Konu:2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:2
Birleşim:37
Tarih:14/12/2011


2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

CHP GRUBU ADINA OSMAN TANEY KORUTÜRK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk dış politikası "Sıfır sorun" iddiasıyla başlayıp komşularla çatışmaya sürüklenen, tutarsız, istikrarsız, baskılara boyun eğdiği izlenimini veren, sis perdesi arkasında yürütülen bir siyasete dönüşmüştür.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) - Dışişleri Bakanı yok Sayın Başkan.

BAŞKAN - Sayın Milletvekilim, lütfen, Hükûmet adına Sayın Bakan burada yani.

OKTAY VURAL (İzmir) - Ama Orman Bakanı burada.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Korutürk.

REFİK ERYILMAZ (Hatay) - Dışişleri Bakanının konusu konuşuluyor efendim.

AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANI FATMA ŞAHİN (Gaziantep) - Biz varız.

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) - Biz temsil ederiz.

OSMAN TANEY KORUTÜRK (Devamla) - Dışişleri Bakanımız yok efendim.

BAŞKAN - Olmayabilir. Hükûmet adına Sayın Bakan var Sayın Korutürk.

Buyurun lütfen.

OSMAN TANEY KORUTÜRK (Devamla) - O zaman, zamanımı kesmeyin lütfen. 

BAŞKAN - Niye? Ben kesmedim ki sizin arkadaşlarınız kesti. Lütfen yani? Böyle bir şey olur mu!

OSMAN TANEY KORUTÜRK (Devamla) - Böyle bir şey var mı?

BAŞKAN - Ben söz kestiğim zaman, veriyorum. Benden kaynaklanmayan bir hadise.

Buyurun.

OSMAN TANEY KORUTÜRK (Devamla) - Dış siyasetimizin, bırakın inceliklerini, kalın çizgilerinin dahi kavramak zorlaşmıştır. Hükûmet birçok alanda, uluslararası konuda ani ve duygusal tepkiler vererek açık ve sert ifadelerle pozisyon almakta, daha sonra yapılan baskılar karşısında tutum değiştirerek başta karşı çıktığı her şeyi kabul etmektedir. Ermenistan açılımı, NATO Genel Sekreterinin atanması, Fransa'nın NATO'nun askerî kanadına dönüşü, Libya'ya NATO müdahalesi, ikinci Gazze konvoyu, füze kalkanı, Kürecik'teki ABD radarı, Suriye siyaseti konularında şahit olduğumuz gelgitler bu ilkesiz tutumun örneklerini teşkil etmektedir.

"Sıfır sorun" diye yola çıkan Hükûmetin dış politikada benimsediğini söylediği yumuşak güç, Arap baharının da bocalamaya sevk ettiği acemi bir yönetim sonucu tehditkâr ve askerî müdahaleyi çağrıştıracak bir yaklaşıma dönüşmüştür. Hükûmet, seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihinde hiçbir hükûmetin yapmadığı, yapılmasında da büyük sakınca olan bir şekilde, yabancı ülkelerin muhalefetini, iç politikasını, halk hareketlerini organize edip yönlendirmek, oralardaki karışıklıklarda doğrudan taraf olmak gibi vahim müdahaleler içine girmiştir. Libya'da bu böyle olmuş, Hükûmet Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin ardından dolanarak İstanbul'da Libya Temas Grubu adında bir toplantı düzenleyip Güvenlik Konseyi daimî üyeleri Çin ve Rusya'nın yokluklarında bu gruba o tarihteki Libya Hükûmetinin gayrimeşru olduğu şeklinde bir karar aldırmıştır. Libya'da iktidar mücadelesi sürerken Sayın Dışişleri Bakanı Bingazi'deki direnişçi mitinglerine bizzat katılıp konuşma yapmış, Birleşmiş Milletler binası önüne hangi Libya bayrağı çekilmesinin uygun olduğuna dair uluslararası basına beyanat vermiştir. Şimdi, aynı şeyleri Suriye'de yapıyoruz ve dün anlamsız bir yakınlık içinde ortak bakanlar kurulu toplantıları yaptığınız bu ülkeyle bugün çatışmanın eşiğine gelmiş bulunuyoruz.

Bu dönüşüm karşısında komşularımızın da bize karşı tutumları değişmiştir, Irak Başbakanı bile daha önceki gün Wall Street Journal'a verdiği demeçte Türkiye'nin kendi iç politikalarına müdahale etmesinden yakınmıştır. BM Güvenlik Konseyinde arka çıktığımız İran dâhil bazı sınır komşularımız da bizden kendilerine yönelik tehdit algılamaları içine girmişlerdir.

Türk dış politikasının bu dönüşü Hükûmetin söylemleri sonucunda giderek daha ayrı düştüğümüz Batı camiası tarafından fırsat olarak değerlendirilmiş, özellikle İran'ı izole etme amacını güder biçimde Suriye'ye yönelik operasyonlarda Türkiye'nin ön cephe olarak kullanılmasını teşvik eden bir eğilim ortaya çıkmıştır. Mensubu bulunduğumuz ve AB tam üyeliğiyle bunu perçinlemeye çalıştığımız Batı camiası, Suriye'ye karşı geliştirmekte olduğu stratejide bizi kendinden ayırıp Arap ligiyle birlikte mütalaa ederek ön saflara sürmeyi tercih etmiş, kendini arka planda tutarak Suriye'ye uygulanacak yaptırımlara Arap ligiyle Türkiye'nin önderlik etmesi yolunda bir anlayış ortaya koymuştur. Komşularla sıfır sorun hayaline erişemeyince rejim değiştirici rolüne soyunduğu anlaşılan Hükûmet bu önderliğe gönüllü görünmektedir. Oysa aynı Hükûmet 22-23 Aralık 2009 tarihlerinde Şam'da bizzat Başbakanın katılımıyla Türkiye Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Toplantısı düzenlemişti. Ekinde elli anlaşma metninin yer aldığı bu toplantı sonuç bildirisinde, iki ülkeyi ilgilendiren alanlarda uzun vadeli stratejik ortaklık kurulması, ikili ilişkileri stratejik temelde güçlendirmek, ortak vizyonlar geliştirmek, her iki ülkenin ve bölgenin benzer tehdit ve sınamaları karşısında ortak hareket hatları oluşturmak gibi unsurlar vardı.

Değerli arkadaşlar, bunlar hafife alınacak kavramlar değildir, bugün söylenip yarın unutulamaz ama aradan bir yılı aşkın bir zaman geçti geçmedi ortada ne stratejik ortaklık kaldı ne ortak vizyon ne de ortak tehditler. Demek ki sizin komşunuzu tanıma yeteneğiniz yok ve bu nedenle dün "ak" dediğinize bugün "kara" diyebiliyorsunuz. Başbakanın "Biz değişmedik Esad değişti." şeklindeki açıklaması inandırıcı değildir, Esad dün ne ise bugün de odur. Sadece, Arap baharının yarattığı ortamda Suriye'de halk hareketleri ön plana çıkmış ve yönetim, daha önce de yaptığı şekilde, muhalifleri bastırmak için mutat uygulamalarını devreye sokmuştur. Suriye rejiminin kendi halkına karşı şiddet kullanmasını mazur görmek tabii ki mümkün değildir.

Hükûmetin henüz sessiz kaldığı dönemde Cumhuriyet Halk Partisi bu konuda açık bir tavır ortaya koymuş, Esad yönetimini halkının demokratik isteklerine bir an önce yanıt vermesi, Mısır'da ve Tunus'ta olanlardan ders alması yolunda defalarca uyarmıştı. Hâl böyle olmakla beraber, Hükûmetin Suriye'nin iç işlerine doğrudan müdahale eden uygulaması son derece yanlış, tehlikeli ve maceracı bir politikadır.

Konunun iç güvenliğimizi ilgilendiren bir yönü de vardır. Suriye rejimi, kendini tehdit altında hissettiğinde bu tehdidi kendisine yönelttiğini düşündüğü ülkelere benzer tehdit yollarıyla tepki vermeyi usul hâline getirmiş olan bir devlettir. Başbakanın, Dışişleri Bakanının ve Hükûmetin Suriye rejimine yönelik tutum, eylem ve söylemlerinin bu rejimi Türkiye'deki terör olaylarını azdırmaya yöneltebileceğini Hükûmet değerlendirmekte midir? Beşar Esad'ın uluslararası medya aracılığıyla seslendirdiği "Türkiye'de hassas dengeler vardır, bunları hesaba almadan girişilecek hareketler Türkiye'nin başına büyük bela açar." yolundaki ifadeleri karşısında, tehditleri karşısında Hükûmet ne önlem almaktadır? Suriye'ye yönelik uluslararası hareketin bir amacının da İran'ı yalnızlaştırmak olduğuna değinmiştim. Bugünlerde İran'a karşı Batı'dan veya İsrail'den bir saldırı olasılığı uluslararası basında giderek daha yüksek sesle dillendirilmektedir. Hükûmet böyle bir olasılığa karşı ihtimaliyat planları hazırlamış mıdır? İran'a saldırıldığı takdirde Türkiye nasıl bir tutum alacaktır?

Türkiye-İsrail ilişkileri, Mavi Marmara olayıyla dibe vurmuştur. İsrail'in tutumunu şiddetle kınıyoruz, 9 yurttaşımızın katledilmesiyle ilgili olarak Türkiye'den özür dilenmesini ve tazminat ödenmesini biz de istiyoruz. BM bünyesinde yayınlanan iki rapor da İsrail'in yanlışlarına farklı ölçülerde dikkat çekmiştir ama bu raporlar, Mavi Marmara konvoyunun amacının insani yardımdan öteye siyasi bir amaç taşıdığını da söylemektedirler. Üstelik Hükûmetin talebiyle kurulmuş olan ikinci BM komisyonu raporu, Gazze ablukasının yasal olduğunu da karara bağlamıştır. Türkiye'nin Filistinlilere yapacağı yardım Gazze ablukasının yasallığını tescil ettirmek miydi? Bu nasıl bir öngörüsüzlüktür?

Sayın milletvekilleri, bundan bir süre önce, Suriye ile İsrail arasında arabuluculuğa soyunmuş bir ülkeydik, bununla da övünüyorduk. Nasıl oldu da şimdi her ikisiyle de düşman olduk? Bu mudur basiretli dış politika? İsrail'le ilişkileri sıfıra indirerek Türkiye'yi Orta Doğu ihtilafında rol oynayabilme imkânından yoksun kılan Hükûmet, NATO füze kalkanı projesinin arkasına sığınarak Malatya Kürecik'te ABD ile ikili anlaşma sonucu İsrail'e de servis vereceği Amerikan makamlarınca açıklanan bir erken ihbar radarı kurmuştur. İran ve Rusya bunu kendilerine karşı alınmış bir askerî önlem olarak görmektedirler.

Bu olay, 1639'dan bu yana aramızda sıcak sürtüşme yaşanmamış olan İran'la, 1962 Scuba füze krizi hariç tutulacak olursa, 1950'den beri, NATO'nun dehşet dengesi döneminde dahi Türkiye'ye doğrudan tehditte bulunmamış olan Rusya'yı bize füze saldırısıyla tehdit etme noktasına getirmiştir. Hükûmet bu tehditlere karşı nota vermek dışında ne tepki göstermiş, hangi önlemi almıştır? Bu olumsuzlukların yanı sıra Irak'tan Türkiye'ye yönelik terör tehdidi de azalmadan devam etmektedir.

Dış politikamızın başarısızlığı sadece komşularımız ve bölgemizle sınırlı kalmamaktadır. Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz çıkmaza girerek tamamen donmuş, iş Karma Parlamento toplantılarında bakanlarımızın AB parlamenterlerine kaba sözler sarf etmesine varmıştır.

Üslubu bir yana bırakacak olursak, Hükûmet esasa ilişkin olarak da Avrupa Birliğiyle müzakerelerden ümidini kesmiş gözükmektedir. Yakın bir gelecekte Suriye'deki gibi 180 derecelik bir dönüşle "Ben bu işten vazgeçtim." derse kimse şaşırmayacaktır. Zaten Hükûmetin bu konuda baştan beri istekli olduğuna inananların sayısı da giderek azalmaktadır. Hükûmet çağdaş değerlere, demokrasiye, temel hak ve hürriyetlere, ifade ve basın özgürlüklerine, kadın erkek eşitliğine gelişmiş standartlarla norm getirmiş olan Avrupa Birliğinden ziyade şeyhlerin, kralların, emirlerin dünyasına kendini daha yakın hissetmektedir. Bunda bölgede lider olmak, Arap kamuoylarını kazanmak dürtüsü de rol oynuyor olabilir.

Ancak herkesin bildiği bir gerçek vardır, o da bugün Suriye'ye demokrasi dayatması yapan Arap ligi üyelerinin hiçbirinin demokratik rejimle yönetilmediğidir. Onları bu yola iten başlıca etken, Tunus, Mısır, Libya örneklerinden kaynaklanan savunma refleksidir, Suriye'deki çalkantının uzayıp kendilerine bulaşmasını önlemektir. Kuşkusuz, hesaplarında İran da vardır.

Bugün onlarla tam bir dayanışma içinde olan Türkiye, bu rejimler de sallanmaya başladığında nasıl bir yol izleyeceğini düşünmek zorundadır. Araplar arası ihtilaflara karışmamak Türk dış politikasının bir geleneğidir ve ülkemiz bundan asla zarar görmemiştir. Oysa Türkiye şimdi neredeyse Arap liginin fiilî bir üyesi konumuna getirilmiş bulunmaktadır. Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olmak başkadır ve bizim de desteklediğimiz bir husustur ama aralarındaki ihtilaflara karışmak yanlıştır ve Arap ülkelerince de iyi algılanmaz. Zaman bunu size de öğretecektir.

Hükûmet, Kıbrıs meselesini baştan beri kavrayamamış, genel dış politikasında gösterdiği zafiyeti bu konuda da sürekli biçimde sergilemiştir. Dünyadaki gelişmelere yön verdiği, Orta Doğu'da oyun kurucu olduğu, bölgede kendine sorulmadan hiçbir iş yapılmadığı şeklinde boş iddialarla öne çıkan Hükûmet, Kıbrıs Türk halkına ve KKTC'ye yönelik baskıları kaldırtmak ya da hafifletmek yolunda bugüne kadar niye en küçük bir başarı gösterememiştir? Hükûmetin bir dediğini iki etmediklerini iddia ettiği Arap krallarından, şeyhlerinden, emirlerinden neden hiçbiri KKTC'yi tanıma cesaretini göstermemektedir? Büyük devletlerin gönüllerini edecek şekilde Suriye'ye, Libya'ya ateş püsküren Hükûmet, neden bu büyük devletlere karşı KKTC'nin haklarını savunmamaktadır?

Dış politikamız Doğu Akdeniz'de de sınıfta kalmıştır. Rumlar, AKP hükûmetleri farkına bile varmadan, 2003 yılından beri sistemli adımlarla Mısır, Lübnan ve İsrail'le anlaşmalar imzalamışlar ve sonunda petrol arama, sondaj faaliyetlerine başlamışlardır; üstelik arkalarına ABD ile AB'nin de desteğini alarak. Hükûmet, yakın ilişkiler sürdürdüğü, kiminin hükûmet kurma çalışmalarına karıştığı, kimine barış gücü gönderdiği bu ülkelerin hiçbirini ulusal çıkarlarımız çizgisine çekememiştir. Bütün yapabildiği, çağını doldurmuş, müzelik bir araştırma gemisini bölgeye sevk etmek ve yine, arkası gelmeyecek, boş çıkışlarla kamuoyumuzu avutmaya çalışmak olmuştur.

Kararsız politikasıyla Türkiye'nin güvenilirliğini zedeleyen Hükûmet, bir yandan da köklü ve şerefli bir geleneğe ve yüzyıllardan bu yana aktarılan bilgi ve deneyim birikimine sahip bulunan Türk dış işlerini ve bu teşkilatın kurumsal hafızasını yozlaştırmayı amaçlayan bir personel politikasını uygulamaya koymuş gözükmektedir. Bizzat Başbakanın birçok vesileyle "monşerler" diye aşağılamaya çalıştığı seçkin dışişleri teşkilatımızın gittikçe daha fazla göz ardı edildiğini; Bakanlığın asli görevinin, siyaset planlamaya katkıda bulunmak yerine, sadece hizmet ve lojistik amaçlarıyla kullanılmak durumuna indirgendiğini; kanun hükmünde kararnamelerle kariyer yapısı bozularak liyakatin yerine yandaşlığın ön plana çekilmesine çalışıldığını da endişe ve esefle kaydetmek istiyorum.

Bu beceriksizlikler dönemini, Hükûmetin yaptığı gibi, kamuoyuna büyük bir muvaffakiyet olarak takdim edebilmenin en azından kamu diplomasisi alanında bir başarı olduğunu yadsıyamayız.

Ama lütfen kendimizi kandırmayalım, Batı basının, Batılı siyasetçilerin övgülerini de gereğinden fazla ciddiye almayalım. Son dönemde bir kısım dış basında sürekli Türkiye'nin öneminden, bölgede artan ağırlığından söz edildiği doğrudur ama şunu gözden kaçırmayalım: Bütün bu yazılarda, Türkiye'deki otoriterleşme eğiliminden, basının sindirilmesinden, yargının siyasileştirilmesinden de söz edilmektedir. Aslında Batı'da bu tür eleştiriler alan ülkelerin başarısından söz edilmez. Zira, otoriter eğilimlerin ağır bastığı, basının sindirildiği, otosansüre zorlandığı, yargının siyasileştirildiği gibi tespitler yapıldığında söz biter, nokta konur. Ama söz konusu olan, şark için geçerli, eksik bir demokrasiyle yönetilen bir ülke ise o zaman çıkarlar ağır basar ve sırt sıvazlamalar başlar. Türkiye'nin bugünkü durumu da aynen budur.

Dünyanın ve Orta Doğu, Kuzey Afrika bölgesinin içinde bulunduğu fevkalade karışık konjonktürde Batı, Türkiye'yi yanında görmek istemekte ve bunun için de söyleminde cömert davranmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime, Atatürk'ün dış politikayla ilgili olarak cumhuriyetin ilk yıllarında yaptığı bir saptamayı sizlerle paylaşarak son vermek istiyorum. Bunu dinlerken lütfen bugünkü dış politikamızı şöyle bir zihninizden geçiriniz.

Atatürk diyor ki: "Dış siyaset bir toplumun iç bünyesi ile sıkı şekilde ilgilidir. Çünkü iç bünyeye dayanmayan dış siyasetler daima boşlukta kalmaya mahkûmdur. Bir toplumun iç bünyesi ne kadar kuvvetli ve metin olursa dış siyaseti de o kadar sağlam ve dayanıklı olur.

Keza, dış siyaset, iç teşkilatın dayanamayacağı genişlikte olmamalıdır. Yoksa hayali dış siyasetler peşinde koşanlar dayanak noktalarını kaybederler.

Yurtta sulh, cihanda sulh politikası, devletin içinde birlik ve bütünlüğü sağlamayı, dışarıda da barışçı, istikrarlı, saygın ve sözüne güvenilir bir devlet olarak sonuç alıcı bir siyaset izlemeyi öngörür."

Cumhuriyet Halk Partisi, bu kıstasları karşılamayan bir siyaset izlediği için Dışişleri Bakanlığının 2012 bütçesine red oyu verecektir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN -  Teşekkür ediyorum Sayın Korutürk.