Konu:TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ DENİZ UNSURLARININ; KORSANLIK/DENİZ HAYDUTLUĞU VE SİLAHLI SOYGUN EYLEMLERİYLE MÜCADELE AMACIYLA YÜRÜTÜLEN ULUSLARARASI ÇABALARA DESTEK VERMEK ÜZERE GEREĞİ, KAPSAMI, ZAMANI VE SÜRESİ HÜKÛMETÇE BELİRLENECEK ŞEKİLDE ADEN KÖRFEZİ, SOMALİ KARA SULARI VE AÇIKLARI, ARAP DENİZİ VE MÜCAVİR BÖLGELERDE GÖREVLENDİRİLMESİ VE BUNUNLA İLGİLİ GEREKLİ DÜZENLEMELERİN HÜKÛMET TARAFINDAN BELİRLENECEK ESASLARA GÖRE YAPILMASI İÇİN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN 10/2/2009 TARİHLİ VE 934 SAYILI KARARI'YLA HÜKÛMETE VERİLEN VE 2/2/2010, 7/2/2011 VE 25/1/2012 TARİHLİ 956, 984 VE 1008 SAYILI KARARLARI İLE BİRER YIL UZATILAN İZİN SÜRESİNİN ANAYASA'NIN 92'NCİ MADDESİ UYARINCA 10/2/2013 TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL DAHA UZATILMASINA DAİR BAŞBAKANLIK TEZKERESİ
Yasama Yılı:3
Birleşim:61
Tarih:05/02/2013


TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ DENİZ UNSURLARININ; KORSANLIK/DENİZ HAYDUTLUĞU VE SİLAHLI SOYGUN EYLEMLERİYLE MÜCADELE AMACIYLA YÜRÜTÜLEN ULUSLARARASI ÇABALARA DESTEK VERMEK ÜZERE GEREĞİ, KAPSAMI, ZAMANI VE SÜRESİ HÜKÛMETÇE BELİRLENECEK ŞEKİLDE ADEN KÖRFEZİ, SOMALİ KARA SULARI VE AÇIKLARI, ARAP DENİZİ VE MÜCAVİR BÖLGELERDE GÖREVLENDİRİLMESİ VE BUNUNLA İLGİLİ GEREKLİ DÜZENLEMELERİN HÜKÛMET TARAFINDAN BELİRLENECEK ESASLARA GÖRE YAPILMASI İÇİN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN 10/2/2009 TARİHLİ VE 934 SAYILI KARARI'YLA HÜKÛMETE VERİLEN VE 2/2/2010, 7/2/2011 VE 25/1/2012 TARİHLİ 956, 984 VE 1008 SAYILI KARARLARI İLE BİRER YIL UZATILAN İZİN SÜRESİNİN ANAYASA'NIN 92'NCİ MADDESİ UYARINCA 10/2/2013 TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL DAHA UZATILMASINA DAİR BAŞBAKANLIK TEZKERESİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri saygıyla selamlıyorum.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin deniz unsurlarının Aden Körfezi, Somali kara suları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde görev yapmasının bir yıl daha uzatılmasına dair Hükûmet tezkeresini tartışmak üzere toplanmış bulunuyoruz. Geçen yıl, bu konudaki görevlendirme yapılırken Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Deniz Kuvvetlerinin anılan bölgelerdeki korsanlık faaliyetlerine karşı seyrüsefer güvenliğinin Birleşmiş Milletlerce NATO'ya tevdi edilmiş görev çerçevesinde, korumaya katkıda bulunması yönünde oy kullanmıştı. Bu görevin bir yıl daha uzatılması için önümüze gelen tezkereye de yine Cumhuriyet Halk Partisi olarak olumlu oy kullanacağız.

Değerli arkadaşlar, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri tezkerede belirtilen bölgede öteden beri ciddi bir itibara sahiptir. Deniz Kuvvetlerinin askerî görevlerinin yanı sıra çok önemli bir işlevi de uluslararası sularda bayrak göstermek ve deniz alaka ve menfaatlerimizi korumaktır.

İmparatorluk döneminde, Abdülaziz zamanında dünyanın üçüncü büyük donanması hâline getirilmiş olan, deniz harp tarihinde ilk kez denizaltı gemilerini hizmete sokup kullanan, bugüne kadar büyük denizciler yetiştiren, büyük zaferlere imza atan Deniz Kuvvetlerimiz, daha sonra II. Abdülhamit döneminde saraya karşı başkaldırabileceği şüphesiyle Haliç'e hapsedilmiş, gemileri yavaş yavaş çürümeye, personeli maişetini sağlamak için ticarete terk edilmiştir. Donanmamız bu zelil durumdan zaman zaman Hamidiye kahramanı Rauf Bey gibi müstesna bahriyelilerin şahsi gayretleriyle sıyrılmış olsa da esas itibarıyla Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla kurtulmuş ve cumhuriyetimizin kuruluşundan bugüne kadar sağlanan büyük ilerlemelerle bugün, yine kendi gemisini ve silahını birden fazla tersanesinde kendi inşa eden, denizaltıcılık, su üstü sevk ve idaresi ve deniz taktik ve stratejisinde yenilikler geliştiren, dünyada yeniden isim ve yer kazanmış bir bahriye hâline gelmiştir.

Hâl böyle olmakla beraber,donanmamızın, Deniz Kuvvetlerimizin bugün, komuta kadrosunun maruz kaldığı hukuku zorlayan uygulamalar ne yazık ki Deniz Kuvvetlerimizin komuta kadrosunu tam anlamıyla biçmiş ve Türk donanmasının harbe ve hazırlık seviyesini çok aşağılara çekmiş, donanmamızı neredeyse savaşamaz hâle getirmiştir. Deniz Kuvvetlerinin amiral kadrosunun bugün, yaklaşık yarısı cezaevlerinde tutuklu, bir bölümü de hükümlü bulunmaktadır. Geçtiğimiz günlerde, şahsına yönelik kabul edilemez bir komplo ile bu şimdi sözünü ettiğim duruma tepki olarak emekliliğini istemiş olan donanma komutanı oramiralin görevden ayrılması sonucu önümüzdeki 30 Ağustosta Deniz Kuvvetlerine bir oramiralin komuta etmesi ancak ya mevcut komutanın görev süresinin uzatılmasıyla ya da 2009 yılında koramiralliğe yükselmiş olan tek koramiralin terfi ettirilerek doğrudan Deniz Kuvvetleri Komutanlığına atanmasıyla mümkün olabilecektir. Bu durumda da kadrosu oramiral olan donanma komutanlığına mecburen ve vekâleten bir koramiral tayin edilecektir. Deniz Kuvvetlerinin diğer önemli komuta kadrolarının hemen hepsinde durum böyledir. Başbakan Yardımcısı Sayın Arınç'ın ortada bir sorun olmadığı, ağustos ayında kuvvet komutanlığına bir atama yapılması söz konusu olduğunda mevcut komuta kadrosu içinde Hükümetin de uygun göreceği bir terfi ve atama yapılması konusunda sıkıntı yaşanmayacağı şeklindeki beyanı maalesef temelden yoksundur. Zira Silahlı Kuvvetlerde atamalar, bir şirkete müdür bulur şekilde seçim ve görevlendirmelerle yapılamamaktadır. Bir general veya amiral en az yirmi beş yılda yetişmekte; kazandığı rütbeleri süreleri ve şartları belirlenmiş kıta komutanlık ve karargâh görevlerinden geçerek kazanabilmektedir. Normal şartlarda 21- 22 yaşlarında harp okulundan lisans diplomasıyla mezun olan bir subayın general adayı olabilmesi için meslek hayatı içinde bir yıl subay temel veya pilotaj kursu, altı ay Harp Akademisi hazırlık kursu, iki yıl Harp Akademisi eğitimi ve altı ay da Silahlı Kuvvetler Akademisi eğitimi olmak üzere toplam dört yıl daha okuması gerekmektedir. Bu eğitimlerden geçmiş olan bir subay, amiral veya general adayı olabilmek için ayrıca dört yıl takım ve bölük komutanlığı, altı yıl karargâh subaylığı, iki yıl Deniz Kuvvetlerinde gemi, Hava Kuvvetlerinde filo, Kara Kuvvetleri ve Jandarmada tabur komutanlığı, iki yıl Deniz Kuvvetlerinde komodorluk, Hava Kuvvetlerinde harekât komutanlığı, Kara ve Jandarmada alay komutanlığı görevi yapmak zorundadır. General, amiral adayı olan çoğu subay, ayrıca üç yıl yurt dışı görevlerde de tecrübe kazanmaktadırlar. Bu meslek içi zorunlu eğitim süreci Türk Silahlı Kuvvetlerine özgün değildir, bütün diğer modern ordularda da durum aynen böyledir.

Sonuçta, 21- 22 yaşında harp okulunu bitiren bir subayın general veya amiral olabilmesi için ideal bir kariyer planlamasında en az yirmi bir yıllık bir süre geçirmesi gerekmektedir. Bugün, yukarıdaki kariyer sürecinden geçen bir subay, yasal olarak albaylığının beşinci yılında general veya amiral olabilmektedir. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse ihtiyaç duyulduğunda her albayın general, amiral yapılabilmesi mümkün değildir. Zira bir general, amiral adayının mesleki süreci içinde her rütbede karşılaması gereken kıstaslar bulunmaktadır.

Değerli arkadaşlar, bugün hukuk sistemimizde karşı karşıya bulunulan uygulamada 926 sayılı Askerî Personel Kanunu'nun 36'ncı maddesi gereğince devam eden davalarda bir gün dahi tutuklu kalan personelin terfi veya kademe ilerlemesinin yapılabilmesi için haklarındaki yargılama sürecinin sonucu beklenmekte; bu nedenle, yukarıda sözünü ettiğim tutuklu ya da haklarındaki hükümler onanmamış personel, özlük hakları açısından büyük bir kayba uğramaktadır. Beraat etmeleri hâlinde de bu personelin, yine yukarıda belirttiğim sürece tabi akışlar sonucu bu mağduriyetlerinin telafisi mümkün olamamaktadır. Zira, dediğim gibi, örneğin bir subayın general olması için en az bir yıl tabur, filo, gemi komutanlığı yapması zorunludur. Bu görev yarbay rütbesinde yapıldığı için daha sonra kıdemini alıp yarbaylığını yapmadan albay olmuş olan subaylar geriye dönüş yapamamakta, tabur komutanlığı yapmadığı için de amirallik ve generallik sırasını kaybetmektedir. General rütbesindeki tutuklu personel için de aynı sorun mevcut olup terfi dönemlerinde tutuklu oldukları için bir üst rütbeye terfi edemeyecek subaylar çıkartıldığında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin elde kalanları mecburen terfi ettirme gibi insan kaynakları yönetiminde kabul edilmeyecek bir durumla karşı karşıya kalması kaçınılmaz hâle gelmektedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kadrosunun uzun süren tutukluluklar nedeniyle içine düştüğü bu çok vahim durum, sonunda nasıl olduysa Sayın Başbakanın da dikkatini çekmiş gözükmektedir. Başbakan uzun tutuklamaların Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadelesine darbe vurduğunu, terörle mücadeleye gönderilecek subay kalmadığını geçtiğimiz günlerde yüksek sesle dillendirmiş ancak arkasından bu duruma bir çözüm bulmak için yasal düzenlemeye gerek olmadığını, üçüncü yargı paketinin bunun için yeterli hukuki imkânları sağladığını ifade etmiştir. Bu, ne yazık ki doğru değildir arkadaşlar. Sayın Başbakanın konuşmasıyla neredeyse sorun çözülüyor beklentisi ortaya çıkmış olsa da sorun öyle bir demeçle çözülecek bir sorun değildir, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan bu sorunun çözülmesi mümkün olmayacaktır. İşte, gözden kaçırılmaması gereken, asıl bu konuda yüce Meclisin süratle inisiyatif alması gereklidir. Aksi takdirde, ordumuzun ve millî güvenliğimizin yumuşak karnı durumundaki bu sorun ileriye dönük olarak gerçekten büyük felaketlerin habercisi olabilecek bir nitelik arz etmektedir. Zira, izah etmeye çalıştığım üzere, muvazzaf subayların tutuksuz yargılanmaları sağlansa bile mevcut yasalar çerçevesinde söz konusu personelin harekât etkin bir şekilde görev yapmaları mümkün değildir.

Yukarıda kısaca özetlediğim gibi, tutuklulukların kısaltılması Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kadrosunun gereken tarzda şekillenmesini önleyen engelleri de tutuklu bulunan ve evrensel masuniyet karinesi uyarınca suçlulukları sabit bulunana kadar suçsuz addedilmesi gereken Silahlı Kuvvetler personelinin özlük haklarının ortadan kaldırılmasını engelleyememektedir. Bu konuda, yüce Meclisin, mutlaka konuyu bütün yönleriyle ele alacak etraflı bir çalışma yapması ve bu çalışma sonucu gerekli yasal düzenlemeleri çok yönlü olarak gerçekleştirmesi zorunludur.

Öte yandan, yine tutuklu Silahlı Kuvvetler personeli aleyhinde olan ve "Bir suçun ancak bir cezası olabileceği" şeklindeki diğer bir evrensel hukuk kuralını ihlal eden bir duruma daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Terfi ve kademe ilerlemelerinin tutukluluk nedeniyle askıya alınması, tutuklu personel üzerinde bunların yargılanması sonuçlanmadan idari ceza tatbik edilmesi anlamını taşımaktadır. Biraz önceki açıklamalarımdan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yapısı ve esasları ile Personel Kanunu'ndan kaynaklanan nedenler sonucu ortaya çıkacak peşin idari cezaların sonuçlarının kalıcı olduğunu gördük. Bu, tutuklu olup da daha sonra mahkemece suçlu bulunan personele hem idari hem adli bakımdan iki ceza verilmesi sonucunu da beraberinde getirmektedir. Buna da hukuki bir çözüm bulunmalıdır.

Değerli arkadaşlar, Silahlı Kuvvetlerin son terfi kararnamesi 2012 Ağustos Şûrasında yapılmış olduğuna göre, o tarihin hemen öncesindeki komuta kadrosunun içinde bulunduğu duruma birlikte bir göz atalım. Bu, bize Türk Silahlı Kuvvetlerinin harbe hazırlık durumu bakımından arz ettiği büyük resmi daha somut bir şekilde gösterebilecektir. 2012 Ağustos başında Türk Silahlı Kuvvetlerinde mevcut 362 general ve amiralden 69'u tutuklu bulunuyordu. Kara Kuvvetlerinde her 7, Hava Kuvvetlerinde her 5 generalden 1'i; Deniz Kuvvetlerinde de her 2 amiralden 1'i tutukluydu. Kara Kuvvetlerinde tutuklu generallerin toplam general sayısına oranı yüzde 14, Hava Kuvvetlerinde yüzde 21, Deniz Kuvvetlerinde yüzde 44'e ulaşmıştı. Bu genel resim, Türk Silahlı Kuvvetlerinin harbe hazırlık seviyesi bakımından düştüğü durumu çok acı bir şekilde göstermektedir. Özellikle Deniz Kuvvetlerindeki durumun vahameti kelimeleri aşmaktadır.

Değerli arkadaşlar, bu durum, tutuklu olan ve hakları ihlal edilen subaylarımızın şahsi hak ihlalinin de çok ötesinde, ülkemizin güvenliğini, bölgede ve dünyada kendine biçtiği rolü ağır şekilde etkileyecek sonuçları da beraberinde getirebilecek nitelikte bir durumdur. Kara Kuvvetleri, esas ağırlığı itibarıyla sınırlarımız içinde etkinlik gösteren ve yurt savunmasının belkemiğini teşkil eden bir güçtür. Deniz ve Hava Kuvvetleri ise bunun da ötesinde, uluslararası sularda ve hava sahasında da önemli birer istikrar ve caydırıcılık unsurudur. Bunun belirgin bir örneğini bugün üzerinde çalıştığımız tezkere vesilesiyle de görmekteyiz. Deniz ve Hava Kuvvetlerimizin envanterindeki gemi ve uçaklarla çeşitli silah sistemleri, bugün modern dünya ordularıyla her alanda boy ölçüşebilecek sayı ve niteliktedirler. Tabii, bu Kara Kuvvetlerimiz için de geçerlidir ancak başta Deniz ve Hava Kuvvetlerimiz olmak üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta heyeti devre dışı kalınca bu kuvvetlerin sahip oldukları imkân ve kabiliyetler geriye düşmekte ve kuvvetlerimiz oyun planının dışına itilmektedir. Sonunda, bu davalar, Türkiye'nin dünya donanmaları ile dişe diş rekabet edebilecek modern ve güçlü donanmasını karaya oturtacak bir rotaya çevirmiş gözükmektedir. Böylelikle, son otuz kırk yıldır halkımızın refahından büyük fedakârlıklar yapılarak uçak, gemi ve silah sistemlerine yatırılan millî kaynaklar da heba edilmiş olmaktadır.

Değerli arkadaşlar, millî kaynakların heba edilmesi deyince önemli bir hususu daha dikkatlerinize getirmek istiyorum. 3 Ocak 2011 günü toplanan Savunma Sanayi İcra Komitesi gündeminde yer alan Havuzlu Çıkarma Gemisi Projesi, üzülerek ifade ediyorum ki, iktidarın bu konudaki ilkesizliğinin güçlü ve somut bir örneğidir. Havuzlu Çıkarma Gemisi Projesinin gerekçesi olarak Hükûmet, Türk Deniz Kuvvetlerinin değişkenlik gösteren olaylar karşısında ani reaksiyon gösterebilen, kriz bölgelerinde hareket icra edebilen, afet ve insani yardım yapabilen yapıda bir kuvvete ihtiyaç duyduğunu öne sürmüştür.

Arkadaşlar, daha biz kendi denizlerimizde donanmamızı komuta edecek komutan bulmakta zorlanırken bu gemiyi hangi açık denizlerde ne için kullanacağız? Böyle bir gemi hangi millî savunma konseptine dayanan bir ihtiyacın gereğidir? Bu sorulara verilecek cevaplar projeyi getirenleri de yeterince ikna edememiş olacak ki gerekçeye bir de afet ve insani yardım gibi ilgisiz unsurlar dâhil etmişler. Gerçekten de üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin konumu, Ege, Akdeniz ve Karadeniz'de her türlü harekâtta doğal ana üs ve tabii uçak gemisi görevi yapmak gibi eşsiz bir jeostratejik üstünlük sağlamaktadır. Türkiye'nin bu eşsiz konumu, doğal olarak millî hedeflerimiz dâhilindeki deniz hak ve menfaat alanlarındaki uzak mesafelere güç aktarımı ihtiyacı ile hava imkân ve kabiliyetleri olan, geniş hacmiyle araç ve insanların belli bir süre korunaklı şekilde barınabileceği çok maksatlı havuzlu çıkarma gemisi (LPD) tedarik edilmesi gerekçesini geçersiz kılmaktadır. 3-4 milyar dolarlık havuzlu çıkarma gemisi ihalesinin gerekçesi, ulusal güvenlik ihtiyaçları ve ülke gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Bu tip çıkarma gemileri, özellikle okyanusaşırı amfibik harekât maksadıyla tasarlanmış olduğuna göre, Hükûmet uygulamakta olduğu hayali temellere dayalı dış politikayı okyanus ötesinde amfibik harekâtlarına da mı uzatmayı düşünmektedir? Bu tip muharebe gemileri, ana vatandan destek mesafesi dışında yapılacak çıkarma harekâtları içindir. Bu nedenle, bu gemiler, okyanusa kıyısı olan veya okyanus ötesi coğrafyalardaki stratejik hedef ve ekonomik çıkarlarının gereği askerî güç kullanabilecek ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin gibi emperyal güçlerin veya denizaşırı menfaatleri, ulusal menfaatleri bulunan deniz kuvvetlerinin tercihidir. AKP'nin resmî web sayfasında da teyit edildiği üzere, havuzlu çıkarma gemisi (LPD) esasen, dünyada sadece 7-8 ülkenin donanmasında mevcut bulunmaktadır. Kaldı ki, 1 adet LPD ile uzak mesafelerde değişkenlik gösteren olaylar karşısında kriz bölgelerinde harekât icra edebilmek mümkün değildir. Bir taş atımlık mesafedeki Kıbrıs Barış Harekâtı, bu kuvvet ihtiyacının en güzel kanıtıdır. Uzak mesafe denizaşırı bir harekât için, yeterli sayıda çıkarma gemisi ve güce ihtiyaç vardır. Bunun için asgari bir amfibik tugayının taşınması sağlanabilmelidir; ki, bu da en azından 3 havuzlu çıkarma gemisi yani asgari 10-12 milyar dolarlık bir bedel gerektirmektedir. Bu nedenle, gelin, kimin hangi çıkarına hizmet edeceği belli olmayan bu hayalleri bırakalım ve önce Akdeniz'de kendi donanmamızı toparlamanın üzerinde yoğunlaşalım arkadaşlar.

Bakın, dikkat edecek olursanız son birkaç yıldır Doğu Akdeniz'de, Rus donanması dâhil, isteyen istediği gibi at oynatabilmektedir. Sayın Başbakan'ın Güney Kıbrıs Rum yönetiminin kendi münhasır ekonomik bölgesini ilan edip İsrail, Mısır, Lübnan, Suriye'yle ikili anlaşmalar imzaladığı, deniz alanlarının birinde İsrail'le ortak arama çalışmaları başlattığında "Fırkateynlerimizi, hücum botlarımızı göndereceğiz." Sayın Dışişleri Bakanının acıklı Mavi Marmara olayının akabinde "Doğu Akdeniz'deki seyrüsefer güvenliğini biz sağlayacağız." söylemlerine rağmen, bu bölgede Türk Deniz Kuvvetlerinin adı ne yazık ki hiç geçmemekte, gemilerimizin bayrağı çok seyrek dalgalanmaktadır.

Yakın bir geçmişte Doğu Akdeniz'de 2 kıymetli pilotumuzun da şehit olmalarıyla sonuçlanan RF-4 keşif uçağının Suriye tarafından düşürülmesi konusunda ve bu konuyu izleyen çalışmalarda gösterilen âcizlik, Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kontrol sistemindeki sorunların çok somut bir belirtisidir.

Değerli arkadaşlar, bu durum harbe hazırlık kriterleri bakımından yapılacak çok basit bir analizle açıklanabilir. Genel olarak dünya ordularında kullanılan muharebe yetkinlik değerlerinde ateş, zırh, deniz, hava ve hava savunma, muhabere, komuta kontrol gibi hesap edilen kıstasların en önemli parametresi komuta kontrol sistemi ve komuta heyetidir. Ateş gücünden hava gücüne, deniz gücüne kadar ne kadar kuvvetli bir ordunuz olursa olsun, eğer komuta kontrol sisteminiz ve komuta heyetiniz yeterli değilse ordunuz harekât gerçekleştirme kapasitesine sahip olmayacaktır.

Basit bir benzetme yapmak gerekirse komuta kontrol sistemi ile komuta heyetinin orduya nispeti, bir aracın aktarma organları ile direksiyonunun o araca nispetiyle kıyaslanabilir. Nasıl, aktarma organları ve direksiyon sistemleri arızalı bir araç ne güçte olursa olsun işe yaramaz ve yerinden kımıldayamazsa komuta heyeti zedelenmiş bir ordu da aynı şekilde iş göremez hâle gelir.

Sonuç olarak, değerli arkadaşlar, tutuklu general ve amiraller sorunu ordumuzun ve millî güvenliğimizin yumuşak karnını oluşturmaktadır. Bu durum ciddi bir felakete yol açmadan, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak hepimiz bu konunun üzerine ciddiyetle eğilmeliyiz. Düşünün ki Türk Silahlı Kuvvetlerinde karar mevkisindeki her komutan, kendisine verilen görev nedir ve bu görevi nasıl başarmalıyım, ne şekilde planlamalıyım diye bir vazife tahlili yapmadan önce "Acaba savcı vereceğim emirden ve alacağım karardan dolayı beni suçlayabilir mi, suçlarsa nasıl suçlar?" sorusunun tahlilini yapmak durumuna düşmüştür.

Hâlen muvazzaf görevde olan bütün komutanlarımız, aynen emekli arkadaşlarında da olduğu gibi, tutuklu bulunan meslektaşlarının durumunun kendilerinde yarattığı moral yoksunluğunun etkisi altındadır. Morali düşük olan, morali olmayan silahlı kuvvetler bu silahlı kuvvetlerin gereğini yerine getiremez, görevlerini yapamaz. Onlara bu morali vermek Türkiye Büyük Millet Meclisinin, sizlerin, bizlerin görevidir arkadaşlar. Hükûmet, bir an önce, düzeltilmesi kendi elinde olan bozukluklardan yakınmayı bırakıp bunların telafisi yoluna gitmeli, ordu üzerinde demokratik kontrol mutlaka kurulmalı ancak bu, mutlaka, hukukun üstünlüğü ve çağdaş demokrasi ilkeleri çerçevesinde tesis edilmeli, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendine güvenini artıracak tedbirler gecikmeden alınmalı, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde güvensizlik ve baskı aracına dönüşen son yıllardaki hukuksuzluğa süratle son verecek çareler geliştirilmeli, bulunmalıdır.

Aden Körfezi'nde, Somali kara sularında ve Arap Denizi ile mücavir bölgelerde görev sürelerini uzatmakta olduğumuz gemilerimizi, bu iş böyle sürdüğü takdirde, önümüzdeki kısa dönemde komuta edecek filo komutanı, komodor, hatta gemi komutanı bulmakta zorlanacağımız hususunda Hükûmeti bir kez daha önemle uyarıyor; bu çerçevede, Aden Körfezi, Somali kara suları, Arap Denizi ile mücavir bölgelerde görevlendirilecek olan gemilerimizin, yüzer birliklerimizin kahraman komutan, subay, astsubay, erbaş ve erleri ile sivil personeline bu önemli görevlerinde başarılar diliyor; kendilerine, bir denizci tabiriyle, rüzgârınız bol, pruvanız net olsun diyorum.

Hepinize teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim.