Konu:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GEÇİCİ GÖREV GÜCÜ BÜNYESİNDE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN 5 EYLÜL 2013 TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL DAHA UNIFIL HAREKÂTINA İŞTİRAK ETMESİ HUSUSUNDA ANAYASANIN 92'NCİ MADDESİ UYARINCA HÜKÛMETE İZİN VERİLMESİNE DAİR BAŞBAKANLIK
Yasama Yılı:3
Birleşim:132
Tarih:06/07/2013


BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GEÇİCİ GÖREV GÜCÜ BÜNYESİNDE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN 5 EYLÜL 2013 TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL DAHA UNIFIL HAREKÂTINA İŞTİRAK ETMESİ HUSUSUNDA ANAYASANIN 92'NCİ MADDESİ UYARINCA HÜKÛMETE İZİN VERİLMESİNE DAİR BAŞBAKANLIK
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Barış Gücü'ne Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir yıl daha hizmet etmesi konusunda Hükûmet tarafından Anayasa'nın 92'nci maddesi uyarınca Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan tezkere hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Sözlerime başlamadan önce bu yıl bu tezkerenin gelişinde bir değişiklik olduğuna dikkatlerinizi çekmek isterim. Bu sene tezkere Türkiye Büyük Millet Meclisinin huzuruna henüz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Lübnan'daki UNIFIL Barış Gücü'nün görev süresini uzatma konusunda bir karar almadan önce getirildi, bu kararın alınması ihtimaline binaen getirildi. Dolayısıyla, bizim burada vereceğimiz oy ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu kararı almasıyla geçerli olacaktır.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin meşru, Birleşmiş Milletler meşruiyetini haiz Birleşmiş Milletler Barış Gücü operasyonlarına katılmasını hem silahlı kuvvetlerimizin Birleşmiş Milletler içerisinde görünürlüğünü arttırmak hem Türkiye'nin Birleşmiş Milletler içerisindeki ağırlığını takviye etmek hem de dünya barışına, bölge barışına hizmet etmek açısından, ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetlerinin de uluslararası operasyonlar içerisinde deneyimini arttırma açısından yararlı görüyoruz. Bu nedenle, bundan önceki yıllarda da olduğu gibi bu tezkereye Cumhuriyet Halk Partisi olarak olumlu oy vereceğiz.

Değerli arkadaşlar, bizim bu tezkereye olumlu oy verecek olmamız Dışişleri Bakanının son dört yıldır bu bölgede yürüttüğü çok hatalı, çok yanlış politikayı ve Hükûmetin genel dış politikasını tasvip ettiğimiz, onayladığımız anlamına kesinlikle gelmemektedir. Bunu da burada kaydetmek isterim.

Lübnan konusunda geçen yıl gene grup adına yapmış olduğum konuşmada önemli bir noktaya işaret etmiştim. Bu önemli nokta şuydu: "Bizim Doğu Akdeniz'deki ekonomik menfaatlerimiz Hükûmet tarafından gözetilmiyor." demiştim. Lübnan, bu konuda Güney Kıbrıs Rum Yönetimiyle münhasır ekonomik bölge tespiti konusunda anlaşma yapan bir Orta Doğu ülkesidir. Lübnan ile Hükûmetin o tarihlerde çok büyük yakınlığı vardı. Bugün bu yakınlık Hizbullah ve Hizbullah'ın Suriye'deki pozisyonu dolayısıyla biraz sarsılmıştır belki. Fakat Hükûmet, Lübnan Hükûmetinin Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle bir Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması yapmasını engelleyememiştir. Bunu daha sonra Mısır'la, İsrail'le ve bölgedeki birçok ülkeyle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi yapmış. Bugün gelmiş olduğumuz noktada, Güney Kıbrıs da İsrail'le yapmış olduğu ve bölgeden, Doğu Akdeniz'den çıkartmakta olduğu doğal gazın sıvılaştırılması konusunda çok ciddi ve büyük tesislerin kurulması aşamasına gelmiştir. Aradan geçen bir yıl zarfında, geçen yılki ikazımıza rağmen, Hükûmet, Lübnan Hükûmetiyle de diğer hükûmetlerle de bu konuda herhangi bir ilerleme sağlayamamış, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin, Kıbrıs Türk Halkının ve onun da ötesinde Türkiye Cumhuriyeti'yle, bizim halkımızın Doğu Akdeniz'deki menfaatlerini gözetecek bir adım atmamıştır. Bu noktanın önemle altını çiziyorum. Hükûmeti bu konuda vakit artık çok geç olmadan harekete geçmeye davet ediyorum.

Değerli arkadaşlar, burada hepimizin hazır bulunduğumuz bir toplantıda Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu çok ender yaptığı bir şeyi yaparak, gelip burada bir Suriye politikasını izah etmek istemişti. O izahat sırasında Orta Doğu'dan bahsederken şöyle bir tabir kullandı, dedi ki: "Biz, Orta Doğu'nun sahibi, lideri ve hizmetkârıyız." Bu söz daha sonra Arap âleminde çok büyük çalkantılara sebebiyet verdi. Orta Doğu'nun sahibi olduğunu iddia etmek çok büyük bir iddia ve Orta Doğu'nun asıl sahibi olan Arap ülkeleri tarafından da hiç hoş gözükmeyen bir iddia.

Şimdi, bugün Orta Doğu'daki gelişmelere şöyle bir bakacak olursak, Suriye'de olaylar çıktığı zaman, Sayın Bakan bir iki hafta içerisinde Suriye Devlet Başkanının gideceğini söylemişti. İki seneyi epey geçti ve Suriye Devlet Başkanı gitmek bir tarafa, ülkesindeki durumunu sağlamlaştırdı, konsolide etti. Libya'daki hadiseler hâlâ yatışmış değil, ne olduğu belli değil. Tunus, ince bir bıçak üzerinde, ya bu tarafa ya bu tarafa gidecek. Arap Baharı dediğimiz olgu, bahar olmaktan çoktan çıktı. Biz baştan itibaren bunun bahar olmayacağını ve bir yeni emperyalizmin bu bölgede yaratılmasına alet olabileceğini söylüyor, buna dikkat çekiyorduk. Maalesef bu noktaya doğru ilerliyor.

Şimdi, acaba Sayın Bakan, hâlâ Türkiye'nin Orta Doğu'nun sahibi, lideri ve hizmetkârı olduğunu düşünüyor mu, söylüyor mu? Eğer düşünüyorsa bu, Türkiye açısından da, bizler açısından da çok üzücü bir durum.

Sayın Başbakan ve Sayın Bakan ayrıca diyorlardı ki: "Bu bölgede Türkiye'ye sorulmadan hiçbir şey yapılmaz. Dünyada da Türkiye'ye sorulmadan hiçbir şey yapılmaz, biz burada oyun kurucuyuz." Değerli arkadaşlar, hangi oyunu kurduk? Mısır'daki darbeyi biz mi düzenledik, Türkiye mi düzenledi yahut da bize sordular mı? Bugün, bu bölgede Türkiye'ye sorulan bir tek şey var mı?

Bölgeye baktığınız zaman, İran'la aramız bozuk. Lübnan'la Hizbullah dolayısıyla durumumuz karışık. Suriye'yle neredeyse savaş hâlindeyiz. Irak, artık biraz mezhepçi yaklaşımların da etkisiyle bizden uzaklaşmış, İran'ın güdümüne girmiş. Mısır'daki durumu hepimiz biliyoruz. Mısır'da bundan tam bir yıl önce milyonlarca insan Mübarek'in baskı rejiminden kurtulmak için ayaklanmışlardı. O milyonlarca insanın dile getirdikleri özgürlük ve demokrasi isteği neticede bir askerî ara rejimin de araya girmesinin sonunda seçimlerle sonuçlandı. Seçimlerle Mısır'da işbaşına gelen İhvan ve İhvan'ın adayı Mursi, aradan geçen bir yıl zarfında ne yazık ki yerine gelmiş olduğu baskıcı yönetimin bütün metotlarını, bütün yöntemlerini benimsedi, bunları uygulamaya başladı ve kısa bir süre önce, o Tahrir Meydanı'nda toplanıp Mübarek'i deviren kalabalığın 2 misli, 30 milyona yaklaşık insan Mısır'da ayağa kalktı, sokağa döküldü. Bu ayaklanma doğru okunmadı Mursi tarafından, diretti, direttiği zaman da maalesef çok üzücü bir gelişme oldu ve Mısır'da silahlı kuvvetler bir darbe yaptı, yönetime el koydu.

Arkadaşlar, biz, bu filmi daha önce birçok defa gördük Türkiye olarak. Maalesef Türkiye olarak darbe ve askerî müdahaleler yaşadık. Bunların çok büyük sıkıntısını çektik, çok zararını gördük. Şimdi, bunları yaşadıktan sonra, uzaktan baktığımız zaman, geçmişe doğru baktığımız zaman biz diyebiliyoruz ki: Eğer bu darbeler hiç olmasaymış, özgürlük ve demokrasi talepleri siyasetin kendi akışı içinde gelişseymiş belki bugün bizim demokrasimiz içinde bulunduğumuz durumdan çok daha ileri, çok daha parlak gerçek bir demokrasi hâline gelirdi. Biz, kendi deneyimlerimizden biliyoruz ki, darbeler sorunları çözmüyor. Darbeler sorunları misliyle çarpıp büyütüyor ve öteliyor. Ötelenmiş olan sorunlar darbe dönemi geçtikten sonra ülkelerin gündemine en ağır şekliyle oturuyor ve ülkeler bunların altında çok büyük sıkıntı çekiyorlar, eziliyorlar. Onun için, darbelere hoş bir nazarla bakmak, darbelere bir anlayış göstermeye çalışmak mümkün değil. Bizler bunun bilincindeyiz Türkiye olarak ve Türkiye'nin belki bölgede örnek olabileceği konu, bu konu. Türkiye, artık demokrasisinde darbeyi tamamen çıkartmış bir ülkedir. Bugün Türkiye'de darbe söz konusu değildir. Olmaz ve olamaz. Ama bunu hepimiz bilelim ve "Türkiye'de darbe olacakmış." gibi sözleri de ne söyleyelim ne başkalarının söylediğini ihsas veya ima edelim. Böyle bir şey yok. Hep "Arap Baharı" denilen olgu ortaya çıktığı zaman düşünüldü, konuşuldu, soruldu, "Türkiye acaba demokrasiye buralarda örnek olabilir mi?" "Türkiye demokrasiye örnek olabilir mi?" diyenlerin aklındaki düşünce şuydu; diyorlardı ki: "Türkiye din ile demokrasiyi bağdaştırabilmiştir. Müslüman bir ülke tam çağdaş demokrasiyi uygulama noktasına gelebilmiştir. Dolayısıyla, Türkiye bu açıdan bu bölgeye misal olabilir." Bunu söyleyenlerin gözden kaçırdığı çok önemli bir nokta var arkadaşlar. Din ile demokrasiyi, evet, Türkiye bağdaştırmıştır. Demokrasisinde eksikler yok mudur? Çok eksikler vardır ama netice itibarıyla, yönetimler seçimle gelir, seçimle gider ve Türkiye demokratik bir ülkedir. O eksiklerini de giderecektir, tamamlayacaktır ama din ile demokrasiyi birbiriyle bağdaştıran bir yapışkanı var Türkiye'nin. O yapışkanı "Türkiye örnek olur mu, olmaz mı?" diyenler gözden kaçırıyorlar. O yapışkan laikliktir. Laiklik olmamış olsa, esnekliği olmayan din ile çok büyük esneklik isteyen demokrasinin bir araya gelmesi ihtimali ve imkânı yoktur. Mısır ve diğer "Arap Baharı" denilen -tırnak içinde söylüyorum- ülkelerin eksiği işte budur.

Başbakanın her zaman çok doğru konuştuğu kanaatinde ben değilim ama bir doğruyu söylemişti Mısır'a gittiği zaman, onlara laiklikten bahsetmiş ve laikliğin erdemlerinden bahsetmişti. Çok büyük tepki gördü. Onlar laikliğin ne olduğunu veya laikliğin yapışkan olduğunu göremediler. Göremedikleri için de onların daha demokrasi açısından gidebilecek çok yolları var. Ama biz Türkiye olarak mutlaka -eğer örnek olacaksak- demokrasimizin ilerlemesiyle örnek olmalıyız arkadaşlar.

"Demokrasinin ilerlemesi" dediğiniz zaman, şimdi gözüme Gezi olayları geliyor; benim de içinde yer aldığım, zaman zaman katıldığım, geri planda çok dikkatle izlediğim. Ama bu Gezi olaylarında son derece demokratik, son derece barışçı, son derece olumlu istekleri dile getiren insanların üzerine yöneltilen gaz, su, kimyasal, cop, plastik mermi; bir savaş manzarası gibiydi benim gözümün önünde, oralarda bulunduk, bazı milletvekili arkadaşlarımla beraber otellere sığınmak durumunda kaldık. Sonra tekrar çıktık ama bir harp manzarası gibiydi arkadaşlar. Bakın, Mısır'da 30 milyon insan sokakta; böyle bir harp manzarası görmüyoruz orada. Ordu el koymuş, ne gaz var ne TOMA var ne kimyasallı su sıkıyorlar. Şimdi, bizim de bir parça bu demokrasi anlayışımıza bakmamız lazım. Ne yazık ki bizim demokrasi anlayışımız Mursi'nin demokrasi anlayışıyla örtüşüyor ama Türkiye'nin koşulları çok daha ileri koşullar, bugün biz Mısır'dan belki elli sene ilerideyiz, o elli sene ileride olmanın gereğini yapmalıyız; demokrasiyi demokrasi olarak alıp çoğunluğu değil çoğulculuğu öne getirmeliyiz. Çoğunluğun öne çıktığı yöntemler, rejimler demokrasi değil; çoğulculuğun öne çıkması gerekiyor. "Yüzde 50 oy aldık." diyorsunuz; bu rakam, tartışması mümkün bir rakam katılım oranlarıyla filan, üzerinde durmuyorum ama bu yüzde 50 ise eğer bu yüzde 50 oyun içerisinde size oy verenlerin büyük bir çoğunluğunun istikrar ve huzur için oy verdiğini bilmeniz lazım. Evet, bizde darbe olmaz, çok şükür olmaz ve olmayacak ama istikrar bu şekilde bir anlayışla korunamaz. Sokaklarda istikrarı korumak istiyorsanız demokratik isteklere, size oy vermemiş olan kitlelerin de arzularına kulak vermek durumundasınız.

Tekrar dış politikaya gelecek olursak değerli arkadaşlar, bugün Türkiye artık aklını başına toplamalıdır. Türkiye aklını başına toplayıp manasız iddialardan, gereksiz ön almalardan vazgeçmeli, çok sağlam değerlendirmeler yaparak hem Orta Doğu'ya hem Batı'ya hem dünyaya bakışını yeniden gözden geçirmelidir. Geçen gün bir köşe yazarı güzel bir başlık kullanmış, o başlığı sizlerin dikkatine getirmek isterim, "düşişleri bakanlığı" demiş. Dışişleri Bakanlığı çok saygın bir kuruluştur, çok birikime sahip bir kuruluştur, bu kuruluşu bir an önce "düşişleri bakanlığı" olmaktan çıkartıp Dışişleri Bakanlığı hâline getirmemiz gerekiyor ve düşlerden vazgeçip gerçeklere bakmamız gerekiyor. Bakın, Türkiye'nin, bölgesinde ve dünyada dikkat çekmesinin, önem görmesinin, beğenilmesinin, "Örnek olur mu olmaz mı?" diye konuşulmasının sebebi Türkiye'nin Osmanlı geçmişi yahut da bölge liderliği yahut da bölgenin hizmetkârlığı değil, bunun sebebi, neredeyse tamamı Müslüman olan bir nüfusa sahip bir ülkenin Batılı bir ülke olması aynı zamanda, Müslüman ve Batılı bir ülke olması. Bu Batı'yla ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmemiz lazım. Sayın Başbakan, "Batı, Mısır olayları karşısındaki tutumuyla sınıfta kaldı." diyor. Şimdi, "sınıfta kaldı", "sınıfı geçti", bunlar bir anlam ifade etmeyen sözler. Niye anlam ifade etmeyen sözler? Çünkü bunların bir neticesi yok, onun arkasından bize de bir getirisi yok, başkasına da yok. Bunlar "darbe değil" dedilerse, "darbe" demedilerse niye demediler, "darbe" dedilerse niye "darbe" dediler onun iyi bir analizini yapmak lazım. Dış politika, ülkelerin millî çıkarlarının doğrultusunda şekillenir. Böyle dediklerine göre, bunların millî çıkarı nedir ve onların millî çıkarıyla bizim millî çıkarımızın bağdaşan ve bağdaşmayan noktaları hangileridir? Bunların iyi analizini yapmak lazım. Batı'ya saydırmak, Avrupa Birliğine sövmek, "Onunla ilgimiz var, bununla ilgimiz yok." şeklinde konuşmalar yapmak değil, iyi analizlerle çok fazla iddia sahibi olmaya çalışmadan Türkiye'yi, gene eski saygın Batı âlemi içerisinde yeri olan, Batı âlemindeki yerini Doğu'ya iyi etkiler yapacak şekilde kullanan, istikrar arayan, istikrar oluşturan, ağırlıklı, sözü dinlenir bir ülke hâline getirmek lazım.

Türkiye, dünyada sadece Lübnan'da değil, birçok yerde, birçok barış gücüne ciddi katkılarda bulunuyor ama sadece barış gücüne katkıda bulunmak değil, barışa ve demokrasiye de konumuyla ve yeriyle katkıda bulunması lazım.

Orta Doğu'daki ilişki ağımızı yeni baştan gözden geçirmemiz lazım.

Dünya ile ilişkilerimizi yeni baştan gözden geçirmemiz lazım.

Avrupa Birliği konusuna bir parça daha fazla eğilmemiz lazım. Bakın, demokrasi, özgürlük, haklar, temel hak ve özgürlükler, kadın hakları, emekçi hakları, insan hakları ne yazık ki? "Ne yazık ki" diyorum çünkü Doğu'nun ilerlediği yolunda bir düşünce var. Doğu'nun nerede ilerlediği, belki ekonomik alanda belli bir ilerleme var ama Doğu'nun ilerlemesinin çok daha ilerisinde ne yazık ki bütün bu hakların en doğru standartları, en çağdaş standartları gene Batı standartları. Onun için, bizim bu Batı standartlarından kopmamamız lazım. Bizim, kalkıp bu bölgelerdeki ülkelerle ilişkilerimizi şahıs, parti veya siyasi eğilim üzerine değil, halklar arasında, ülkeler arasında ulusal çıkarları temel alacak şekilde öne almamız lazım. Yoksa, şahıs ilişkilerinden işte Mısır'a verdiğimiz gibi 2 milyar krediyi verirsiniz, o 2 milyar krediyi alan kasa şu anda aranıyor duruma düşer, verdiğiniz para yanınıza kâr kalır.

Değerli arkadaşlar, bu dış politika konusunu hep sizlerin dikkatinize getiriyorum. "Sizlerin dikkatinize getiriyorum." derken, siz, 326 kişilik güçlü bir gruba sahipsiniz. Her biriniz halk tarafından seçilmiş, her biriniz sorumluluk sahibi, her biriniz bu işi hizmet için yapan milletvekillerisiniz. Sadece Hükûmetin eline değil, sizler de bunu elinize alın ve "Ne oluyor ne bitiyor?" diye kendi Hükûmetinizden sorun, icap ediyorsa o Hükûmeti doğru yola sizler sevk edin. Okuyun bir parça, dışarıda Türkiye hakkında ne düşünüyorlar ne konuşuyorlar, bakın Hükûmet ne söylüyor, bu ikisi birbirini tutmuyor. Bu ikisinin birbirini tutması bizden çok, Cumhuriyet Halk Partisinden çok sizlerin sorununuz çünkü Hükûmetinizin üzerinde sizin gücünüz var. 1955 yılında -bunu bir kere daha söylemiştim bu kürsüden- Demokrat Parti -ki kendi öncüllerinizden biri olarak hep söylüyorsunuz- Adnan Menderes Hükûmetini, teker teker bakanlarını sıygaya çekerek dış politikasını, ekonomisini beğenmediği için istifa ettirmişti. Siz kimseyi istifa ettirmeyin ama bu politika nedir, nereye gidiyor, hep birlikte ne tarafa doğru gidiyoruz sorun. Siz sormazsanız biz bunu her zaman, buradan, bu kürsüden ve milletin önünde sormaya devam edeceğiz ve doğru yolu göstermeye, doğru yolu bulmanıza ve hep birlikte bulmamıza gayret edeceğiz.

Bu vesileyle UNIFIL'in görev süresinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından bu yolda bir karar alınması kaydıyla uzatılmasına olumlu oy verdiğimizi tekrar ediyor, UNIFIL bünyesinde görev yapacak olan kahraman Türk subay, astsubay ve erlerine başarılar diliyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)