Konu:2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:2
Birleşim:44
Tarih:21/12/2011


2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına sizi ve bizleri televizyonları başında izleyen milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlarken, insanların temel hak ve özgürlükleri veya bu bağlamda insanın insan olmaktan kaynaklanan yaşam hakkı konusunda kirli bir tarihi olan Fransa'yı Türkiye'ye karşı takındığı bu tutum ve düşünce özgürlüğü karşıtı politikası nedeniyle kınıyorum. (CHP, AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)

Bütçeye ilişkin değerlendirmelerime Türkiye'deki adalet ve yargı sistemi konusunda birkaç cümle etmek suretiyle başlamak istiyorum. Çünkü bütçeler, sadece ekonomik politikaların, rakamların konuşulduğu yerler değil aynı zamanda Hükûmetin tüm politikasının değerlendirildiği bir platformdur. Yine ekonomik istikrar siyasi istikrarın üzerine oturur. Bir ülkede siyasi istikrar varsa ekonomik istikrar da vardır ve siyasi istikrar pek çoğumuzun düşündüğü gibi parlamento çoğunluğuna dayalı bir tek parti hükûmetinden değil kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin güvence altında olmuş olmasından kaynaklanır.

Adalet ve Kalkınma Partisinin 2002'de Hükûmet olmasından bu yana yaptığı 10'uncu bütçeyi konuşuyoruz ve bu on yıllık süre içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi adına kurulmuş olan her yeni hükûmet eskisine kıyasla daha otoriter bir görüntü verdi. Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetleri döneminde bugün başlangıç noktasına kıyasla insan hak ve özgürlüklerinden çok daha geriye gitmiş bir durumdadır.

Geçen hafta İnsan Hakları Haftasıydı; bütün dünyada kutlandı, Türkiye'de kutlanamadı. Türkiye, İnsan Hakları Haftası'na girerken hapishanelerinde 128 bin kişi vardı. Bu 128 bin kişinin 55 bini tutukluydu. Hapishanelerindeki insan sayısının yaklaşık yarısının tutuklu olduğu bir başka demokrasi, bir başka gelişmiş ülke demokrasisi olduğunu düşünmüyorum ve 55 bin tutukluya hükümlü gözüyle bakan "Bunların tutukluluk sürelerini kısaltalım." denildiği zaman, böyle bir öneri ortaya konulduğu zaman "Muhtemel mahkûmlar serbest kalır." düşüncesiyle onlara bu yolu kapayan bir iktidarın olduğu bir demokrasiyi gelişmiş ülkelerde düşünmüyorum, düşünemiyorum. Avrupa Birliği gibi bir hedefi olan Türkiye'de böyle bir gerçeğin olmuş olmasını, gerçekten 21'inci yüz yıl Türkiye'sinde Türkiye'ye yakıştıramıyorum.

"Parasız eğitim istiyoruz." diyen gençlerin silahlı terör örgütü üyesi olarak yargılandığı, iki yıla yakın süreyle hapiste tutulduğu bir başka demokrasi, Türkiye gibi bir başka demokrasi olduğunu düşünmüyorum.

Sayın Başbakanın Hopa mitinginde güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanımı sonucu hayatını kaybeden vatandaşımız nedeniyle güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanımını protesto eden vatandaşların terör örgütü mensubu olarak tutuklandığı ve altı aya yakın süre hapishanede tutuklu kaldığı ve terör örgütü üyesi olarak yargılandığı bir başka demokrasi olduğunu düşünmüyorum. "Böyle bir demokrasi dünyada yoktur." diye düşünüyorum.

Yumurta atmanın, pankart açmanın, basın açıklaması yapmanın terör eylemi sayıldığı bir başka demokrasi yoktur Türkiye dışında.

Öğrenci liderlerinin kartpostalları, megafon, pankart çubuğu gibi eşyaları suç aleti sayan bir başka ülke, bir başka demokrasi, bir başka yargı sistemi olduğunu düşünmüyorum.

Tutuklu veya hükümlü, hapishanelerde kendisine tedavi imkânının sağlanmamış, tedavi imkânının esirgenmiş olması nedeniyle onlarca, yüzlerce vatandaşımızın hayatını kaybettiği Türkiye gibi bir başka demokrasi olduğunu düşünmüyorum.

Bunlar, 21'inci yüzyıl Türkiye'sinde, Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidarda olduğu bir dönemde, Türkiye'de yaşanıyor ve Türkiye, demokratik rejime sahip bir ülke.

Adalet ve Kalkınma Partisi her seçimde oylarını artırdıkça, Türkiye, daha otoriter bir hükûmetle tanışmaya başladı. Bugün, iktidar karşıtı düşüncesi olanlar, iktidarı eleştirenler, öğrenciler, bilim adamları, gazeteciler, sadece ve sadece bu düşünceleri nedeniyle özel yetkili mahkemeler eliyle yargılanmaktadır.

Bütün bunlar, her seçimden sonra Sayın Başbakanın vatandaşlarımızı kucaklayıcı konuşmalar yaptığı o balkon konuşmalarının olduğu Türkiye'de yaşanıyor. Sayın Başbakanın balkon konuşmalarını, ben, bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Sayın Başbakana buradan bir kez daha geçmiş olsun diyorum, bir kez daha yürekten şifa dileklerimi iletiyorum ama balkonlar sadece iktidar ve gücün hissettirildiği yerler değil, ölümün körfezleri değil, özgürlüğün sembolleri olmalı. Sayın Başbakana, bu konuşmaları bir kez daha hatırlamasını bu kürsüden iletiyorum.

Bugünü daha iyi anlayabilmek için tarihten birkaç örneği sizlerle paylaşmak istiyorum. İslam siyasi tarihinde babadan oğula geçen saltanat sistemini ilk kuranlar Emeviler olmuştur ve Emevi sultanları, kendilerini Allah'ın temsilcisi olarak görüyorlardı ve kendilerini bu şekilde konumlandırmış olmaktan dolayı, kendi zulüm ve haksızlıklarını "kader" kavramı üzerinden meşrulaştırıyorlardı yani "Allah'ın takdiri, alın yazısı" anlamındaki "kader" kavramı üzerinden meşrulaştırıyorlardı. Kulun böyle bir kader, böyle bir alın yazısı karşısında yapabileceği hiçbir şey yoktu, bugün de durum Adalet ve Kalkınma Partisinin çoğunluğuna dayanarak bütün kararlarını "çoğunluk" kavramı üzerinden meşrulaştırmasıdır. "Çoğunluk haklıdır, çoğunluğun söylediği her şey doğrudur." anlayışı demokrasiye uygun bir anlayış değildir.

Yine Emevi döneminde, bin üç yüz sene önce Emevi sultanları hakkında eleştirel düşünmek serbest, kişi istediği gibi düşünebilir ama bu düşüncelerini başkaları ile paylaşması, konuşması yasaktı, tıpkı bugünkü gibi. Meşru yönetimler "özgürlük", "eşitlik", "adalet" kavramlarından güç alırlar. Meşruiyetin birinci şartı kararların ve politikaların arkasındaki güçlü halk desteğiyse, ikinci şartı bu karar ve politikaların "özgürlük", "eşitlik" ve "adalet" ilkelerine uygun olmasıdır. Bu iki şartı bir arada taşıyan yönetimler meşrudur ve meşru yönetimlerin, meşru hükûmetlerin, meşru iktidarların bütün bireyler, bütün vatandaşlar için eşit özgürlüğü güvence altına aldıkları ölçüde meşruiyet seviyeleri yükselir. Bu açıdan baktığımızda, Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetinin bir meşruiyet sorunu vardır çünkü Türkiye'de bir insan hakları sorunu vardır.

Değerli milletvekilleri, bu siyasi değerlendirmeden sonra bütçeye ilişkin yani ekonomik konulara ilişkin değerlendirmelerime geçmek istiyorum. Birkaç gün önce, evvelsi gün TÜİK'in gelir ve yaşam koşulları araştırması yayınlandı, çok çarpıcı rakamlar var. Araştırmaya göre Türkiye nüfusunun 16,9'u yani 12 milyon 400 bin kişi yoksulluk sınırının altında yaşamlarını sürdürüyor. "Bu bütçe, görüştüğümüz bütçe bu vatandaşımızın sorununa bir çözüm getiriyor mu?" diye sorarsak, buna bütçenin vereceği cevap, benim vereceğim cevap: "Hayır." Bugüne kadar cevap verilmiş olsaydı, böyle bir yoksulluk rakamı olmazdı. Şimdi, iktidar partisi sözcüleri, Hükûmeti temsilen sayın bakanlar buraya çıkıp şunu söyleyeceklerdir, görür gibiyim: "Efendim, biz iktidara geldiğimizde bu daha çoktu, 2002'de; biz onu azalttık." Siz 2002'de iktidara geldikten sonra bir Acil Eylem Planı ilan ettiniz, dediniz ki orada: "Nüfusun yüzde 15'i açlık sınırının altındadır." Aslında yoksulluğu kastediyorsunuz. Ee, şimdi 16,9. Hesabı o zaman yanlış mı yaptınız? Ne olursa olsun 12 milyon 400 bin kişinin yoksul olduğu bir Türkiye'de, Hükûmet, başarı öyküsü anlatamaz.

10'uncu bütçeyi konuşuyoruz, dedim. Hükûmetler, yaptıklarıyla yapamadıklarıyla seçimlerde halkın karşısına çıkarlar. Her iktidar döneminin hesabı seçimlerde verilir. Bu bütçe görüşmelerinde, öncekilerde olduğu gibi Hükûmeti temsilen konuşanlar, iktidar partisini temsilen konuşanlar dokuz yıl önceyi esas alarak bugünü anlatmayı tercih ettiler. Aslında yapılması gereken, 2011'i esas alarak önümüzdeki dört yıllık iktidar döneminde Adalet ve Kalkınma Partisinin Türkiye'yi hangi hedeflere ulaştıracağını anlatmaktır. Bu, tercih edilmedi. Dokuz yıl önce neydi, şimdi ne oldu? Buradan bir başarı öyküsü çıkarılmak isteniyor. Elbette ki başarı varsa Hükûmet bununla övünecektir, övünmek hakkıdır. Ancak dokuz yıl önceki başlangıç noktasına kıyasla bugün gelinmiş olan nokta, yakalanmış olan seviye, büyüme, işsizlik, istihdam gibi halkın günlük yaşamını ilgilendiren konularda, yoksulluk gibi konularda bir başarıyı ifade etmiyor ise, bir ilerlemeyi ifade etmiyor ise ortada bir başarı yoktur. Veya bugün yakalanmış olan seviye, dokuz yıl öncesinden önceki hükûmetler döneminde, benzer dönemlerde benzer şekilde yakalanmış ise yine ortada bir başarı yoktur. Bazı alanlarda bir şeyler yapılmış olabilir. Ama büyüme, işsizlik, istihdam gibi özellikle seçtiğim üç tane kavram var. Gelir dağılımı, vergi sistemi, vergi adaleti; bu başlıklarda dokuz yıl önceye göre Hükûmetin övüneceği bir başarı yoktur. Başarı, sondan başa doğru yazılan bir hikâyedir. Ulaştığınız yer çok iyi bir yerse başarı vardır.

Bakalım var mı, yok mu? Ben de Hükûmetin ve iktidar partisi sözcülerinin yaptığı gibi 2002 rakamlarını esas alacağım, başka bir rakamı esas almayacağım ama sizin yerinizde olsam, 2011'i alıp 2015'i anlatmayı tercih ederdim.

2001'den itibaren, dünya ekonomisinde, özellikle gelişmiş ülkelerde yaşanan resesyon, yani durgunluk nedeniyle para ve maliye politikaları gevşek tutuldu. Bir daha böyle bir durgunluk yaşamayalım, durgunluğu aşalım; bu endişe, para ve maliye politikalarının gevşek tutulmasına yol açtı. Bunun sonucunda uluslararası piyasalarda olağanüstü bir likidite artışı meydana geldi. Bu likidite artışına bağlı olarak talepte olağanüstü bir artış oldu. Bu, bütün dünya ekonomilerini bir büyüme sürecine soktu, bütün dünya büyüdü, Türkiye de bu süreçte büyüdü. Bütün dünya, eşi benzeri görülmemiş bir büyüme sürecini yaşadı. Bir kere bunu tespit edelim ve bu uluslararası likidite gelişmekte olan ülkelere yöneldi, yüksek getiri vardı oralarda. Gelişmekte olan ülkeler, yüksek faiz vermek suretiyle, bu likiditeyi, bu parayı kendi ülkelerine çekmek istedi, önemli ölçüde de başarılı oldular. Türkiye, yüksek faiz yanında bir enstrüman daha kullandı, düşük kur. İkili bir enstrüman sundu ve sıcak para Türkiye'ye geldi. O dönemin Maliye Bakanının çok güzel bir cümlesi vardı, bu iki enstrümanla sıcak paranın çekilmesine ilişkin olarak: "Yabancılar bizi iki kere öpüyor" demişti. Yani bir gelip yüksek faizden para kazanıyor, bir de dönem sonunda parasını transfer ederken kur düştüğü için bir de oradan kazanıyor. Şimdi işler eskisi gibi iyi değil, dışarıda işler iyi değil. O kadar para gelmeyecek, Türkiye'nin problemleri var. Hükûmet hazinenin öpülmesine razı ama öpecek yabancı yok.

İthalat ve yurt içi talepteki artışa dayalı olarak Türkiye'de önemli büyümeler kaydedildi. 2007'ye kadar böyle bir büyüme süreciyle geldik ancak dünya ekonomisinin sunduğu bu konjonktürel imkân maalesef iyi kullanılamadı. Gelen sıcak para, üretim ve ihracata yönelecek, üretim ve ihracatı artıracak sabit sermaye yatırımlarına yöneltilmekten ziyade tüketim amaçlı olarak kullanıldığı için Türkiye'de büyüme iç talep kaynaklı, daha doğrusu tüketim kaynaklı olmuştur. Tüketim kaynaklı büyüme Türkiye'nin büyümesinin sürdürülebilirliği konusunda sorun yaratan bir büyümeydi. Böyle bir süreçle bugünlere geldik. O günlerde, 2007'den itibaren Türkiye ekonomisi tekrar o yüksek büyüme oranlarını terk etmeye ve küçülmeye başladı, 2009'da da Türkiye ekonomisi dünyadaki gelişmelerin etkisiyle bir krize girdi, dünyanın en çok küçülen ekonomilerinden biri oldu. Kabahati dışarıya attık ama en çok küçülenlerden biri olduk, bizim sorunlarımız vardı çünkü ama ekonomi yönetimi bu sorunları bugüne kadar görmezlikten geldi. Hükûmetten beklenen, 2009 kriziyle ortaya çıkmış olan ekonomi politikalarındaki problemin tespit edilip buna uygun yeni bir ekonomik çerçeve, yeni bir ekonomik programı hazırlamak iken, buna gidilmemiştir. 2009 sonrasında açıklanan Orta Vadeli Program en son 2012-2014 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program'ın aynısıdır, aynı varsayımlara, aynı politikalara dayalıdır.

"2002'de AKP, hükûmeti devraldığında Türkiye ekonomisinin temel sorunları neydi?" diye bakarsak:

1) Sürdürülebilir yüksek büyüme yoktu, ekonomi büyüyor, sonra krize giriyor, tekrar toparlanmaya başlarken tekrar krize giriyordu. İşsizlik yüksekti, yüzde 10,3. 80'li, 90'lı yıllarda Türkiye ekonomisinin işsizlik ortalaması yüzde 8'di, 2002'de 2001 krizinin etkisiyle 10,3. Toplam iç tasarruflar azalmaya başlamıştı, azalma eğilimine girmişti, 2000'den itibaren uygulanan IMF destekli politikaların çok doğal sonucuydu bu, iç tasarruflardaki düşüş kendisini cari açık olarak gösteriyordu. Bir ülkenin tasarruf açığı cari açığa eşittir; tasarrufunuz yok ise dışarıdan kaynak alacaksınız, borçlanacaksınız demektir. Vergi gelirleri içerisinde dolaylı vergilerin payı yüksekti. Neden? 2000'den itibaren uygulanan istikrar programı gelir tarafında önemli bir adım atmıştı, bu zaman içerisinde bu yapının daha adil bir hâle dönüştürülmesi gerekiyordu. Hükûmet, kendi döneminde, AKP, büyümeyi öne çıkaran bir söylem kullandı. Ancak, Hükûmetin 2003 ve önümüzdeki Orta Vadeli Program dönemi dâhil 2014 arası ortalama büyüme oranı, AKP hükûmetleri döneminin ortalama büyüme oranı yüzde 5,1'dir. Yani övünülen büyüme budur değerli milletvekilleri. Türkiye ekonomisi 80'li yıllarda yüzde 5,2 büyümüştür ortalama. 90'lı yılların büyüme ortalaması yüzde 4'e yakındır. Cumhuriyet tarihinin büyüme ortalaması 2002'ye kadar yüzde 4,6'dır. Dünya Savaşı var, 1929 ekonomik bunalımı var, krizler var, darbeler var, ihtilaller var; 4,6. Siz ne büyümüşsünüz? 5,1. Hükûmet diyor ki: "Biz iyiyiz." İyi değiliz değerli milletvekilleri. Bir de bu iyi olmamızı birileriyle kıyaslamamız lazım. Kendi içimizde kıyasladım, ne büyümüş 2003-2011 arası? Diğer ülkeleri de alıyorum. Türkiye 2003-2011 arasında 5,2 büyümüş. Diğer ülkeler, gelişmekte olan ülkeler yüzde 6,6. Onun gerisindeyiz. Sahra altı Afrika 5,6. Biz neyiz? 5,2. Bağımsız Devletler Topluluğu 5,3, Asya ülkeleri 8,7, Kuzey Afrika 4,9. Kuzey Afrika'yı küçücük geçmişiz. Yani başarılı bir büyüme performansı yoktur. Bir kere, bunu tespit edelim.

2) İşsizlik neydi 2002'de? 10,3. Önümüzdeki yıl için Hükûmet neyi hedefliyor? Hükûmet yüzde 10,4 işsizliği önümüzdeki yıl için başarı olarak sunuyor. Yani AKP on yıl sonra, on yıl önceki işsizlik seviyesini bile yakalayamayacağını itiraf ediyor. Bir ekonomi politikasının temel amacı vatandaşa iş yaratmak değil midir? İş yaratamıyorsa, Türkiye'nin 2000 öncesi işsizlik seviyelerini bile yakalayamıyorsa, 2002'yi bile yakalayamıyorsa ortada başarılı bir ekonomik programdan söz etmek mümkün müdür?

Büyüme ve işsizlik dışında ikinci konu, "İç tasarruflar düşük." demiştim. Daha doğrusu, 2000'den itibaren düşmeye başlamıştı. 2007'ye kadar ekonomi nispeten yüksek büyüme oranlarıyla geldi, 2007'den itibaren büyüme oranlarında düşüş başladı ve Türkiye ekonomisinin 2000 sonrasındaki büyümesinin altında, büyümesiyle beraber cari açık sorunu ortaya çıkmıştır. Cari açık, doğrudan iç tasarrufların azalmasından kaynaklanan bir sorundur.

Size bir tablo göstermek istiyorum. Tablo şu: 1998 burada, 2011, 2012 burada.

1998 yılında, ilk başta Türkiye ekonomisinde toplam iç tasarrufların gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 24,3'tür. Bakın, bu politika, bu oran 2000'den itibaren azalmaya başlıyor. 2000'de yüzde 18,4, 2002'ye gelmiş yüzde 18,6. İstikrar programının ilk yılları, ekonomide dengeler kurulmaya çalışılıyor. Siz 2002'yi kötü olarak değerlendiriyorsunuz. Bugün nereye gelmiş bu? 2011'de 13,3'e yani 1998'e göre yarıya yakın oranda bir azalış, 2002'ye göre üçte 1'e yakın oranda bir azalış var. Bu eğriyi yukarıya doğru çevirmediğimiz sürece, Türkiye sürekli olarak krizlere girecektir.

2011'in üçüncü çeyreğinde ekonomi yüzde 8,2 büyüdü, Hükûmet sevinemiyor "Eyvah, yine büyüdük." diyor. Niye? Cari açık kapıda çünkü, duvara çarpacağız, ekonomiyi soğutmak istiyor Hükûmet, büyümeyi aşağı çekmek istiyor. Değerli milletvekilleri, bu eğri yukarı dönmediği sürece Türkiye'nin çözümü yoktur.

Şu da diğer tablo: Büyüme-cari açık ilişkisi.

Bakın, 2003-2007 arasında Türkiye ekonomisi yüzde 6,9 büyümüş, cari açık millî gelire oran olarak 4,6.

2008-2009 kriz yılları, ekonomi ortalama 2,1 küçülmüş, yüzde 4'lük cari açık vermişiz; bu, Türkiye ekonomisinde ilk kez yaşanıyor. Ekonominin küçüldüğü yıllarda ekonomi cari açık vermez ama Türkiye ekonomisi o kadar ithalata bağımlı ki Türkiye ekonomisi küçüldüğü yılda da cari açık verdi.

2010-2011'e geldik. Büyüme oranı ortalama 8,3, cari açık yüzde 7,9. 2012-2014'te Hükûmet büyümeyi aşağı çekmek istiyor, ekonomiyi soğutmak istiyor, yüzde 4,7'lik bir büyüme var. Cari açık, hemen hemen geçen yılın aynı. Yani büyüme yarı yarıya düşmesine rağmen cari açıkta bir azalış yok.

Şimdi, 2002'ye göre bu tablonun daha iyi olduğunu söylemek mümkün müdür? Hükûmetin, cari açık riskine karşı hiçbir korunma önlemi yoktur, hiçbir alternatif politikası yoktur. Sadece, liberal ekonomi muskasını cebine koymuştur, "Bu muska beni risklerden, krizlerden korur." diyor.

Değerli milletvekilleri, cari açık sorunu giderek kronik bir hâle geliyor. Bunu aşmanın en önemli yolunun, toplam iç tasarrufları arttıran bir politika olduğunu biraz önce ifade ettim.

Bunun yanında Türkiye'nin yapması gereken şeyler var. Türkiye, olağanüstü ölçüde bir rekabet gücü kaybıyla karşı karşıyadır. Hükûmetin, altında, imzası olan Yıllık Ekonomik Rapor'daki rakamlara göre, 2007'de Türkiye dünya rekabet liginde 53'üncü sıradayken 2010 yılında 61'inci sıraya inmiştir, gerilemiştir. 2011'de bu rakam 59'uncu sıradır.

Merkez Bankasının sayfasında çok güzel bir araştırma var. Türkiye'nin yoğun dış ticaret ilişkilerinin bulunduğu ve aynı zamanda dünya pazarlarında Türkiye'nin rakibi olan ülkeleri temel alarak, toplam on beş ülkeyi temel alarak yapılmış olan bir çalışma, 1997-2010 aralığını düzenliyor. 97'ye kıyasla 2010 yılında Türkiye ekonomisi, sözünü ettiğim on beş ülke karşısında yüzde 70'e varan oranda rekabet gücünü kaybetmiştir. Bunu arttırmanın yollarından birisi kur politikasıdır belki ama kur politikasını bir yere kadar kullanabilirsiniz. Dolarizasyonun yoğun olduğu ülkemizde yani doların hâlâ bir tasarruf ve ödeme aracı olarak kullanıldığı ülkemizde bunu sonsuza kadar kullanma şansınız yoktur. Ayrıca reel sektörün 123 milyar dolarlık açık pozisyonu karşısında kur politikasını bir yere kadar kullanabilirsiniz. Bugün Merkez Bankası her ne kadar faizi tutup kuru serbest bırakmış görünüyorsa da bunun makul bir sınırının olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin yapması gereken, rekabet gücünü artırmak için kendi içine dönmesidir, vergi ve teşvik politikalarını etkin bir şekilde kullanmasıdır. Türkiye'de istihdam üzerindeki vergi yükü yüzde 36 düzeyindedir. 34 OECD ülkesi arasında 9'uncudur. OECD ortalaması yüzde 25'lerdedir. Örneğin istihdam üzerindeki vergi yükünü toplam vergi gelirlerinden fedakârlık etmeden düşürecek bir politika Türkiye ekonomisine, Türkiye sanayisine, ihracatına nefes aldıracaktır ama böyle bir politikanın izlerini ben Hükûmette göremiyorum.

Bütçeyi çok yakından ilgilendiren diğer bir konu çiftçilerimiz, tarım kesimi. Bütçe bütün toplum kesimlerinin beklentilerinin tartışıldığı yerdir. Bu beklentiler, ihtiyaçlar karşılanıyor mu, karşılanmıyor mu? Şimdi, 2012 bütçesine bakıyorum ben, 2012 bütçesinin tarım kesimine ayırdığı kaynak 7 milyar 180 milyon lira. Tek başına bu bir şey ifade etmiyor. Nedir bu? Bir önceki yıla göre yüzde 2 artış. E, enflasyon kaç 2012'de? Yüzde 5,2. Yani çiftçiye enflasyon kadar bile bir şey vermiyorsunuz, bırakalım büyümeyi. Yani millî gelir yüzde 11,3 artıyor, büyümeyi falan bıraktık, enflasyon kadar bile bir artış yok. Bütçeye, millî gelire oranı ne? Binde 5. 2002'de neymiş tarımsal desteklerin millî gelire oranı? Küçük de olsa yüksek, binde 5,3. Yani 2002'yi bile yakalayamamışsınız. Şimdi, "Tarım sektörünü destekliyoruz." söylemi biraz havada kalıyor.

Şimdi, endeks, enflasyon, büyüme? Bırakalım bunları. Çiftçi için en iyi ölçü "Ürettiğim ürün karşılığında ne kadarlık tarımsal girdi alıyorum? Ben bundan anlarım." diyor çiftçi. Ben de ona göre size örnek veriyorum. 2002 yılında bir buğday üreticisi 4 kilo buğdayla 1 litre mazot alırken, bugün 6 kilo buğdayla 1 litre mazot alamıyor. Pancar üreticisi 2002 yılında 15 kilo pancarla 1 litre mazot alabilirken, bugün 30 kilo pancarla 1 litre mazotu ancak alabiliyor. Süt üreticisi 2002'de 1 litre sütle 2 kilodan fazla yem alırken, bugün 1 litre sütle 1 kilo yemi ancak alabiliyor.

Ben, tarım konuları gelince Trabzon'da bir hayvan yemi satıcısını ararım. Trabzon'un Tonya Çarşısı'nda esnaf Osman Yıldırım'ı aradım. "Osman, nedir durum?" dedim. Bana dedi ki: "Vekilim, eskiden 10 kilo sütle bir çuval kepek alıyorduk, şimdi 30 kilo sütle bir çuval kepek alamıyoruz." Durum bu. Tonya Çarşısı'nda esnaf Osman Yıldırım? Cumhuriyet Halk Partili de değil, onu da söyleyeyim. Eskiden bir inek bir aileye bakıyordu, şimdi bir aile bir ineğe bakmaya çalışıyor. Durum bu değerli arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, Sayın Maliye Bakanı asgari ücretin satın alma gücündeki artışı örneklemek için "2002'de şu kadar süt alıyordu asgari ücretli, şimdi şu kadar süt alıyor." diyor. Bunun arkasında süt üreticisinin yere serilmiş olması var.

Ayrıca, Sayın Bakana o 2002 rakamları nedeniyle teşekkür ediyorum. Her yıl bütçesinde Sayın Bakan asgari ücretlinin satın alma gücüne ilişkin olarak rakamları verirken ben de farklı rakamlar veriyordum. Geçen sene o listede yer almayan gıda maddelerini örnek vermiştim. Benim geçen sene kullandığım gıda maddelerinden birisini bu sene Sayın Bakan kullanmış. O örneği verdiği için kendisine teşekkür ediyorum. Örnek, beyaz peynirdi. "Asgari ücretli -Sayın Bakanın ifadesine göre- 2002 yılı Aralık ayında 34 kilogram beyaz peynir alırken, şimdi 47 kilogram alabilir." diyor. Sayın Bakanın 2002 rakamının biraz düzeltilmesini kendisinden rica ediyorum. Çünkü o 94 endeksine göre hesaplanmış bir rakam, öbürü 2011 rakamı, 2003 endeksine göre hesaplanmış. İki ayrı endeksin rakamını kıyaslamak doğru değil. Ben 2003 endeksine göre, 2003 Ocak ayında asgari ücretlinin 61 kilogram beyaz peynir alabildiğini, şimdi bunun 47 kiloya düştüğünü söylüyorum. Tabii ki, bu, kasım rakamı. 2011 Kasımıyla 2003'ün Ocağını kıyaslamak doğru değil. 2012'nin Ocağını da alırsak 19 liralık asgari ücret zammı bu rakamları çok fazla değiştirmeyecektir.

İlk defa, bir bütçe yapılırken kamu görevlilerinin, memurların maaş artış oranının ne olacağı konusunda bütçede hiçbir hüküm yoktur. Unutulmuş değil tabii bu çünkü 12 Eylül 2010 referandumuyla kabul edilen anayasa değişikliğiyle yürürlüğe giren yeni sisteme göre artık memurların, kamu görevlilerinin maaşları, özlük hakları toplu sözleşmeyle belirlenecektir. Peki, aradan on dört ay geçti. Nerede, ilgili yasayı niye çıkarmadınız? Şimdi "İlgili yasayı çıkaracağız." diyorlar, "Bütçeden sonra çıkaracağız." diyorlar. 15 Ocakta maaş alacak memurlar. Toplu sözleşmeyi ne zaman, kiminle yapacaksınız?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Hamzaçebi, ek süre veriyorum.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Yani olsa olsa hemen sıkıştırılmış bir takvimle, Hükûmet paralelindeki sendikalarla göstermelik toplu sözleşmeler yapacaksınız. Ya bu düzenlemeyi yaptığınızdan pişman oldunuz ya da doğru dürüst bir artış yapmayacağınız için böyle sıkıştırılmış bir takvimle bu düzenlemeleri gerçekleştireceksiniz.

Bütçeyle ilgili konuşacağımız çok fazla konu var, tabii ki zaman yetmiyor. Önemli olan, tabii ki, bu kısa zamanda mümkün olduğunca fazla şeyi söyleyebilmektir.

Şimdi kamu görevlileriyle ilgili konuya değindim. Hükûmet, Ekonomik ve Sosyal Konseyi kurdu. Daha doğrusu anayasal kurum hâline getirdi 12 Eylül 2010 tarihinde. Aslında 2001'den bu yana yasayla bu Konsey var, anayasal kurum hâline getirildi. "Toplumun bütün kesimleri bu Konseyde taleplerini dile getirecek." dedi. E, 12 Eylül 2010 referandumuyla anayasal kurum oldu, hâlâ Konsey toplanmadı. Şubat 2009'dan beri Konsey toplanmıyor. İki ay sonra üç yıl olacak, Konsey ortada yok.

Öte taraftan, kamu yönetiminde olağanüstü düzenlemeler yapıyorsunuz. "Eşit işe eşit ücret." adı altında bir düzenleme yaptınız, işleri eşitlemediniz, bütün unvanları dikkate alarak bir düzenleme yaptınız. Bütün genel müdürler eşittir, bütün polisler eşittir, bomba imha uzmanı polisle öbür polis de eşittir, bir müdürle öbürü de eşittir. Altüst ettiniz.

Öğretmen atamaları nerede? 250 bin öğretmenimiz atanmayı bekliyor. Önceki Millî Eğitim Bakanımız Sayın Nimet Çubukçu, 2011 yılında 55 bin öğretmen atanacak dedi, 40 binde kaldı. Yani Sayın Çubukçu'nun sözü söz değil midir sizin anlayışınızla? Sayın Çubukçu Bakanlıktan ayrılınca yeni Bakanın görevi onun sözlerini tekzip edip öğretmenlerden özür dilemek midir? Hükûmeti göreve davet ediyorum. Bizim teklifimiz var. Beğenmiyorsanız kendiniz getirirsiniz, bunu buradan çıkarırız.

Çek mağdurları: Ekonomik suça ekonomik ceza olur. Bu insanlar itibarlarını yeniden kazanmak istiyorlar. Dolandırıcıları bunların içinden ayıralım ama bu insanlara itibarlarını kazanmak için bir fırsatı yeniden verelim.

Tekliflerimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında. İntibak yasası, eski ve yeni emekli arasındaki farkı giderecek olan yasa teklifimiz Meclis Başkanlığında, aile sigortası teklifimiz Meclis Başkanlığında.

2/B ile ilgili kanun teklifimizi, seçimlerde verdiğimiz söze uygun olarak Meclis Başkanlığına sunduk. 7 milyon orman köylüsü atasından, dedesinden beri kullandığı araziyi almak istiyor. Bedelsiz verelim dedik. Diğerlerine de, ekonomik gücüne bakalım; bir tane evi var, binası var, bu adama rayiç bedelle satarım demek olmaz, emlak vergisi değeri. Gelin bunları hep beraber burada yapalım. Toplum bunları bekliyor.

Sözlerimi bitiriyorum?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Son cümlemi ifade edeyim.

BAŞKAN - Evet, teşekkür ederim Sayın Hamzaçebi, üç dakika da doldu.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Ama bir son selamlama cümlemi söyleyeyim.

BAŞKAN - Peki, selamlama için lütfen?

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Evet, konuşmamı burada bitiriyorum. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. 2012 yılı bütçesinin ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Hamzaçebi.