Konu:2012 Yılı Merkezî Yönetim Bütçesi Ve 2010 Yılı Merkezî Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
Yasama Yılı:2
Birleşim:38
Tarih:15/12/2011


2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA ERCAN CENGİZ (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın milletvekilleri, 2012 yılı bütçesine baktığımızda bütçede gelir ve ödenek kalemlerinin oldukça büyümüş olduğunu görmekteyiz. Oysa AKP döneminde sadece bütçe kalemleri büyümüyor büyüyen başka şeyler de var. Türkiye'de yoksulluk büyümüş, yolsuzluk daha çok büyümüş, yolsuzluğun ve yoksulluğun büyüdüğü yerde doğal olarak adaletsizlik ve hukuksuzluk da aynı oranda büyümüştür. İşsizlik oranı derseniz on yıllık AKP İktidarı döneminde yüzde 14'leri de görmüştür maalesef. İç borç, dış borç artmış hatta rekor kırmış, 2002 yılı itibarıyla 257 milyar TL olan kamu borç stoku 520 milyar TL'ye yükselmiştir, dokuz yılda yüzde 100'den fazla artmıştır. Cari açık ise daha da cömert, âdeta rekorlara doyamamış; ocak-ekim cari açığı 65 milyar dolar, son on iki aylık cari açık ise 78 milyar dolara ulaşmıştır. Sözün özü, nereye bakıyorsanız karşınıza büyüme çıkıyor, hep büyümüşüz. Büyümüşüz de ne olmuş? Olan şu: Sağlıksız ve hormonlu bir büyüme var. Tabii ki ülke ekonomisi de büyüyor. Millî gelir de büyümüş ama şunu dikkatimizden kaçırmayalım: AKP Hükûmetinin çok övündüğü, her yerde anlattığı büyümede AKP dönemi ortalaması yüzde 4,95'tir. Kayıp yıllar olarak tanımlanan 1990'lı koalisyonlar döneminde ise bu ortalama yüzde 4'tür.

Değerli arkadaşlar, ülke ortalamasında bir büyüme söz konusudur, oysa Hükûmeti gören, AKP İktidarını dinleyen biri Türkiye'nin her yıl yüzde 10'lar seviyesinde büyüdüğünü düşünür. AKP Hükûmeti büyümeyi, ekonomiyi yönetmeyi değil ama reklam yapmasını çok iyi biliyor, buradan haklarını teslim etmek gerekir.

Değerli arkadaşlar, bütçe rakamlarından anlaşılıyor ki, AKP, dolaylı vergilerle harcamaları finanse etmeye devam edecektir. Oysa dolaylı vergiler adaletsizliğin ve âcizliğin göstergesidir. Gücü olandan vergi alamadığınız için halkın üzerine yükleniyor ve harcamaları vergilendiriyorsunuz. On yıldır iktidar olan ve adında "adalet" olan bir partinin böylesine hayati bir alanda ne kadar âciz olduğunu bu bütçe kanun tasarısında bir kez daha görmekteyiz.

Bütçe harcamalarına baktığımızda ise daha vahim bir tablo görünüyor. 2012 yılında borç faizlerine ödenmesi düşünülen tutar 50 milyar TL. Ödenecek bu faiz tutarı, en çok ödenek verilmesiyle övünülen Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinden 11 milyar TL daha fazla, Sağlık Bakanlığı bütçesinin 3,5 katı, Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesinin ise 25 katı. Oysa ülkemizin bu alanlarda ne kadar geride olduğu, dolayısıyla ne kadar çok harcamaya gerek duyulduğu ortadadır.

Size eğitim ve sağlık alanından örnekler vermek istiyorum. Eğitim alanında yapılan harcamaların gayrisafi yurt içi hasılaya oranı OECD ortalamasında 5,9 iken Türkiye'de bu oran, maalesef 3,8 ile OECD ülkeleri içinde en düşük düzeydedir.

2012 yılı için Millî Eğitim Bakanlığına öngörülen ödenek, 27,7 milyarı personel gideri olmak üzere 39 milyar TL'dir. 2011 yılı Orta Vadeli Program'da öngörülen 1 trilyon 426 milyar TL olan 2012 millî gelirinin yüzde 2,7'sine karşılık gelmektedir.

Peki, sağlıkta ne durumdayız? Maalesef, o konu da hiç iyi değil. Türkiye, gayrisafi yurt içi hasıladaki pay ve kişi başına sağlık harcaması itibarıyla 34 OECD ülkesinin sonuncusu konumundadır. Özel sektör, kamu toplamı sağlık harcamaları OECD ortalaması yüzde 9,5 iken bu oran Türkiye'de gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6,1'idir. Çoğu kulvarda olduğu gibi bu kulvarda da maalesef sonuncu durumdayız. OECD ülkelerinin 2009'daki sağlık harcaması ortalaması 3.223 dolar olarak ölçülürken, ülkemizde kişi başına sağlık harcaması 902 dolar seviyesindedir. Ne acıdır ki burada da sonuncu durumdayız. Oysa sağlık ve eğitim sosyal devletin olmazsa olmazlarıdır.

Peki, 2012 bütçesi bu alanlarda bize ne söylüyor? "Böyle gelmiş böyle gidecek." diyor ama giden ülkemiz, giden pırıl pırıl kuşaklarımız yani geleceğimiz. Ancak üzülerek görüyoruz ki 2012 yılı bütçesi de geleceğimize yönelik değil, günü kurtarmaya dönüktür. Sosyal devlet böyleyken hukuk devletinde neredeyiz?

Değerli arkadaşlar, gelelim adalet sistemimize, maalesef ki adalet harcamalarına ayrılan pay yıllar itibarıyla artmış olsa da hâlâ yeterli düzeyde değildir. Adalet Bakanlığına ayrılan bütçe yaklaşık 5,5 milyar TL'dir. Bu tutar bütçenin yüzde 2'sinden, millî gelirin ise binde 5'inden daha azdır. Oysa adalet, ülkenin, devletin temelidir, toplumu huzur içinde bir arada tutan ana unsurdur. Böylesine hayati bir alana ayrılan pay oldukça yetersizdir.

Türkiye'de adaletin en önemli sorununun birtakım teknik koşullar ve maddi olanaklardan ibaret olduğu sanılmaktadır. Evet, bunlar sistemimizi aksatan, sistem için önemli hususlardır. Ancak çok daha önemli olan ve maalesef çok daha özensiz davranılan alan ise "adalet" kavramı ve yargının bağımsızlığı olmuştur.

Bu dönemde adalet hizmetinin kalitesinde bir yükselmeden söz edilebilir mi? Adalet, insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden herkesi kapsayan, güçlülerin değil, haklıların üstün olduğu bir alandır. Oysa AKP döneminde adalet bu anlayıştan uzaklaşarak vatandaşlar arasında ayrım yapmıştır. AKP döneminde yandaşlar korunmaya alınmış, AKP'nin cephe aldığı kişiler ve kesimler ise adalet yoluyla etkisizleştirilmeye, ezilmeye çalışılmıştır.

Yine bu dönemde adalet anlayışı büyük darbe yemiştir. Önce bilinçli olarak yargıda büyük bir kaos ortamı yaratılmış, yargının her seviyesinde "benim yaptığım doğru" havası doğmuş, hiçbir kademede kimsenin kimseye güveni kalmamıştır. Özel yetkili mahkemeler icat edilerek hayata geçirilmiş ve buralarda hukuk katledilmiştir. Bugün hukuk ihlalleri alabildiğince devam etmekte, bu durum kayıtsız bir şekilde seyredilmektedir.

Referandum sonucu ortaya çıkan yeni HSYK demokratik ve çoğulcu bir yapı özlemini giderememiştir. Yeni HSYK oluştuktan sonra yeni Yargıtay ve yeni Danıştay da oluşturulmuştur. HSYK kurulduktan sonra sekiz ay gibi kısa bir süre içerisinde 3.049 yargıç ve savcının görev yeri değiştirilmiştir. 2007'de Yargıtayın daire sayısını ve üye sayısını azaltmak için bir tasarı hazırlandığı hâlde, bakıyoruz 2011'de tam tersine, hem daire sayısı hem de üye sayısı artırıldı. Şimdi sormak lazım: 2007'de mi yanlıştınız, 2011'de mi yanlışsınız?

Değerli arkadaşlar, burada herkes tarafından bilinmesi gereken bir şey var, bu yapılanların Yargıtay ve Danıştayı hizaya getirme ve bu yüksek yargı organlarından kontrol sağlama operasyonu olduğudur. Bu başarılmıştır. Sıradan, basit bir yargı olayı bahane edilerek, eşi görülmemiş bir kampanyayla Yargıtay ve Danıştay yasaları değiştirilmiş, hiç de gerekli olmadığı hâlde bu yüksek mahkemelerde yeni daireler oluşturulmuş, mevcut dairelerin üye sayıları da artırılarak Yargıtay ve Danıştay çok farklı bir yapıya dönüştürülmüştür. Artık buralarda yapılan seçimler AKP'nin arzu ettiği şekilde sonuçlanmaktadır. Nitekim bu husus rahatlıkla açıklanır hâle gelmiştir. Bütün bunlar yargıdaki her türlü liyakat geleneğini altüst eden siyasi oyunlardır.

Değerli arkadaşlar, yargılama ve adalet dağıtma, hafife alınması mümkün olmayan çok önemli bir olaydır. Bunun için, bilgi birikimi, tecrübe, liyakat ve gelenekler çok gerekli kriterlerdir. AKP döneminde "bizden olanlar", "olmayanlar" ayrımıyla bu kriterler neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış, Türk yargısı bugün bir kaos ortamına itilmiştir. İdare ve yargıdaki fotoğrafın tamamına bakıldığında her şey adım adım istenildiği gibi gitmektedir. İstenen, İslami esaslara dayalı derinleştirilmiş hâkim parti sistemi ve kuvvetler birliğine dayalı bir tek adam rejimidir. Tüm bu adımları adalet alanında görmek üzücü, düşündürücü ve maalesef kaygı vericidir.

2012'ye girerken ortada iyi bir tablo görünmüyor.

Bu düşüncelerle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederiz. Sayın Cengiz.