Konu:2012 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi Ve 2010 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
Yasama Yılı:2
Birleşim:39
Tarih:16/12/2011


2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA SENA KALELİ (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2012 Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı'nın "Yükseköğretim kurumlarıyla ilgili işlemler" başlığını taşıyan 11'inci maddesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlarken yüce heyetinizi grubumuz ve şahsım adına saygıyla selamlıyor, Cumhuriyet Halk Partisinin kaldırılmasını istediği, tek tipleştirici YÖK'ün yeni Başkanı Profesör Doktor Gökhan Çetinsaya'ya da başarılar diliyorum.

Değerli milletvekilleri, üniversiteler, bilimsel düşünme, sorgulama, tartışma ve eleştirel yaklaşım ile her türlü düşüncenin özgürce ifade edildiği, aydınlanma ve çağdaşlaşmanın temelini oluşturan çok özel kurumlardır. Bu nedenle özgürlük ve özerklik üniversiteler için olmazsa olmaz ön koşuldur; YÖK'le yok olmuştur.

Dünya Üniversite Servisi tarafından 1988'de kabul edilerek ilan edilen Lima Bildirgesi'nde belirtildiği üzere, özerklik, yükseköğrenim kurumlarının yalnızca devletten bağımsız olması değil, aynı zamanda, tüm diğer toplumsal güçlerden bağımsız olması anlamına gelir.

Üniversite, toplum içinde erimeyen evrensel değerleri taşıyan, eleştirel düşünce kapasitesinin var olduğu, kendi özel kültürünü üreten ve geliştiren canlı bir ortam olmalıdır. Bu nedenledir ki, kendi kendisini yönetmeyen ve siyasal iktidara bağımlı kılınmış bir üniversite gibi belli bir sermaye grubunun yönetimindeki üniversitede özerklikten ve demokratiklikten söz edilemez. Üniversite, çok yönlü, çok sesli, çok kültürlü ve alabildiğine renkli olduğu zaman gerçekten üniversitedir.

Değerli arkadaşlar, AKP Hükûmeti, her fırsatta, gençlere verdiği önemden söz ediyor ama verilen önem sadece sözden ibarettir. Örneğin, yükseköğretim kurumlarında, öğrencilerin istek, ihtiyaç ve taleplerine ne kadar açıksınız? Bu gençler, ülkenin geleceği olarak görülür, askere gönderilir, ülkesi için canını verir ancak toplumsal sorunlara ve çevreye duyarlıysa, hak ve özgürlüklerinin bilincinde olarak sorgulama yapıyorsa, parasız eğitim istiyorsa, saçı uzunsa, poşu takıyorsa, küpe takıyorsa itilip kakılabilir, en barışçı eyleminde bile biber gazı yiyebilir, terör örgütü üyesi suçlamasına maruz kalabilir, okuldan uzaklaştırılabilir, hatta on yedi yaşında idam bile edilebilir, özel yetkili mahkemelerde yargılanabilir ama ne hikmetse, üniversite karar alma mekanizmalarında yer alamazlar, en temel hak ve özgürlükleri olan eylem hakkını kullanamazlar, araştırma görevlileri de ancak sembolik temsil edilirler.

Gençliğe önem verip zulüm edebiyatı yapan anlayış için bu çelişki, bu tutarsızlık, bu çifte standart fazla değil midir? Okulları kışlaya, kapılarını nizamiyeye çevirerek çağı, bilgiyi, teknolojiyi nasıl izleyeceğiz? Sivil toplumdan, sosyallikten uzak gençlik, nesnel yaklaşımla nasıl bilim üretecek, kadın-erkek eşitliğine nasıl inanacak? Bu anlayış doğal olarak şiddeti de getirmektedir.

Eğer, daha yaratıcı, buluşa yönelik çalışan gençler istiyorsak, özgür, uygulanabilir, stratejik yaklaşımlarla üniversitelerin yönetilmesini sağlamalıyız. Görevleri insan gücü yetiştirmek olan üniversiteleri, aynı zamanda, araştırma ve geliştirme merkezleri hâline dönüştürmeli, toplumla bütünleştirerek ülkenin kalkınması için vazgeçilmez kurumlar hâline getirmeliyiz. Bugün çoğumuz için model ve idol olan insanlar son otuz yıldır yetişmemektedir. Bu durumun birinci sorumlusu darbeci, tek tipleştirici, kısıtlayıcı, yasaklayıcı, 12 Eylül ile onun gençliğe reva gördüğü ve gelen iktidarların da "yapılandırma" adıyla ele geçirmeye çalıştığı YÖK'tür.

Hollanda'nın Leiden Üniversitesince temel ve sosyal bilimlerdeki verilere dayanarak yapılan açıklamada bilimsel eser ve yayın bakımından dünyanın ilk 500 üniversitesi içinde geçen yıl 9 adet olan üniversitemiz, bu yıl 6'ya düşmüş durumdadır. Üniversitelerimizin çoğunda "bilimsel kuşkuculuk" diye bir sorgulama kalmamıştır, eğitimin koşulları da düzeyi de gittikçe düşmektedir, bilgi üretilememektedir. Üniversite hastanelerinde alet, cihaz alımları yapılamaması nedeniyle Sayın Başbakanın -ki kendisine acil şifalar diliyorum- ameliyatı dahi profesörün şahsi malzemeleriyle gerçekleştirilmiştir. Dünyada bilgi üretiminde atıfta bulunulan ve etkisi en düşük olan ve yayınlar açısından da üniversitelerimiz son sıralarda yer almaktadır. Bu nedenle, yayın teşvik politikasında nicelikten çok niteliğe önem verilmelidir ama söz konusu intihaller olduğunda nedense bu oran yükselmektedir. Bilgi üretme çabasındaki TÜBA ve TÜBİTAK gibi kuruluşlar ise yapılan müdahaleler ile bilim akademisi kimliği ve bağımsızlığını yitirmiş, iş dünyası ve üniversitelerin tamamlayıcısı olması gerekirken ürün ve hizmet satarak bu kurumların rakibi konumuna getirilmiş, âdeta AKP akademisi hâline dönüştürülmüştür.

Değerli milletvekilleri, yükseköğrenimi özelleştirme süreci de 12 Eylül darbesiyle başlamış, AKP hükûmetleri döneminde artmıştır. Üniversite sayısının artması, tüm şehirlerde üniversite olması doğru bir politikadır, çünkü göç veren tüm şehirler için, üniversiteler, nüfuslarını koruma kalkanı olmuştur. Olmuştur da bugün liseden bozma, altyapısı olmayan, yeterli makale ve yayın yapmayan, öğretim üyelerinin iradesini hiçe sayarak siyaseten atanmış yöneticilerden oluşan, AR-GE için kaynak bulamayan ve âdeta kendi kaynağını yaratma zorunluluğunda bırakılan yüz üç adet devlet üniversitemiz bulunmaktadır. Ancak, artan üniversite sayısına paralel oranda yurt yapılmadığı için yükseköğrenimde barınma sorunu artarak devam etmektedir. Devlet üniversitelerine altmış iki vakıf üniversitesini de eklediğimizde, toplam yüz altmış beş üniversiteye sahibiz. Oysa eğitimin ve bu arada yükseköğrenimin özelleştirilmesinin bilim üretme amacıyla çelişen sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Eğitimde ve dolayısıyla yükseköğrenimde özelleştirme, üniversiteleri birer ticarethaneye, öğrenciyi de bir müşteriye dönüştürmektedir. (CHP sıralarından alkışlar) En temel insan hakkı olan eğitim hakkı ortadan kalktığında, fırsat eşitsizliği yoluyla toplumsal barış olumsuz etkilenmektedir.

Değerli milletvekilleri, eğitim, özellikle de yükseköğrenim, kalkınma iddiasında olan, hatta kalkınmış ülkelerde de en önemli alanların başında gelmektedir. OECD 2011 raporuna göre eğitim alanında yapılan harcamaların gayrisafi yurt içi hasılaya oranı OECD ortalaması olarak 5,9'dur. Türkiye'de ise bu oran maalesef 3,8 ile OECD ülkeleri içerisinde en düşük düzeydedir. Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi ile YÖK ve üniversitelerin bütçelerini toplayıp OECD ülkeleriyle karşılaştırdığımızda da eğitime ayrılan bütçe, millî gelire oranla yüzde 3'ler civarındadır. Burada asıl çarpıcı nokta ise gayrisafi millî hasıla ve üniversite artışına rağmen, üniversitelere geçen yıl bütçeden yüzde 3,68 oranında pay ayrılmışken bu sene bu payın 3,63'e düşmesidir. Büyüme rekorları kıran, sayılı ekonomilerin arasında yer alan bir ülke için bu tablo şaşırtıcıdır. Bakınız, 2002'de Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin 17,18'i yatırım bütçesiyken 2012'de bu oran yüzde 6,64'e düşmüştür. Yani, AKP'nin tek başına hükûmet olduğu dokuz yılda eğitim yatırımı bütçesi oran olarak neredeyse 3 kat azalmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SENA KALELİ (Devamla) - Değerli milletvekilleri, plansız, ihtiyaç saptaması yapılmadan, iş gücü ve mesleki ihtiyaç analizleri iş dünyasında ve hiçbir şey yapmadan açılan üniversiteler sürekli işsizlik oranını artırmaktadır.

Bu düşüncelerle, üniversitelerden, bilimden, bilgiden, sorgulamaktan korkmamamız gerektiğini?

Sözlerimi bu şekilde tamamlarken, bütçenin hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum.

Saygılar. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaleli.