Konu:2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:3
Birleşim:42
Tarih:16/12/2012


2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugüne kadar birçok kez bu kürsüden Hükûmetin uyguladığı maceracı ve sonuç getirmeyen dış politikaya ilişkin görüş ve eleştirilerimizi dile getirdik. Sayın Dışişleri Bakanından bu eleştirilerimize dair bir kez dahi somut bir yanıt almadık. Sayın Bakan cevaplarında ya işi şahsiyete döktü veya Türkiye'nin dünyada oynamakta olduğu küresel role, barış ve istikrara katkılarına, Orta Doğu'nun sahipliğine, liderliğine, hizmetkârlığına atıf yapan masal tadında söylevlerle bizim eleştirilerimizi geçiştirdi.

Değerli arkadaşlar, bütçe görüşmeleri kısıtlı bir süre içinde yapılmak zorunda olduğundan şimdiye kadar dile getirdiğimiz eleştirileri bu defa ana hatlarıyla hatırlatmakla yetineceğim.

Hükûmetin, Türkiye dış politikasının tüm ana eksenlerindeki siyaseti sorunlu gözükmektedir. Hükûmet, ülkemizin geleceğini ve yurttaşlarımızın yaşam kalitesini ve standartlarını doğrudan ilgilendiren Avrupa Birliğine tam üyelik hedefini gündeminden çıkarmıştır. AKP 2003-2005 döneminde Cumhuriyet Halk Partisinin de desteğiyle başlatılan reform sürecini giderek bilinçli bir şekilde yavaşlatmış ve bugün bu süreç durma noktasına gelmiştir.

AB sürecinin yavaşlatılmasıyla, bizi bölgemizdeki diğer ülkeler açısından asıl çekici kılan demokrasi, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, bağımsız adalet, insan hakları, kadın-erkek eşitliği ve laiklik dâhil tüm çağdaş değerlerde belirgin bir geriye gidiş başlamıştır. Bu tespit, Hükûmet tarafından öfkeyle karşılanan AB 2012 İlerleme Raporu'nda da açıkça ifade edilmektedir. Öte yandan, AB Genel İşler Konseyi, 11 Aralık 2012 tarihindeki toplantısıyla ilgili olarak yayımladığı bir bildiride, Ege ve Akdeniz'deki tüm doğal kaynaklara ilişkin egemenlik haklarımızı hiçe sayarak, münhasır ekonomik bölgeleri ve bu bölgelerdeki doğal kaynakları âdeta Yunanistan'a ve Kıbrıs Rum kesimine Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne armağan eder bir tutum içerisine girmiştir.

Türkiye'de demokrasi ve insan hakları uygulamalarıyla ilgili çok haklı tespit ve uyarılar içeren AB İlerleme Raporu'na bu raporu çöpe atacak ölçüde aşırı tepki gösteren Hükûmet, aynı AB'nin hayatî çıkarlarımızı görmezden gelen 11 Aralık tarihli bildirisine sessiz kalmıştır.

Türkiye ve KKTC'nin Doğu Akdeniz ve Ege'deki vazgeçilmez egemenlik haklarına her vesileyle sahip çıkılması gereğini ve Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bunların öncelikli olarak takip edeceğimiz ulusal konular olacağını tarihe bir not olarak burada kayda geçirmek isterim.

Amerika Birleşik Devletleri'yle ilişkilere gelince: Bugün bu ilişkilerin sağlıklı olduğunu söylemek güçtür. İki ülke arasında eşitliğe, karşılıklı saygıya ve birbirinin meşru çıkarlarını gözetmeye dayalı olması gereken eşit ortaklığa, AKP iktidarı döneminde "stratejik", "özel", "tercihli ortaklık" gibi tanımlamalar getirilerek, ikili ilişkiler âdeta Türkiye'nin bölgede ABD'nin stratejik çıkarlarını koruduğu bir ast-üst ilişkisine döndürülmüştür.

ABD, Sayın Başbakanla Sayın Dışişleri Bakanının büyük bir heves içinde oldukları görülen "bölge liderliği" iddialarını lafla desteklemekte ancak Suriye, Kuzey Irak, Irak'la petrol anlaşmaları, İran'a ambargo gibi konularda Hükûmetin hareket alanını daraltacak tutumlar sergilemektedir.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; komşularımızla olan duruma gelince: Her ne kadar Dışişleri Bakanlığı sitesinde hâlâ "sıfır sorun" politikasını izah eden bir bölüm yer alıyor ise de artık kimsenin bu gülünç iddiayı daha fazla sahipleneceğini sanmıyorum, onun için buna değinmeyeceğim. Suriye konusundaki eleştirilerimizi bu kürsüde birçok kez ifade ettik, o yüzden bunları burada tekrarlamayacağım.

İşin özeti, Hükûmetin Esad'ı bertaraf etmeye çalışırken müdahaleci politikasıyla Suriye halkını birbirine kırdırdığı ve ülkemizi ve bölgemizi çok yönlü bir belaya bulaştırdığıdır. Sadece bir noktayı kayda geçirmek istiyorum, o da Esad'ın gidişinin Hükûmeti bugüne kadar uyguladığı Suriye politikalarında haklı çıkarmayacağıdır. Esad'ın gitmesi veya kalması Türkiye'nin sorunu değildir. Türkiye'nin sorunu, olayların bu noktaya tırmanmasından sonra Suriye'yi nasıl bir geleceğin beklediği ve bu geleceğin, Türkiye başta, Suriye'nin komşuları ile bölgeyi nasıl etkileyeceğidir.

Hükûmet ne Suriye muhalefetini organize edebilmiş ne de başta zannettiği gibi kontrolü elinde tutabilmiştir. Bugün inisiyatif, ABD tarafından, Türkiye'den alınmış ve Katar'a verilmiştir. Hükûmetin desteklediği bazı muhalif gruplar da yine Amerikalılarca terörist ilan edilmiştir. Birkaç ay önce televizyonlarda Suriye'nin her köyünde olup bitenden haberi olduğunu iddia eden Sayın Bakan, Suriye muhalefetini yöneten yeni oyuncuların Tunus'ta, Fas'ta yaptıkları toplantılara ''dinleyici'' sıfatıyla katılmakta, buralara gidiş-dönüşlerinde beraberindeki gazetecilere "Aslında bütün düzenlemelerin arka planında bizim olduğumuz, olayların Türkiye'nin planları doğrultusunda geliştiği'' yolunda inandırıcı olmayan fakat Suriye işini asıl yöneten ülkeleri rahatsız edecek anlatımlarda bulunmaktadır.

Arkadaşlar, Orta Doğu'daki çok önemli bir konu da Irak'tır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin çok isabetli tutumu sonucu içinde yer almadığımız Irak işgalinin hemen akabinde, Adalet ve Kalkınma Partisinin ilk döneminde, Türkiye Irak'a komşu ülkeler mekanizmasını kurmuş; laik ve demokratik bir ülke olmanın gerektirdiği tavırla Irak toplumunun Sünni ve Şii Arap, Türkmen, Kürt ve Hristiyan katmanlarının tümüne eşit bir yaklaşım geliştirerek Irak'ın toprak bütünlüğünün, siyasi bağımsızlığının ve egemenliğinin bugünlere gelmesine ciddi katkıda bulunmuştu. Aynı AKP iktidarı, Sayın Davutoğlu'nun Bakanlığında, son üç yıldır Irak'a bakışını Sünni ağırlıklı bir pencereye kaydırmıştır. Bu yaklaşımla Maliki'yi karşısına alarak onu İran'a daha fazla itmiş; Cumhurbaşkanlığına 2'nci kez aday olan Talabani'nin, seçilemeyeceği baştan belli rakibini destekleyerek Talabani'yi kendinden uzaklaştırmış; Irak İslami Partisi lideri Haşimi'ye sahip çıkarak geri kalan Iraklı siyasi aktörleri dışlamış; neticede, bölgenin bu önemli ülkesiyle ilişkisini sadece Barzani'ye indirgemiştir. Irak'ın birlik ve bütünlüğünün bu ülke Anayasası'nın gerektirdiği federal sistem içinde korunması Irak toplumunun yukarıda saydığım katmanlarının birbiriyle barış içinde yaşayabilmelerine bağlıdır. Bu noktada, Barzani'nin Kerkük'ü kendi bölgesine ilhak etme çabaları, Irak için potansiyel bir dağılma tehdidini de birlikte getirmektedir.

Sayın Bakana soruyorum: Türkiye'nin Kerkük konusundaki yaklaşımı bugün nedir? Hükûmet, Barzani'nin Kerkük'e güç yığarak bu vilayeti kendine bağlamaya teşebbüs etmesine, Kerkük petrolleri üzerinde tek başına her türlü tasarrufta bulunmasına nasıl bakmaktadır? Sayın Dışişleri Bakanının, Hükûmetin, Merkezî Irak Hükûmeti ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında, Kerkük üzerinde mevcut  ihtilafa ilişkin tutumunun ne olduğunu ve Hükûmetinin Kerkük siyasetini burada kamuoyuna açıklamasını rica ediyorum.

Değerli arkadaşlar, yükselen ülkelerle bize uzak coğrafyalar konusunda, Hükûmetin politikalarının buralarda yeni büyükelçilikler açıp TİKA aracılığıyla halkımızın cebinden bol keseden yardım dağıtmak şeklinde geliştiğini görüyoruz. Sayın Bakan sürekli olarak buralara yaptığı sayısız gezilerden, sabahlara kadar süren toplantılardan bahsediyor. Bu geziler, Türkiye'ye, Dışişleri Bakanlığının neredeyse tüm personelini yıl boyu her yere bedava seyahat ettirecek kadar uçuş mili kazandırmaktan öteye ne gibi bir somut fayda sağlamaktadır?

Uluslararası kurumlar bağlamında çok vahim bir gelişme olan CERN'den ayrılma kararı, aslında, uzun ve ayrı bir müzakereyi gerektirmektedir. Ecdadımızın at sırtında gittiğini düşündüğü her yere torbalarla para dağıtan Hükûmetin, dünyanın bu en saygın fizik kurumuna üyelik için 70 milyon dolarlık katkı payını "lüzumsuz masraf" addetmesi kabul edilebilir bir gerekçe değildir.

NATO'ya gelince: Tam üyesi olduğumuz, oydaşmayla karar alan ve gerek bu nedenle gerek askerî ve siyasi katkımız neticesinde, içinde gerçekten etkin ve etkili olabileceğimiz bu güçlü Batı ittifakını istediğimiz gibi yönlendirdiğimizi söylemek mümkün değildir. Bilakis, görünen odur ki ittifakı kullanarak NATO'nun önde gelen üyeleri bizi yönlendirmektedir. Suriye bahane edilerek Türkiye'ye konuşlandırılmakta olan ve asıl amacının Kürecik'teki Amerikan Radar'ını korumak olduğu artık açığa çıkan Patriot bataryaları bunun açık bir örneğidir. Bakanın bu vesileyle "Önümüzdeki kısa ve uzun vadede, ABD ya da İsrail'den İran'a yönelik bir hareket bekleyip beklemedikleri, Patriot'ların olası bir İran müdahalesine hazırlık teşkil edip etmediği, İran'a bir hareket olursa Türkiye'nin nasıl bir tavır takınacağı ve böyle bir olasılık karşısında İran'ın bizim ne yapacağımızı değerlendirdiği?" sorularına da burada açıklık getirmesini talep ediyorum.  

Görebildiğimiz kadarıyla şu anda İran ve Rusya, Türkiye'ye yönelik politikalarında ikişer ayrı kulvardan ikişer farklı yaklaşım sergilemektedirler. İran için bu kulvarlardan biri, Türkiye'nin nükleer programına müzahir yaklaşımı bağlamında ılımlı bir tutum, diğeri ise Suriye konusundaki Türk yaklaşımına ve Kürecik Amerikan Radar'ına yönelik katı ve tehditkâr siyasettir. Rusya'ya gelince, Rusya'nın ılımlı kulvarı ekonomik ilişkiler ve enerji bağımlılığımız; sert kulvarı ise, yine Suriye ve Kürecik Radar'ıdır.  Ulusal çıkarlarımız ve akıl, Hükûmetin, bu iki önemli bölgesiyle ilişkilerinde bunların yumuşak kulvarları hususunda bugünkünden daha dikkatli olmasını, sert kulvarlarında ise bu ülkeleri karşısına almamaya özen göstermesini gerektirmektedir.  

Değerli milletvekilleri, geçmişi şöyle bir düşünecek olursak, İran-Irak Savaşı sırasında İran'ın Irak nezdindeki çıkarlarını da Türkiye'nin Bağdat Büyükelçiliği, Irak'ın İran nezdindeki çıkarlarını Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği gözetmekteydi. Birbiriyle savaşan iki ülkenin yekdiğeri nezdinde kendilerini temsil etmesini aynı ülkeden istemeleri, dünya diplomasi tarihinde bir ilk ve tek örnekti. Türkiye, o dönemde bu derece ağırlıklı, bu derece güvenilir bir konumdaydı. Daha sonra, yukarıda da işaret ettiğim gibi Türkiye, uluslararası müdahaleye maruz kalmış olan bir bölge ülkesinin, Irak'ın toprak bütünlüğünü sağlayabilmek için etkili olan ve sonuç veren mekanizmalar oluşturabilmişti. Daha yakın bir tarihte, bundan dört yıl kadar önce Türkiye, Suriye ile İsrail'i bir masa etrafında barış müzakerelerine oturtma noktasına yaklaşmıştı. Bugün bu ülkelerin hepsiyle kanlı bıçaklıyız. Enerji Bakanımızın uçağı, Irak'a giderken bu ülke tarafından yoldan çevriliyor. Bu uçak giderken hiçbir araştırma yapılmadı mı, hiçbir planlama yapılmadı mı, hiçbir hazırlıkta bulunulmadı mı? Dışişleri Bakanımızın Irak'a gitmesi hâlinde tutuklanabileceği yolunda ikazlar geliyor, böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar? İran ile Rusya, bize iki haftada bir Kürecik Radar'ına ve Patriot füzelerine yönelik tehditler savuruyor. Türkiye, cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman komşuları nezdinde bu derece itibar kaybetmemiş, hiçbir zaman bu kadar tehdide maruz kalmamıştı. Sayın Bakanın, dünkü gazetelerde yayımlanan ve "Esad'ın görevde kalması hâlinde, onun elini sıkmaktansa istifa ederim." diyen beyanını, istifa etmek için Esad'ın elini sıkmayı beklemesine gerek olmadığı açısından bir kez daha değerlendirmesini diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Korutürk.