Konu:OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN KURULUŞ YIL DÖNÜMÜNE İLİŞKİN
Yasama Yılı:2
Birleşim:57
Tarih:26/01/2012


OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN KURULUŞ YIL DÖNÜMÜNE İLİŞKİN
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

EKREM ÇELEBİ (Ağrı) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu hakkında gündem dışı konuşma yapmak üzere söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tarih, bir tecrübe alanıdır. Bu alandan ders almasını bilmek, buradan hisseler çıkarabilmek çok önemlidir. Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy'un da çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi "Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?" II. Abdülhamit ise "Tarih değil, hatalar tekerrür ediyor." demiştir. Bunlar "Tarih bize neden gerekiyor?" sorusuna verilmiş cevaplardır.

1000-2000 arasındaki yüzyıllarda dünya iki büyük imparatorluğa sahne oldu. Bu iki büyük imparatorluğu da biz kurduk. 1071'de Doğu Anadolu'da Sultan Alparslan'ın Malazgirt Savaşı'nın ilk komutunu verdiği ve beyaz elbiselerini giyip iki rekât namaz kıldığı yer, benim memleketim Ağrı'nın Patnos ilçesinin Doğansu köyünde bulunan ve ovaya hâkim olan Grebido Tepesi'dir. Ama tarih bunu Malazgirt Meydan Muharebesi olarak yazıyor ve biz de bunu böyle kabul ediyoruz.

Hepinizin malumu olduğu üzere Anadolu, 1071'lerden sonra İslam'la tanışmaya başlamıştır. Bu fetih anlayışıyla Anadolu bizim kılınmış, Anadolu milletimizin ana vatanı olmuş, bu tarihten bu yana bölünmeden, parçalanmadan, imparatorlukların kalbi, bedeni ve gücü olmuştur. Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi 1299'dur. Oysa bu tarihe karşı olan bir diğer görüş ise hicri 699 yılını esas alan görüştür. Bunun miladi karşılığı 27 Ocak 1300 tarihidir ve Sultan Abdülhamit Han'ın da tespit ettirdiği tarih budur. Bu tarih, 20'nci yüzyıla kadar dünyaya nizam veren bir devletin doğuşu demektir. Bir beyliğin imparatorluk, bir aşiretin millet olmaya başlamasının ilk adımıdır.

Tarih, olaylar ve insanlar bahçesidir. Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayatından lezzet alır. İşte biz, girdiğimiz Osmanlı tarih bahçesinde sadece olumsuzluklara değil, açmış çiçeklere ve kokan güllere de bakacağız. 

Makam için fetva veren Turşucuzadelerin yanında; Kanuni'ye karşı çekinmeden "Padişah emriyle nameşru olan nesne meşru olamaz." diyerek haykıran Ebüssuud'dan, Torlak Kemal ve Mithat Paşaların yanında; Molla Fenari'den ve Ahmed Cevdet Paşa'dan, devleti perişan eden Talat-Enver-Cemal üçlüsünün yanında Piri Mehmed Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa'dan, körü körüne ilmî gelişmelere karşı gelen Kadızadelerin yanında Lagari Hasan Çelebi ve İsmail Gelenbevi'den de bahsedeceğiz. 

Bir zamanlar, Avrupa'nın büyük devletlerine karşı savaşan ordumuzda Kur'an'dan alınan şu inanç vardı: "Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim."

Gerçekten Kosova Muharebesi'ne çıkan Murad Hüdavendigâr: "Ya Rab! Beni din yolunda şehit, ahirette sait eyle." demiş ve bu duası da gerçekleşmiştir. 

Bu ruh ile şahlanan şanlı ecdadımız, şevk ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek bakmış daima Avrupa'yı titretmiştir. Hangi duygu bu manevi değerlerin yerine ikame edilebilir? Hiçbir dünyevi duygu ve arzu bunun yerini alamaz. Bu iman ve idealin istikametinde yürüyen "devleti ebed müddet" asırlarca üç kıtaya hükmetmiştir ve medeniyet götürmüştür.

Bu şanlı tarihin ilk temelinin nasıl atıldığını ise 1071'de Malazgirt'te konuşan ve sesi tarihin derinliklerinden bize akseden Sultan Alparslan'dan dinleyelim: "Din ve devlet yolunda sırf Allah rızası için savaşacağız. Eğer şehit düşersem vurulduğum yere gömünüz, bir adım geriye bir adım ileriye bile değil. Hükümdar olarak değil, bir er gibi din ve devlet için dövüşeceğim." 

Bu sesi duyan ve bu ruhla Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Bey de ölüm döşeğinde aynı ruhu oğlu Orhan'a da aşılamaktadır: "Oğlum, mesleğimiz Allah yoludur. Kuru kavga değildir".

Bir milletin maddi bataryaları ne kadar modern silahlarla mücehhez olursa olsun ve o millet isterse imparatorluk seviyesine yükselsin, manevi bataryaları boş olduğu müddetçe o millet yıkılmaya mahkûmdur. 

Osmanlı bu kubbede hoş bir seda bırakıp gitti.  Şimdi Türkiye'yi konuşma zamanı, şimdi Türkiye'yi büyük kılma zamanı, Osmanlı'nın ihtişamını aşma zamanı. Eğer Osmanlı'dan bahsedeceksek, Osmanlı kadar dünya siyasetinde etkili ve belirleyici olmaktan bahsedebileceksek şuna uymamız lazım: Allah'a şükürler olsun ki artık Türkiye Cumhuriyeti, Sayın Başbakanımızın liderliğinde, rüzgârın götürdüğü yere savrulan bir ülke değil, kendi rüzgârına ülkeleri, siyaseti, dünya dengesini katan bir ülke. AK PARTİ ile rüzgâr yön değiştirdi. Bunları tarih yazacak, Osmanlıyı nasıl yazmışsa tarih, bugünleri de yazacak? (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Çelebi.

EKREM ÇELEBİ (Devamla) - Sayın Başkanım, o zaman, şu kısa paragrafı okuyabilir miyim?

BAŞKAN - Hiç yapmadım, yapmıyoruz.

EKREM ÇELEBİ (Devamla) - Şunu okumak istiyorum.

BAŞKAN - Bana niye soruyorsunuz, süreniz bitti, isterseniz? Bir şey diyemem.

EKREM ÇELEBİ (Devamla) - Konuşmanın sonuna gelmişken son olarak Osmanlı'yı şöyle özetlemek isterim: Osmanlı sanattır, Osmanlı marifettir, Osmanlı ilmin tezahür ettiği medeniyet kaynağıdır, edebi terbiyedir, Osmanlının beyni hak ve adalettir, kalbi imandır, tezahürü emniyet, şefkat ve merhamettir.

Osmanlıyı kuran büyüklerimizi, cumhuriyeti bize bırakan önderlerimizi ve tüm ecdadımızı rahmetle anıyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Çelebi.