Konu:AİLENİN KORUNMASI VE KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR KANUN TASARISI VE TEKLİFLERİ
Yasama Yılı:2
Birleşim:76
Tarih:08/03/2012


AİLENİN KORUNMASI VE KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR KANUN TASARISI VE TEKLİFLERİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA SENA KALELİ (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz 181 sıra sayılı Tasarı'nın ikinci bölümünün geneli üzerinde CHP Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, bugün burada ülkemizin en büyük kanayan yaralarından biri olan kadına yönelik şiddete karşı çok önemli adımlar atmanın eşiğindeyiz. Kadına yönelik şiddetle ilgili rakamlar, sayılar hemen herkesin malumu. Burada bu sayıları tekrarlayarak zamanınızı almak istemiyorum. Rakamlar can sıkıcı ancak yaşadığımız çağda sayılar doğru okunursa, hem nicelik hem nitelik hem yaklaşanı hem uzaklaşanı bildirmekte ve yaşamımızı biçimlendirmekte, bizi yönetmektedir. Ülkemizde yaşananlar ve artan şiddet ne yazık ki bu saptamayı doğrulamaktadır.

İşte devletin şiddeti: Dolmabahçe'de rektörlerle toplantı yapan Başbakanı protesto eden hamile kızın başına gelenler! Nicelerini yaşadığımız bu görüntü ileri demokrasi mi, yoksa utanç anıtı mı olur?

Değerli milletvekilleri, şiddet, bir insan hakkı ihlali olmakla beraber, günümüzde artık, toplumsal bir sorun olarak geleceğimizi tehdit etmektedir. Bu bilinçle şiddet, tasarının gerekçesinde de belirtildiği gibi, özel alan sorunu olmaktan çıkmış ve şiddetle mücadele bütün dünyada devlet politikası olarak yürütülmeye başlanmıştır.

Görüşmekte olduğumuz tasarı da bu sürecin bir sonucudur. Bu bağlamda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma Şahin'e iyi niyetli ve samimi yaklaşımlarından dolayı teşekkür ediyorum ancak kadın örgütleriyle birlikte uzun tartışma, yazışma ve görüşmelere karşın, talepleri tam olarak karşılamayan taslağa bile üyesi olduğu Bakanlar Kurulunun sahip çıkamamasından dolayı da üzüntülerimi iletiyorum.

Sayın milletvekilleri, dünyada kadın hareketleri üç dalga üzerinde yükselmiştir; eşitlikle başlamış, bedensel farkındalıkla gelişmiş, hak, özgürlük ve toplumsal cinsiyet eşitliğiyle bugünlere gelinmiştir.

Kadın hareketlerinin ülkemizde yansıması özellikle 1980'ler sonrasına denk gelmektedir. Kadın hareketlerinin kurumsallaşarak kendi kimliğine sahip çıkması ve dünyaya koşut feminist belleğin oluşması, 1990'lardan sonra oluşmaya başlamıştır ancak Türkiye, hâlâ biyolojik farkı öne sürülerek kadın-erkek eşitliğine inanmayan, kadının bedeninin farkındalığına izin vermeyen, hak ve özgürlükleri kısıtlayan, şiddetin her geçen gün arttığı muhafazakâr bir ülke konumundadır. Bu bağlamda son on yıllık araştırmalara baktığımızda, ciddi bir zihnî gerileme içinde olduğumuz görülmektedir. Kadının ekonomik ve sosyal yaşamdan uzaklaştırılması, mazbutlaştırma ve muhafazakârlaştırma çabaları da şiddete zemin hazırlamaktadır.

Sayın milletvekilleri, Mahatma Gandi'ye göre kaderimizi düşüncemiz belirlemektedir. Yaşam biçimi, kullandığımız dilden davranışlarımıza ve alışkanlıklarımıza kadar tüm yatkınlıklarımız bizi kaderimize ulaştırmaktadır. Ülkemizde kadın, sadece doğuran, büyüten, evi çekip çeviren, yaranmak, onay görmek zorunda hisseden konumundan kurtarılamadıkça, bu geleneksel ezik hâlden, düşük benlikten çıkamadıkça kaderi de değişmeyecektir.

Hukukçu aktivist MacKinnon'a göre de toplumsal cinsiyet politik bir sistemdir. Bu bağlamda atacağımız adımlar, yasalaştıracağımız düzenlemeler sadece bugün için değil, gelecek açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle, görüşmekte olduğumuz tasarının her bir maddesinin, madde içindeki her bir kelimesinin bütün insanları etkilemesinin yanı sıra, başta kadınlar olmak üzere yarının büyükleri olan çocuklarımız açısından yaşamsal önemde olduğu unutulmamalıdır. Bu görüşler çerçevesinde incelendiğinde, tasarıda kullanılan dil ve yapılan değişikliklerin âdeta MacKinnon'u doğruladığı görülmektedir.

Başbakanlığa gönderilen tasarının tamamında "birey" sözcüğü kullanılırken, önümüzdeki tasarıda bu sözcüğün "kişi" olarak değiştirildiği görülmektedir. Kişi, halk ağzında "eş, koca" anlamında kullanılmaktadır. Oysa birey "Kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık." olarak tanımlanmaktadır. Bu ayrım bile tasarının erkek egemen söylemle hazırlandığının en büyük işaretlerinden biridir. Sevgi dili kullanılmayan, sadece ayrımcı siyasi ideolojilerin peşinden giden anlayış, şiddetin çözümü olamaz.

Bu yargıyı destekleyen bir başka örnek ise tasarının "Kurumlararası koordinasyon ve eğitim" başlığı taşıyan 16'ncı maddesinin üçüncü fıkrasında, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik bilgilendirilmenin çıkarılmasıdır.

Eğitime yönelik yayınların, STK'lar, barolar ve kadın örgütleriyle birlikte hazırlanması talebinin reddedilmesini ise anlamak mümkün değildir.

Kadınlara yönelik şiddetle ilgili mücadele açısından önemli bir kazanım olarak değerlendirilen şiddeti önleme ve izleme merkezlerinin kadrosu ilk tasarıda 5.557 iken tasarının son hâlinde 362'ye indirilmiştir. 362 kişiyle şiddete karşı etkin mücadele sağlanabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa kadro tahsisi yapılmadığı için mi sayı bu kadar düşürülmüştür?

Öte yandan, kadın ve çocuğa yönelik şiddetin bir insan hakkı ihlali olduğunun açıkça belirtilmemiş olması, tasarının amacı konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.

"Cinsel yönelim" ve "cinsel kimlik" ifadelerinin yer almaması, korunacak bireyler açısından cinsel eğilim farklılığı olanların bulunmaması, insanlık ve yaradılış adına büyük bir haksızlıktır.

Şiddetle ilgili yasal başvuru süreçlerinde, taraflar arasında ara buluculuk ve uzlaşma girişiminde bulunulmamasına yönelik düzenleme yapılmaması, tasarının yaptırım gücünü ve etkisini zayıflatmaktadır.

Şiddet olaylarında kadının değil, erkeğin teşhir edilmesine yönelik bir düzenlemenin olmaması da caydırıcılık açısından önemli bir eksikliktir.

Sayın milletvekilleri, bu konudaki iyi niyetli yaklaşımları, çalışmaları, saygı ve takdirle karşılamakla birlikte, tasarının şiddetle mücadele konusunda beklentileri karşılamadığını belirtmek zorundayım.

İlkelerden ödün verilerek "kadın-erkek eşitliği" ve "fiilî eşitlik" kavramlarından korkularak kadına yönelik şiddetle mücadele edilmesi mümkün değildir.

Yaşanan sorunlar ve gelinen nokta, sadece yasal eksikliklerden kaynaklanmamaktadır; bu konudaki bakış açısının değişimi ve zihinsel dönüşüm, olmazsa olmazdır.

Hiç kimsenin feminist olmasını beklememekle birlikte, herkesin hümanist olması, sorunun çözümü adına önemli bir adım olacaktır. Koruyucu olmanın yanı sıra hak ve özgürlük temelli anlayış egemen felsefe olmalıdır. Bedeninin unutturulduğu, kendi hükmünden çıkarıldığı, aile planlamasının rafa kalktığı, aile ve sosyal politikaların içinde birey olamamış, dolayısıyla eşit olamamış kadına nasıl fırsat eşitliği sağlanabilecektir? Oysa kadının toplum içinde yer alması, sosyalleşmesi erkeği de sosyalleştirecek, her yönden kontrollü hâle getirecektir. Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk'ün "Ruhunuzu ve özgürlüğünüzü baskılardan kurtarın." sözü bizim yol göstericimiz olmalı, kadının ekonomik, sosyal, kültürel açıdan güçlendirilmesine yönelik politikalar geliştirilmelidir. Bunun için de yeni anayasada Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi madde 5'e koşut biçimde devlete, bir cinsiyetin üstünlüğü ya da aşağılığına ilişkin kültürel kalıpları değiştirme görevini vererek işe başlamalıyız.

Bu düşüncelerle, tasarının eleştiri ve öneriler doğrultusunda yasalaşmasını diliyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaleli.