve afet kavramının kendisinin oluştuğu bir durumda devletin şefkat elini uzatmasını göstermesi bakımından çok hassas bir yasal düzenleme olduğunu düşündüğümü belirtmek istiyorum.

Kuşkusuz bu sigorta sektörüne ilişkin bir düzenleme ve ben de öncelikle sigortacılık sektörüne ilişkin genel düşüncelerimi ve değerlendirmelerimi aktardıktan sonra biraz daha spesifik bir konu olan söz konusu yasa ve yasaya ilişkin düşüncelerimi değerlendirmek istiyorum.

Sayın milletvekilleri, bildiğiniz üzere, sigortacılık sektörü son derece önemli bir sektör ancak Türkiye'de hak ettiği yeri ve layık olduğu yeri bulduğuna ilişkin çok ciddi tereddütlerimiz var. Hazine Müsteşarlığının verilerine baktığımız zaman, 2010 yılında sigortacılık sektöründe üretilen prim büyüklüğünün 14 milyar lira civarında olduğunu görürüz ve yıl sonuna kadar da bu rakamın 16-17 milyar dolar civarında gerçekleşmesi bekleniyor. Kişi başına prim miktarı da 200 liranın altında.

Şimdi, bu açıdan baktığımız zaman, Türkiye'de sigortacılık sektöründe ciddi bir gelişmenin sağlanamadığını görmemiz gerek. Hakeza sigortacılık sektörünün dünyadaki yeri, Türkiye'deki sigortacılık sektörünün dünyadaki, diğer ülkelerdeki sigortacılık sektörüyle karşılaştırmasını yaptığımızda da benzer bir durumla karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. Örneğin yine 2008 yılı rakamları: Maalesef Müsteşarlığın sayfasında en son bu rakamlar var. Üretilen primlerin gayrisafi yurt içi hasılaya oranının yüzde 0,21 olduğunu ve dolayısıyla Türkiye'nin 36'ncı ülke olduğunu görüyoruz. Birkaç örnek vermek gerekirse, Amerika Birleşik Devletlerinde bu oran yüzde 29, Japonya'da 11, İngiltere'de ise 10. 10'uncu ülke olan Güney Kore'de bu rakam 2,27. 10'uncu ülkeyi vermemin özellikle sebebi, Sayın Başbakanın 2023 vizyonu çerçevesinde Türkiye'nin en büyük 10 ekonomiden biri olma iddiasının karşılaştırılabilir bir kıstasını bulmaktır. Mesela 20'nci ülke Rusya'da bu oran 0,91, 2008 yılındaki bizim rakamlarımızın 3-4 katı. Dolayısıyla sigortacılık sektörünün millî gelir içindeki payının en az yüzde 3'lere kadar çıkartılmasının Hükûmetin önüne koyması gereken bir hedef olduğunu düşüyorum.

Kişi başına prim üretimine baktığımız zaman da Türkiye'nin sadece 116 dolarlık bir prim üretimiyle 64'üncü ülke olduğunu görüyoruz. Mesela 10'uncu ülke İsveç'te kişi başına prim üretimi 3.996 dolar, 20'nci ülke Tayvan'da da 2.787 dolar. Dolayısıyla sigorta sektörünün büyüklüğü ve hak ettiği yerde olmadığına ilişkin çok önemli göstergelerdir bunlar. Bu aynı zamanda kendi içinde bir avantajı da barındırmaktadır çünkü Türkiye'de sigortacılık sektörüne ilişkin bakir bir alanın varlığına işaret etmektedir. Dolayısıyla bu alana ilişkin düzgün bir mevzuat çıkartılırsa, uygun teşvikler söz konusu olursa, bir farkındalık yaratabilinirse burada ciddi anlamda bir mesafe kat etmek mümkündür gibi gözükmektedir. Bunu şunun için önemsiyorum: Bildiğimiz üzere ülkemizin şu anda en büyük ekonomik problemlerinden biri cari açık ve cari açık da yurt içi tasarrufların yetersizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye gerek miktar olarak gerekse millî gelire oran olarak cari işlemler açığında dünyanın en kırılgan ülkelerinden biridir. Cari işlemler açığının millî gelire oranı açısından baktığınız zaman, karşılaştırılabilir ülkelerle bir ilişki kurduğumuz zaman, örneğin Türkiye, Beyaz Rusya ve Gürcistan'dan sonra yüzde 10'a ulaşan bu oranla en yüksek cari işlemler açığı veren ülkelerden biridir. Miktar olarak ise Amerika Birleşik Devletlerinden sonra en yüksek cari işlemler açığı veren ülkedir.

Türkiye'nin en önemli problemlerinden biri istikrarlı ve yüksek bir büyümeyi sürdürebilmektir. Bunun yolu da yatırımı arttırmaktan geçer ancak yatırımı arttırmak tek başına yetmez, yatırımları sağlam kaynaklarla finanse etmekten geçer. Dolayısıyla, yatırımları arttıracağız diye yeni kırılganlıklar yaratan bir ekonomik modeli uygulayamayız. İşte bunun yolu da yurt içi tasarrufları arttırmaktan geçer. Yatırımlarımızı yurt dışı tasarruflarla değil yurt içi tasarruflarla finanse eden bir büyüme modeline Türkiye'nin bir an önce kavuşması gerekir. İşte burada da kurum tasarrufları ve kurumsal tasarruflar son derece önemli bir yerde durur ve bireysel emeklilik şirketleri, sigorta şirketleri en önemli kurumsal tasarruf eden şirketler olarak karşımıza çıkar. Bu bakımdan sigortacılık sektörünün bulunmuş olduğu yerin yetersizliği aynı zamanda Türkiye'de yurt içi tasarrufları arttırmanın bir yolu olarak da görülebilir ve burada düzgün düzenlemelerle ve iyi yönetimlerle ve uygun teşviklerle geliştirilebilecek ve yurt içi tasarruf hacminin belirli seviyelerin üstüne çıkartılmasına olanak sağlayacak bir potansiyelin olduğunu görmek gerekir.

Bu genel değerlendirmelerden biraz daha özel değerlendirmelere geçecek olursak da şunları söylemek gerekir: Türkiye'de sigortacılık sektöründe bulunan primlerin, toplanan primlerin kabaca yüzde 14'ü yangın ve doğal afetler için toplanan primlerden oluşur. Dolayısıyla bu alan, Türkiye'de sigortacılık kültürü açısından kültürün nispeten gelişmiş olduğu bir alandır. Örneğin, hastalık sigortalarında bu oran sadece yüzde 12'dir. Yani Türkiye'de insanlar yangın ve doğal afetlere hastalık sigortalarından daha fazla sigorta yaptırmaktadır ve kaynak ayırmaktadır. Bunun da özellikle şimdi tartışacağımız DASK için önemli bir olanak olduğunu düşünüyorum.

Aynı zamanda sektörün geneline baktığımız zaman, hasar ve prim oranları açısından kurduğumuz ilişkide, bu hasar prim oranının sektörde yani yangın ve doğal afetlerle ilgili olan sigortacılık sektöründe sadece yüzde 39 olduğunu görürüz. Mesela kara taşıtlarında bu oran yüzde 82'dir. Yani burada kârlı bir alan söz konusudur, bunu da dikkatlerinize sunmak istiyorum.

Şimdi, yasanın konusunu teşkil eden yani Afet Sigortaları Kanunu Tasarısı'nın konusunu teşkil eden zorunlu deprem sigortasına geldiğimiz zaman da burada birkaç tane önemli hususu dikkatlerinize sunmak isterim. Bu çerçevede toplanmış olan poliçelerin, yapılmış olan poliçelerin miktarı 3 milyon 816 bindir. Bu büyük bir rakam olarak gözükebilir ancak sigortalanabilir binaların sadece yüzde 23'ünü ifade eder. Dolayısıyla, Türkiye'de zorunlu bir alanda sigortalanabilir binaların sadece dörtte 1'ini karşılayan bir zorunlu sigorta alanının bulunuyor olmasının performans açısından yetersiz olduğu çok açıktır. Dolayısıyla, bu kanun tasarısının içinde de aslında yaptırımlara ilişkin çok ciddi maddelerin yer almadığını görüyoruz, burada ciddi bir açıklık söz konusudur. Ortalama prim tutarı burada sadece 103 liradır ve ortalama teminat da 65 bin liradır. Dolayısıyla ortalama prim tutarının da yetersiz olduğunu genel olarak değerlendirmek isterim.

Değerli milletvekilleri, kanun tasarısının daha spesifik noktalarına gelecek olursak öncelikle bir iki tane hususu dikkatlerinize sunmak istiyorum. Birincisi şudur: Bu kadar önemli bir alanda ve bu kadar hassas bir alanda kanun hükmünde kararname yerine bir yasal güvencenin getirilmek isteniyor oluşunu ben başlı başına önemli ve anlamlı buluyorum. Gerçi bu AKP'nin yasa yapma tekniğine çok uygun değildir. Biz öyle biliyoruz ki Parlamento açık olduğu zamanlarda bile AKP kanun hükmünde kararnameyle ülkeyi yönetmeyi tercih etmektedir ancak yine de bu gelenekten ayrıldıkları için ve bu alanı bir yasal güvenceye kavuşturmak istedikleri için Hükûmeti tebrik etmek istiyorum.

Bir başka tebrik vesilesi de şudur ki: Yaklaşık ekim ayının başından beri Plan ve Bütçe Komisyonunda önümüze gelen yasalarda muhalefet olarak ve yapıcı muhalefet anlayışı çerçevesi içinde düşüncelerimizi aktarmaya çalıştık. Bu düşüncelerimiz birçok önemli yasada anlam bulmadı ancak bu teknik yasada gerek alt komisyonda gerekse Plan ve Bütçe Komisyonunda muhalefetin düşüncelerinin bu yasa metnine yansıdığını ve bizim eleştirilerimize olumlu bakıldığını sevinçle gözledim. Dolayısıyla gerçekten istendiğinde ve bir uzlaşma kültürü yaratılmak istendiğinde yasalar uzlaşılır bir biçimde çıkabiliyor. Bunu da son derece önemli ve anlamlı bulduğumu söylemek isterim.

Fakat bütün bunlara rağmen, muhalefet olarak kendi düşüncelerimizi yasa metninin ruhuna geçirmiş olmamıza rağmen, hâlâ açıkta kalan ve hâlâ karşı olduğumuz ve hâlâ muhalefet ettiğimiz birkaç tane önemli madde var. Yasanın geneli üzerinde söz almışken bu birkaç tane önemli maddeyle ilgili değerlendirmelerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bunlardan biri 3'üncü maddedir. 3'üncü maddede değerli milletvekilleri aynen şu söyleniyor: "Söz konusu kurum ile -ki yasada tespit edilen, yasanın konusunu teşkil eden kurumdur bu- bu kanun kapsamında gerçekleştirilen iş ve işlemlerin 3346 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile Fonların Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun, 6085 sayılı Sayıştay Kanunu, 6245 sayılı Harcırah Kanunu, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanununa tabi olmayacağı hüküm altına alınmıştır."

Bir kamu tüzel kişisi olarak tanımladığınız kurumun eylem ve işlemlerini kamu denetiminin dışına çıkarmayı bir kamu yönetim tekniği ile bir kamu yönetim geleneği açısından uygun bulmadığımızı belirtmek istiyoruz. Zaten Kamu İhale Kurumunun dışına çıkarılmış olmasına ilişkin düşüncelerinizi biliyoruz. Getirdiğiniz birçok önemli yasayla Kamu İhale Kurumunun dışına birçok düzenlemeyi çıkarttığınızı biliyoruz, dolayısıyla burayı tartışmayacağız ama kamu tüzel kişisi olarak tanımlanan bu kurumun hiçbir kamu denetimi içinde tutulmuyor oluşunu da ayrıca yadırgadığımızı belirtmek istiyoruz. Bununla ilgili tartışmalar yaşanırken bürokratlar bize şunu söylediler: "Burada hiçbir kamu kaynağı kullanılmıyor ki, dolayısıyla kamu denetimine niye ihtiyaç duyulsun? " Evet, burada belki hiçbir kamu kaynağı kullanılmıyor olabilir ama yasanın 8'inci maddesiyle birlikte düşündüğümüzde -ki 8'inci madde hasar desteğiyle ilgili maddedir- gerekli görüldüğünde, reasürans sağlanmadığında kamunun bütün hasarı karşılayacak bir son merci olarak tanımlandığı bir düzenleme vardır. Dolayısıyla burada bir koşullu yükümlülük yaratılmaktadır yani kamu bir risk üstlenmektedir. Dolayısıyla herhangi bir kamu kaynağı başlangıçtan itibaren kullanılmıyor olsa bile kamunun orta ve uzun vadede üstlenmesi muhtemel olan risklerinin bir kamu kaynağı kullanmaya muhtemel bir alan açması dolayısıyla buranın mutlaka ve mutlaka kamu denetimi içinde olması gerekir.

Özellikle kamu kaynağına ilişkin bu koşullu yükümlülüklerin Türkiye ekonomisine ne gibi sıkıntılar açtığını biz 2001 krizi sonrasında bankacılık sektöründeki görev zararlarıyla ya da diğer kamu iktisadi kuruluşlarının başına gelenlerle ya da belediyelerin başına gelenlerle çok yakından biliyoruz. Dolayısıyla yeni bir koşullu yükümlülük yarattığınız böyle bir yasal düzenlemeyi bir de kamunun denetim ve kontrolünün dışına çıkartmayı, hele Kamu İhale Kurumunun denetiminin dışına çıkartmayı anlamlı bulmadığımızı söylemek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, itiraz ettiğimiz 2'nci madde, 7'nci maddedir. 7'nci maddede aynen şöyle bir hüküm var. Sigorta şirketlerince teminat verilememesi durumunda deprem, sel, yer kayması, fırtına, dolu, don, çığ düşmesi ve benzeri doğal afetler için kamu yararı açısından gerekli görülmesi hâlinde sigortacılık ilkeleri gözetilerek kurum tarafından sigorta veya reasürans teminatı verilebileceği hükme bağlanmıştır.   Şimdi, deprem için oluşturduğunuz bir havuzun ve depremin yaratmış olduğu doğal afetlerin riskini minimize etmek ve bununla ilgili alanlarda faydalanması muhtemel olan kesimlerin ve bunlar için toplanan kaynakların deprem dışındaki diğer alanlara da teşmil edilmesi ve oradaki havuzlardan da bunların yararlandırılmaya çalışılması hem bu kanunun özüne aykırıdır hem DASK'la kurulmuş olan kurumun işleyişine aykırıdır hem de sigortacılık tekniği açısından bir sıkıntı yaratmaktadır. Bu alanlar, kamu tüzel kişiliği ve tekel olarak tanımlanmış olan bir kurum yerine, başka sigorta şirketlerince tamamen rekabet koşulları içerisinde sigortalanabilir. Dolayısıyla, rekabet ilkelerine bir aykırılığın teşkil ettiği bir yeni durum yaratmış oluyoruz ki 7'nci maddeye ilişkin, çağdaş sigortacılık ilkeleri açısından çok ciddi kaygılarımızın olduğunu belirtmek istiyorum.

Yasanın genelini değerlendirirken itiraz ettiğimiz ve Plan ve Bütçe Komisyonunda ve alt komisyonlarda itirazlarımıza rağmen düzenlenmemiş ve düşünülmemiş olan ve kendi itirazlarımızın karşılanmadığı ve taleplerimizin karşılanmadığı bir başka madde 8'inci maddedir. 8'inci maddede -ki biraz önce aslında bunu anlattım- "Kurum tarafından üstlenilen riskler için ulusal ve uluslararası piyasalardan uygun koşullarda yeterli koruma sağlanamaması hâlinde, bakanın teklifiyle Bakanlar Kurulunca belirlenecek kısmın uygun bir bedel karşılığında devlet tarafından taahhüt edilmesine karar verilebilir." diyor.

Şimdi, bakın, burada aslında gerçekten çok ciddi bir koşullu yükümlülük yaratıyoruz. Reasürans şirketlerinin uluslararası piyasalardan söz konusu alanı reasüre edemediği durumlarda devletin devreye girmesi ve devletin en kötü durum senaryosunda karşılaşılabilecek bir fonu kendisine bir risk olarak üstlenmesi durumuyla karşı karşıyayız ve bu hasarın en kötü durum gerçekleştiğinde 5,5 milyar lira olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, burada çok ciddi bir koşullu yükümlülük yaratıyoruz. Her ne kadar burada devletten, ilgili bakanlıktan ve bir bedel karşılığında işlem yapılacağından söz ediliyor olsa da burada ciddi bir açıklığın olduğu açıktır ve dolayısıyla bir koşullu yükümlülüğü yaratmış olduğumuz son derece açıktır ve bu uygulamayı kabul etmemiz mümkün değildir.

En sonuncusu 16'ncı madde. 16'ncı maddede aynen şöyle bir hüküm var: "Zorunlu deprem sigortası kapsamındaki binalar için, bu tasarıdan ve ilgili diğer mevzuattan doğan devletin konut kredisi açma ve bina yaptırma yükümlülükleri, zorunlu deprem sigortası yaptırılmamış olmasının tespit edilmesiyle birlikte ortadan kalkar."

Bakınız, bu, aslında sosyal devlet ilkesine çok açık bir aykırılık teşkil etmektedir. Hiçbir koşul ve hiçbir durum altında devletin vatandaşın hele ki acil durumlarda barınma ihtiyaçlarını karşılamaması gibi bir  durum söz konusu olamaz. Dolayısıyla, devletin bu yükümlülükten kendini azade kılması, kendini bu yükümlülüğün dışında tutması söz konusu olamaz. Zorunlu deprem sigortasını yaptırmamış olmak, vatandaşın Anayasa'da güvence altına alınan sosyal haklardan mahrum bırakılmasına cevaz veremez. Burada çok açık bir biçimde bir sosyal devlet ilkesi aykırılığı söz konusudur ve dolayısıyla, biz hiçbir biçimde hangi şart ve koşul altında olursa olsun böyle bir maddeyi kabul edemeyiz, kabul etmemiz söz konusu değildir.

Sonuç olarak, her ne kadar bu kadar ciddi ve önemli bir alan kanun hükmünde kararname yerine bir yasayla bir yasal güvenceye kavuşturulmak isteniyorsa da ve bunu olumlu gördüğümüzü söylüyorsak da ve her ne kadar muhalefetin düşünceleri Plan ve Bütçe Komisyonunun ana komisyonu ve alt komisyonda yasanın içine aktarılmış olmakla beraber, yasanın ruhuna giydirilmiş olmakla beraber, bu maddelerin üzerinde yeniden düşünmenin ve bu maddelerle ilgili bir tartışma açmanın doğru olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla, bu maddelerde ciddi anlamda bir revizyona ihtiyaç vardır.

Genel olarak da Türk sigortacılık sektörünün bulunmuş olduğu durumun yetersizliği ve istikrarlı ve yüksek bir büyüme sağlayabilmek için ihtiyaç duyulan yatırımların doğru kaynaklarla ve yeni bir finansal kırılganlık yaratmamak üzere yurt içi tasarruflarla finanse edilmesi açısından yurt içi tasarrufların önemini bir kez daha vurguluyorum ve doğru kanunlarla, doğru teşviklerle bu alanın ciddi şekilde doldurulabileceğini, burada önemli bir potansiyel olduğunu özellikle Sayın Hükûmet Partisi milletvekillerine ve Sayın Hükûmetin dikkatlerine sunmak istiyorum.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra bu yasanın hayırlı olmasını diliyorum.

Teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz Sayın Sarı.