Konu:Katma Değer Vergisi Kanunu İle Bazı Yatırım Ve Hizmetlerin Yap-işlet-devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun Ve Kamu İhale Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi
Yasama Yılı:2
Birleşim:81
Tarih:21/03/2012


KATMA DEĞER VERGİSİ KANUNU İLE BAZI YATIRIM VE HİZMETLERİN YAP-İŞLET-DEVRET MODELİ ÇERÇEVESİNDE YAPTIRILMASI HAKKINDA KANUN VE KAMU İHALE KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA MÜSLİM SARI (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

194 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin 3'üncü maddesiyle ilgili söz almış bulunmaktayım.

Değerli milletvekilleri, ben aslında filmi biraz geri saracağım, biraz hafızalarımızı tazelemek istiyorum, 2001 yılına gitmek istiyorum, kriz yılına.

2001 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihin en büyük krizlerinden birini yaşıyordu ve bu krizde anlaşıldı ki Türkiye hükûmetinin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük problemlerinden biri mali disiplin sorunuydu. Gerçekten, 1980'li ve 90'lı yıllarda Türkiye çok ciddi kamu açıkları vermişti, bu kamu açıklarını kapatmak için hem içte hem dışta ciddi anlamda borçlanmıştı. Daha sonra bu borçlar sürdürülemez hâle geldi. Borçları çevirebilmek için yeniden borçlandık ve bu, kartopu etkisi gibi, Türkiye ekonomisini 2001 yılında duvara toslattı. 2001 yılından sonra, mali disiplini sağlamak üzere bazı önlemler alındı, bir mali kural belirlendi. Bunun en önemlisi faiz dışı fazlaydı. Faiz dışı fazla politikasıyla hem piyasaya bir sinyal verilecekti hem de kamu maliyesinde bir disiplin sağlanacaktı ve bu disiplin sayesinde kamu borçları sürdürülebilir hâle gelecekti. Fakat bir müddet sonra anlaşıldı ki faiz dışı fazla politikası kamuda mali disiplini sağlamak için tek başına yeterli değildir. O zaman ne yapmak gerekir? O zaman bu mali uyumun çerçevesini bazı mevzuatla güçlendirmek gerekir. Neden? Çünkü kamu hesapları şeffaf değildi, çünkü kamu hesapları Avrupa Birliği standartlarında değildi, çünkü kamu hesaplarının içinde koşullu yükümlülükler vardı. İlk başta baktığınız zaman toplam açığı göremiyordunuz, toplam açık gizleniyordu başka kalemlerde. İşte, bunun için bir dizi yasa, bir mevzuat oluşturuldu.

Neydi mesela bunlardan biri? 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu. Bu çok önemliydi, muhasebe standartlarını uluslararası standartlara uygun hâle getirmek için düzenlenmiş bir kanundu. Çeşitli tanımlar yapılıyordu, merkezi yönetim bütçesi tanımlanıyordu, bütçe yeniden tanımlanıyordu, alt hesaplar yeniden oluşuyordu.

Bir başkası Kamu İhale Yasası'ydı; kamu alımları şeffaf olsun, hiçbir suistimale yer verilmesin, açık olsun? Kamu alımlarında ciddi bir kurallar silsilesi oluşturulmuştu. Bu da kamu alımları açısından önemli bir alanı düzenliyordu.

Bir başkası, asıl benim tartışmak istediğim, 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun'du. Bakınız, bu Kanun'a gelene kadar hazinenin borçlanmasını düzenleyen yeknesak, yetki alabileceği bir kanun yoktu Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinde; başka yollarla, başka kanunlara atıf yapılarak borçlanılıyordu. Borçlanmalarda kural yoktu; kafamıza göre, açık ne olursa olsun borçlanıyorduk.

Şimdi, bu Yasa birtakım düzenlemeler getirdi. Ne getirdi? Mesela borçlanmaya sınırlar getirdi, hazine garantilerine limitler getirdi, risk yönetim teknikleri getirdi, hazine borcunun daha etkin risk yönetim tekniklerine göre yönetilmesinin esasları oluşturuldu ve en önemlisi -bugün aslında bu Yasa'yla bunda çok geniş bir istisna açtığını düşündüğüm- kamu borçlanma limitlerine ek olarak hazine garantilerine limitler getirdi.

Şimdi, hazine garantileri literatürde "koşullu yükümlülükler" olarak bilinen, bir koşul gerçekleştiğinde bir yükümlülüğe dönüşen ama o koşul gerçekleşmediği sürece hep bir risk unsuru olarak kamunun üzerinde duran kavramı ifade eder.

Şimdi, bakınız, biz bunu aslında görev zararları olarak 2001 yılında gördük. Bankalara birtakım görevler verilmişti. Bu görevler yerine getirilmediğinde bankalar görev zararıyla karşı karşıya kaldılar ve biz bu görev zararlarını çok yüksek miktarlarda kamu kâğıdı çıkararak ödemek zorunda kaldık.

Bir başkasını mahallî idarelerde gördük. Mahallî idareler hazine garantisi alarak yurt dışından borçlandılar ya da birtakım kamu iktisadi teşebbüsleri borçlandılar, hazine bunlara garantör oldu ama bu borçlar vaktinde ödenmediği için hazine bu borcu yüklenmek zorunda kaldı. Peki, sonuçta ne oldu? Sonuçta bunların hepsi hazineye borç olarak döndü ve bunların hepsi vatandaşın vergileriyle ödenmek zorunda kaldı.

İşte, bunların önüne geçebilmek için bu 4749 sayılı Yasa'yla hazine garantilerine birtakım sınırlar verilmişti ve bu sınırlar da? Mesela bu Yasa'nın 5'inci maddesinde diyor ki: "Malî yıl içinde sağlanacak garantili imkânın limiti, her yıl bütçe kanunlarıyla belirlenir." Bütçe kanunlarıyla hazinenin vereceği garantiye sınırlar konuldu ve bütçe kanunları da buradan geçtiği için ve biz onay verdiğimiz için her yıl Parlamento olarak buna onay verdik.

Şimdi, bunun bir sınırı var ve bu sınır 2012 yılı bütçesinde 3 milyar dolar olarak belirlenmiş. Şimdi, biz bu Yasa'yla aslında 2001 yılından beri kurgulayageldiğimiz mali uyumun ve bu mali uyumun çerçevesini genişleten, güçlendiren, berkiten mevzuatta çok geniş bir gedik açma riskiyle karşı karşıya kalıyoruz. Zaten Kamu İhale Yasası'nı delik deşik ettik, bilmem kaç defa değişti Kamu İhale Yasası, neredeyse tepeden tırnağa değişmiş oldu. Şimdi bir de bunun, üstüne üstlük bu yasada hazine garantilerinde, hazine garantisi kapsamına alarak yap-işlet-devret projelerinde ciddi bir gedik açma, ciddi bir risk unsuru oluşturma ihtimalini yaratmış oluyoruz. Bunun miktarı ne kadar, kimse bilmiyor, ama yap-işlet-devret projelerinin yaklaşık 30 milyar dolarlık bir proje stokundan oluştuğu söyleniyor. Dolayısıyla, bu firmalar bir borç yükümlülüğü altına girdiklerinde, bu projelerini finanse etmek için dış borç bulduklarında ve bir şekilde işleri tamamlayamadıklarında ve herhangi bir sorunla karşı karşıya kaldıklarında bu borcun tamamının hazine tarafından üstlenilmesi durumuyla karşı karşıyayız. Şimdi bu, bizim aslında verdiğimiz bu 3 milyar dolarlık limitin de koşullar olumsuz olduğunda çok üzerine çıkabilecek bir risk unsurudur ve Türk kamu maliyesinde 2001 yılıyla beraber çok büyük fedakârlıkla kurulan, faiz dışı fazla politikalarıyla kurgulanagelen mali disiplin ve mali uyumda ciddi bir gedik açma riskiyle karşı karşıyayız. Bunu aslında çok büyük fedakârlıklarla elde ettik biz.

Bakın, faiz dışı fazla politikaları ve mali uyum maliyetsiz değildir, bunların maliyeti vardır ve bunların maliyeti geniş halk kitleleri tarafından ödenmektedir. Şimdi biz bütün bu sürecin sonucu olarak kamu borç stoklarının millî gelire oranını yüzde 40'lara kadar indirmişken -ki kriz döneminde yüzde 80'lerdeydi biliyorsunuz- şimdi bir koşullu yükümlülük yaratmak suretiyle yeniden borç stokları üzerinde bir risk yaratma durumuyla karşı karşıyayız, bunu görmek gerekiyor. Mali disiplini bozmamak zorundayız ve mali disiplinin önemi özellikle içinde bulunduğumuz bir kriz ortamında çok daha anlamlıdır.

Bakın, Hükûmet hep şunu oynar, şuna oynamaktadır: Küresel kriz karşısında der ki Hükûmet: "Biz bu küresel krizden etkilenmeyeceğiz, niye? Çünkü bizim ayrıksı bir hikâyemiz var dünyanın diğer ülkelerinden. Nedir bu ayrıksı hikâyemiz? Bir: Bankacılık sistemimiz güçlü." denir. Evet, bankalarımız batmadı ama bankacılık sisteminin diyetini biz 2001 krizinde ödedik, ödediğimiz için batmadı. İkincisi, ne diyor Hükûmet: "Bizim mali politikamız çok sağlam. Bizim borç stoklarımızın millî gelire oranı düşük." Şimdi, dünyanın diğer ülkelerine baktığımız zaman bu resim böyle görünüyor olabilir. O zaman, bu mali uyumu bozmayalım. O zaman, bu mali disiplinden vazgeçmeyelim. O zaman, bu kadar kırılgan bir noktadan geçiyorken Türkiye ekonomisi ve dünya bu kadar kırılgan bir noktadan geçiyorken mali disiplini bozacak uygulamalarda bulunmayalım. Şimdi, biz, bu koşullu yükümlülüklerle çok ciddi sıkıntılar yaratıyoruz. Bakın, Türkiye ekonomisi zaten çok kırılgan. Dünyanın en yüksek cari işlemler açığını veren -miktar olarak- 2'nci ülkedir Türkiye. Amerika 450-460 milyar dolar cari işlemler açığı verir ancak Amerika döviz basma, dolar basma yetkisine sahiptir, istediği kadar cari işlemler açığı verebilir dövizi bastığı sürece, kendi ulusal parasını basmaktadır çünkü. Ancak Türkiye miktar olarak dünyanın 2'nci büyük cari işlemler açığını vermektedir. 77 milyar dolar cari işlemler açığı, öyle anlaşılıyor ki millî gelirin yüzde 10'una yakın olarak gerçekleşecektir. Bu başlı başına bir risk unsurudur.

Artı, fiyatlar genel seviyesi: Enflasyon yeniden çift haneli rakamlara çıkmıştır. Önümüzdeki dönem büyüme oranlarının düşeceğine ilişkin çok ciddi bir intiba vardır. Dolayısıyla, büyüme oranlarının düşeceği, cari işlemler açığının yüksek kalmaya devam edeceği, fiyatlar genel seviyesinin yüksek olduğu ve çift haneli rakamlara takılı kalmaya devam edeceği; dolayısıyla, büyüme oranları düştüğü için istihdam problemlerinin ve yoksulluğa ilişkin problemlerin ve bunlardan kaynaklı olarak sosyal sorunların artacağı bir patikaya doğru giriyoruz. Şimdi, böyle bir patikada bir de mali disiplinden taviz vermek, mali disiplinde birtakım gedikler açmak, koşullu yükümlülükler de olsa birtakım riskler yaratmak orta ve uzun dönemde Türkiye için çok büyük bir risk unsuru yaratmak demektir diye düşünüyorum. Dolayısıyla, 3'üncü maddeyle verilen üstlenimlerin bu genel konjonktür içinde doğru olmadığını, anlamlı olmadığını, hatta konjonktüre ters olduğunu düşünüyorum.

Bu düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sağ olun. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Sarı.