Konu:2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:2
Birleşim:33
Tarih:10/12/2011


2012 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2010 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ  BABACAN (Ankara) -  Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2012 yılı bütçe ve 2010 yılı kesin hesap tasarısının tartışıldığı, görüşüldüğü bu Genel Kurul oturumunun hayırlı olmasını diliyorum. Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.

Biliyorsunuz, dünya ekonomisi ve özellikle de Avrupa ekonomisi son derece sıkıntılı bir dönemden geçmekte ve son yüz yıllık döneme baktığımız zaman aslında bu nitelikte, bu özellikte bir kriz de dünya yaşamış değil. Krizin ilk başlangıcı bankacılık sektörüyle oldu fakat hemen arkasından devletlerin kredibilitesinin sorgulandığı bir kriz hâline dönüştü. 2008-2009'da bankalar sarsıldığında devletler: "Biz bu bankaların arkasındayız, biz bu bankaların batmasına izin vermeyiz, korkmayın." deyip, bankaların imzasının yanına kendi imzalarını atarak krizin daha derinleşmesini geçici olarak önlediler fakat içinde bulunduğumuz bugün maalesef artık o devletlerin imzasının da değerini yitirdiği, gücünü yitirdiği bir döneme girmiş durumdayız. Yani hem bankaların hem de devletlerin aynı anda sallantılı olduğu bir dönem geçmiş yakın tarihimizde pek görülmüş bir konu değil.

Burada problemin iki temel  unsuru var: Birisi bankacılık, birisi de kamu maliyesi. Yani sorunun kaynağı bu iki temel alan. Kamu maliyesi dediğimizde yüksek borçlar ve yüksek bütçe açıkları.

Türkiye'ye baktığımızda, çok şükür, Türkiye her iki alanda da güçlü. Zamanında, Türkiye, hem kamu borç sorununu hem bütçe açığını oldukça düşük seviyelere indirdi, 2008-2009 krizine güçlü bir kamu maliyesi yapısıyla girdi, aynı zamanda yine bankalarını da güçlendirmiş bir ülke olarak bu kriz dönemine girdi. Dolayısıyla bizim nispeten az etkilenmemizin ve krizden hızlı bir şekilde çıkmamızın temelinde de bu iki alandaki gücümüz bulunmakta.

Bu sorunlar var ama "Nasıl çözülecek?" diye baktığımızda da aslında sorunların çözümü için yapılacaklar belli. Böyle çok detaylı, çok uzmanlık gerektiren, uzun uzun çalışılması, akademisyenlerin yıllarca uğraşıp da yeni bir şeyler icat etmesine gerek yok, çok açık yapılacak işler var  fakat bu çözüm için yapılacaklar belli olduğu hâlde özellikle Avrupa'da bu çözüm için irade koyabilen hükûmet sayısı maalesef çok çok az. Gerekenleri bildikleri hâlde, yapılacakları gördükleri hâlde adım atamama ve bir bakıma kendilerinden korkarak, kendi şahsi ya da partilerinin bekasından korkarak doğruları yapamama. İşte bugünlerde en önemlisi, özellikle Avrupa'da, çözüm için güçlü bir siyasi liderlik ortaya koymak.

Yine Türkiye'ye bakacak olursak, sorunların çözümü için madem özellikle güçlü bir siyasi karar alma mekanizması gerekiyor, çok şükür, Türkiye'de güçlü bir iktidar var, halkın güvenini tam olarak sağlamış, hatta daha yeni, haziran seçimleriyle bu güveni tekrar teyit etmiş bir Hükûmet var ve gerektiği zaman korkmadan adım atabilen, o gün için doğru neyse bunları yapabilen bir iktidar, çok şükür, iş başında. Yani hem sorunların özüne baktığımızda hem de çözüm şekline baktığımızda Türkiye çok çok farklı bir konumda ve bunun da olumlu sonuçlarını zaten görüyoruz, alıyoruz.

2009 yılında, krizin o en derin döneminde Türkiye, pek çok Avrupa ülkesinin yaptığından farklı şeyler yaptı. Avrupa'da pek çok ülke ekonomiyi canlandırma adına harcama artışına giderken ki o günleri şöyle bir hatırlayalım: İspanya Başbakanı, Portekiz Başbakanı, İtalya Başbakanı, Yunanistan Başbakanı, İrlanda Başbakanı, şu anda sorun yaşayan ne kadar ülke varsa bu ülkelerin başbakanları, o günkü başbakanları çıktılar dediler ki "Biz tedbir alıyoruz." Ne yapacaksınız? "İşte, vatandaşlarımıza harcama çeki dağıtacağız." Ne yapacaksınız? "Biz, vergileri düşüreceğiz." Ne yapacaksınız? "Daha çok kamu yatırımına para harcayacağız ki ekonomi büyüsün." İşte o gün o yanlış tezleri savunan ülkelerin tümü, bugün çok ciddi bir borç kriziyle karşı karşıya.

Burada önemli olan devlete güvendir. Kamu borcu, eğer bir ülkenin kamu borcu piyasalar açısından bir risk unsuru olarak görülüyorsa, bir tehdit olarak görülüyorsa, bir tehlike kaynağı olarak görülüyorsa o ülkenin daha fazla para harcayarak, daha fazla bütçe açığı vererek, daha fazla kamu borcuna girerek toparlaması, ekonomik büyümeyi sağlaması mümkün değildir.

İşte, biz, 2009 yılında ortaya koyduğumuz orta vadeli programla bu açıklarımızı nasıl daha da düşük seviyeye çekeceğimizi -ki söylemiştim, zaten düşük bir açıkla girdik- ve borç stokumuzu da daha nasıl aşağı seviyelere çekeceğimizi ortaya koyduk ve büyüme Türkiye'de özel sektör eliyle gerçekleşti. Türkiye'de büyümenin temel kaynağı özel sektör yatırımlarıdır ve özel sektör harcamalarıdır. Kamu harcamalarının Türkiye'deki büyümeye etkisi yoktur. Dolayısıyla böyle bir yapıda devletin görevi zemini güçlendirmek, güven ortamını sağlamak ve o sağlam güven ortamının üzerine özel sektörün aktivitesiyle, çabalarıyla büyümeyi elde etmektir ve bizim uyguladığımız politikaların sonuçları da, çok şükür, ortada. Geçtiğimiz yıl yüzde 9 bir büyüme, bu sene yüzde 7-8 arası bir büyüme ve gelecek sene, Avrupa'daki bunca olumsuz beklentiye rağmen gelecek yıl için yüzde 4 civarında bir büyüme.

Krizin o en derin dönemiyle bugünü karşılaştıracak olursak, toplam istihdam Türkiye'de 3,5 milyon arttı, işsizlik oranımız yüzde 5,3 düştü ve Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine bakacak olursanız tüm üye ülkeler içerisinde işsizliği en hızlı düşüren birkaç ülkeden birisi Türkiye oldu.

Bütçe açığımız, inşallah bu sene millî gelirimizin sadece yüzde 1,7'si olacak, 2014'te de bunu yüzde 1'e düşüreceğimizi zaten orta vadeli programla ilan etmiş durumdayız. Yüzde 39,8 olacak borcumuzun millî gelire oranını -bu yıl sonu itibarıyla- 2014 sonunda inşallah yüzde 32'ye indiriyoruz. Orta vadeli programımızın hedefleri bu.

Kuşkusuz, Türkiye'nin bunca olumlu gelişmelerine rağmen, bu hızlı büyüme ve olumlu gelişmelere rağmen cari açık rakamları da yükselmiştir ve bu bizim dikkatle takip ettiğimiz, önem verdiğimiz bir konudur.

Cari açığın konjonktürel sebepleri vardır, yapısal sebepleri vardır. Konjonktürel sebepleriyle ilgili neler yaptık diye bakacak olursak, öncelikle kamu maliyesindeki sıkı duruşumuzu devam ettireceğiz, bunu açık bir şekilde ortaya koymuş durumdayız. Makro ihtiyati tedbirleri gerektiği zaman, gerektiği yönde kullanacağız ki, özellikle bankacılık sektörü üzerinden tedbirlerdir. Geçtiğimiz bir yıl, bir buçuk yıl içerisinde çok aktif bir şekilde bu politikalar uygulanmıştır. Para politikalarında yine şartlara göre, günün gereğine göre Merkez Bankamız uygulamaya devam edecek. Burada dikkat etmemiz gereken konu bir yandan cari açığın kontrol altında tutulması ama öte yandan da Türkiye'nin bir resesyon dönemine düşmesini önlemektir. İşte bu iki riskli alan arasında doğru politikaları tercih etmek ve bu iki alan arasında dengeli bir tutum izlemek son derece önemli olacaktır.

Kati çözüm dediğim gibi yapısal reformlarda. Özellikle iş gücü piyasasıyla ilgili reformlar, Türkiye'de verimliliği artıracak reformlar, enerjide mutlaka daha çok yenilenebilir enerji ve daha çok nükleer enerji kullanabilmek, yatırım ortamının iyileştirilmesi, Türkiye'nin yatırımcılar için daha kolay iş yapılan bir ülke hâline gelmesi, teşvik sistemimizin Türkiye'nin özellikle yüksek miktarda ithal ettiği ürünlerin üretileceği bir ülke olması yönünde revize edilmesi -ki, birkaç aya kadar bu teşvik sistemimizi de tamamlayıp açıklayacağız- ihracat pazarlarımızı mutlaka çeşitlendirmemiz gerekecek, Avrupa'ya olan bağımlığımızı ihracat konusunda azaltmamız gerekecek, tasarrufu artırıcı adımlar şart olacak, İstanbul'un uluslararası bir küresel finans merkezi olması için yoğun çabamıza devam edeceğiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; enflasyonla ilgili bu sene rakam hedefin bir miktar üzerinde gerçekleşecek. Ancak sebebine inip bakacak olursak burada küresel emtia fiyatlarındaki artış rol oynamıştır, kurdaki artış rol oynamıştır, vergi ve fiyat ayarlamaları rol oynamıştır, özellikle son ayda işlenmemiş gıda fiyatlarında, bu bazı bölgelerimizde meydana gelen sel sebebiyle üretimin hızlı bir şekilde düşmesi yine bu enflasyonun yüksek seyretmesine yol açmıştır ancak bunların her birisi tek tek geçici ve bir defalık etkilerdir. Dolayısıyla biz, 2012 yılında enflasyon rakamının yıl sonu hedefi olan yüzde 5'le uyumlu bir patika içerisinde devam etmesini bekliyoruz. Özellikle 2012'nin ikinci yarısından itibaren enflasyonda daha olumlu rakamlar, hedefe daha uyumlu rakamlar göreceğimizi bekliyoruz.

Nereden bakarsak bakalım Türkiye'nin şu anda risk primi ki, kredi temerrüt takas oranlarından biz buraya bakıyoruz yani Türkiye'nin kamu borcunu sigorta ettirmek için ne kadarlık sigorta primi ödüyor insanlar? Piyasada bunun değeri nedir diye bakıyoruz. Bunlara baktığımızda şu anda Türkiye on beş Avrupa Birliği üyesinden daha düşük bir risk primine sahiptir yani Avrupa Birliği'ne üye on beş ülke Türkiye'den daha riskli görünmektedir. Üstelik bu risk göstergeleri yabancı para cinsinden, borçlanmayla alakalıdır. Avrupalıların kendi parasıdır, bizim için yabancı bir paradır. Onlar sıkıştığı zaman bu parayı basıp ödeyebilmektedirler ki, son aylarda yoğun bir şekilde bunu yapıyorlar, Avrupa Merkez Bankası para basıyor, borç ödemede bu paralar kullanılıyor, hatta son operasyonda Alman Merkez Bankası Alman Hazinesine doğrudan kredi açtı ki, bizde kanunen yasaktır, bizde bu mümkün değildir. Bütün bu olağanüstü uygulamalar Avrupa Birliği'nde olduğu hâlde, biz, onların parasıyla borçlanırken kendilerinden daha düşük risk primi ödüyoruz ki, o da bütün bu göstergelerin aslında piyasalar tarafından nasıl değerlendirildiğini, ekonomik aktörler tarafından nasıl ölçüldüğünü gösteriyor ve nereden bakarsak bakalım Türkiye'nin gerçekten güvenilir bir liman olduğunu bize gösteriyor.

Sayın Güneş'in bu seneki millî gelirimizle alakalı bazı yorumları oldu. Biliyorsunuz bir yılın toplam millî geliri, gayrisafi yurt içi hasılası dolar cinsinden hesaplanırken yıllık ortalama kura bakılıyor, yıl sonu kuruna bakılmıyor. Yıllık ortalama kura baktığımızda da bizim bu yıl millî gelirimiz dolar olarak geçen yıldan daha düşük olmayacaktır, bir miktar artış yine orada da sağlanacaktır. Belki Sayın Güneş yıl sonu rakamlarına bakmış olabilir ama tekniği biliyorsunuz -ki, dört ayda inşallah unutmamışsınızdır diye düşünüyorum bunları- ortalama kur baz alındığı için bir problem olacağını orada beklemiyoruz.

Yine, bu mali disiplinin ağırlıklı olarak vergi artışlarından kaynaklandığıyla ilgili bir yorum vardı. Ben sadece OECD'nin tablolarından size iki rakam okumak istiyorum, takdiri size bırakıyorum.

Yıl 2002. Türkiye'nin toplam vergi tahsilatı yani -doğrudan vergiler, dolaylı vergiler, hepsi- bunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranı yüzde 24,6. 2009 en son OECD'nin verileri çünkü 2009'a kadar yayınlanmış durumda. 2009 yılına gelmişiz, yine yüzde 24,6. Yani Türkiye'de vergi yükü, Türkiye'de devletin vatandaşlarından aldığı toplam vergi, millî gelire oran olarak yüzde 24,6'ymış, yine yüzde 24,6. Tabii, aralarda küçük küçük değişiklikler var; yüzde 24,1'e düşüyor, yüzde 25'e çıkıyor, ara ara inişler çıkışlar var ama baktığımızda aşağı yukarı sabit bir seyir var.

Peki "OECD ortalamasında bu rakam kaç?" diye bakacak olursak, tüm OECD ülkelerinin ortalaması ancak yüzde 34,1. Yani Türkiye, vatandaşlarından, gayrisafi yurt içi hasılasına oranla yüzde 24,6 vergi toplarken, OECD ülkelerinin ortalaması yüzde 34,1'dir. Dolayısıyla biz bu mali disiplini sağladıysak, daha çok vergi alarak değil, harcamalarımıza dikkat ederek, daha verimli bir kaynak kullanımını planlayarak ve güveni sağlayıp faizleri düşürerek ve faiz ödemelerini düşürerek bu bütçe disiplinini sağlamış durumdayız. Türkiye'nin daha önceki dönemlerde ödediği faizle bugünkü ödediği faizi mukayese edecek olursak -ki ben dün ve evvelsi gün verdiğim rakamlarda da bunu ifade ettim- bir zamanlar yüzde 14'e çıkan faiz ödemelerinin millî gelire oranı, bu yıl yaklaşık yüzde 3 küsurlara inmiş durumdadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Beşir Atalay, Başbakan Yardımcımızın -daha önceden yurt dışında ki Doha'da yapılan bir toplantıdır, uluslararası bir konferanstır ve Medeniyetler İttifakıyla ilgili bir konferanstır- konferans için ayrılması sebebiyle, ben Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığıyla ilgili, burada yapılan görüşmelerle ilgili ortaya konulan sorulara ve eleştirilere kısa kısa da olsa cevap vermeye çalışacağım.

Öncelikle "Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığımızın temel görevleri nedir?" diye bakmamız gerekiyor. Terörle mücadelede ve ilgili konularda koordinasyonu sağlamak ve strateji belirlemektir, temel görevi budur Müsteşarlığımızın. Yeni bir birimdir ve özellikle terörle ilgili stratejik istihbarat da burada toplanmaktadır, bu da yeni bir konudur. Biliyorsunuz, bizim farklı farklı istihbarat birimlerimizin farklı farklı çalışmaları varken ilk defa bu kurumla bu stratejik istihbarat tek bir kurumda toplanmakta, değerlendirilmekte ve teröre karşı daha etkili bir mücadele için hazırlık böylece yapılabilmektedir.

İlgili kurumların temsilcilerinin olduğu bir koordinasyon kurulu bu kurum içerisinde teşkil edilmiştir. Ayrıca, Sayın Atalay Terörle Mücadele Yüksek Kurulunun da Başkanıdır. Gerçek anlamda ve genel anlamda güvenlik meselelerinin ötesinde ve özelinde terörle mücadelede de en yüksek seviyede, Başbakan Yardımcısı seviyesinde güzel bir eş güdüm oluşmuştur. Bu çalışmalarımız belki sessiz ama çok etkin bir şekilde yürümektedir.

Terörle mücadelede, değerli milletvekilleri, entegre bir strateji uygulamak, kapsamlı ve çok boyutlu bir yaklaşım temel esastır. Terörle mücadelede sadece tek bir yönden baktığınızda, sadece tek bir perspektiften konulara yaklaştığınızda başarıyı elde etmek de mümkün değildir. Güvenlik birimlerimizin operasyonları en etkili şekilde yürümektedir ve yürütülecektir de. Burada asla bir zafiyet, asla bir rehavet söz konusu değildir, olmayacaktır.

Öte yandan, terörle mücadelenin diplomatik boyutunu da asla ihmal etmemek zorundayız çünkü burada temel hedeflerden birisi de terör örgütünü yalnızlaştırmaktır; uluslararası kamuoyu önünde, komşu devletler önünde örgütü artık desteğini kaybetmiş, yalnızlaşmış bir örgüt olarak ortada bırakabilmektir. Bu, bizim hükûmetlerimiz döneminde çok etkili bir dış politikayla ve diplomasiyle önemli ölçüde gerçekleştirilmiştir.

Bütün bunlar bir yana, öte yandan bizim devlet olarak, Hükûmet olarak en önemli görevlerimizden birisi de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin hakkı olan temel hak ve özgürlüklerin alanını hızla genişletmeye devam etmektir. Terör olsun ya da olmasın bu zaten bizim temel bir görevimizdir ve bu konudaki çalışmalarımızı da aynı kararlılıkla devam ettireceğiz.

İnsanımızın özgürlüklerini doyasıya yaşaması, bu konularda dünyanın en ileri standartlarına ulaşmamız bizim temel hedeflerimizden birisidir. Yine, ülkemizde demokrasinin daha da ilerlemesi için her türlü gayreti göstermeye devam edeceğiz. Türkiye'nin gerçek anlamda bir hukuk devleti olması için reformlarımıza devam edeceğiz. Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgemizde altyapı yatırımlarına devam edeceğiz, bölgede refahın artması için özel sektörün yatırımlarını ve tarımı desteklemeye devam edeceğiz. Tüm bunlar, örgütün istismar zeminini zayıflatan, istismar zeminini ortadan kaldıracak çok önemli adımlardır.

"Müsteşarlığımızın başına neden bir büyükelçi getirildi?" gibi bir soru sordu Sayın Türkoğlu. Terörle boyutun eğer iç boyutuyla dış boyutunu beraber, aynı anda, kapsamlı bir şekilde ve bütünleşik bir şekilde ele almazsak burada başarı mümkün değildir. Kaldı ki Dışişleri Bakanlığımız ve özellikle eskiden Irak, son görevi Irak Büyükelçiliği olan yeni Müsteşarımız bu konuya gerçekten hâkim olan, konunun iç ve dış boyutlarına derinlemesine vâkıf olan bir arkadaşımızdır ve bu konuda bizim en ufak bir soru işaretimiz yoktur. En başarılı bir şekilde bu Müsteşarlığımızın görevini yapacağını, devam edeceğini düşünmekteyiz.

HASAN HÜSEYİN TÜRKOĞLU (Osmaniye) - İnşallah yanılırız efendim, inşallah.

BAŞBAKAN YARDIMCISI ALİ BABACAN (Devamla) - Yine, Sayın Tanal'ın bir sorusu vardı, daha doğrusu konuşmasında değindiği bir konu: "Yabancı uzman çalıştırılmasına neden ihtiyaç duyuluyor?" diye. Şimdi, değerli milletvekilleri, bu konuda gerçekten işin özüne yönelik, sonuç almaya yönelik çalışmak zorundayız. Kuruluş Kanunu'nun 13'üncü maddesi ne diyor, önce onu dikkatle bir okumamız gerekiyor. "Belli bir konu veya proje bazında,  konu veya projenin süresiyle sınırlı olmak şartıyla yabancı uzman çalıştırılabilir." diyor. Bu personelin daimî kadrolara atanması söz konusu değil. Görüleceği gibi, bir yabancı uzman çalıştırılması araştırma faaliyetlerinde ve projeyle sınırlı olarak mümkün olacak. Kaldı ki bugüne kadar da Kanun izin verdiği hâlde tek bir kişi henüz çalıştırılmış değil ama bu opsiyonun da açık olması, bu kapının da açık olması özellikle -içeride olsun, dışarıda olsun- yapılacak bazı çalışmalarda katkı verebilir, bundan istifade edilebilir. Dolayısıyla, biz terörle mücadelede ne gerekiyorsa yapmalıyız. Terörle mücadelede ne gerekiyorsa yapmalıyız, kendimizi dar kalıplardan ve basmakalıp düşüncelerden uzak tutmalıyız, gerekeni gerektiği zaman yapabilecek esnekliğe ve güce de mutlaka sahip olmalıyız.

Terörle mücadele gerçekten Hükûmetimizin en önemli konularından bir tanesi. Hükûmetimizin kurulduğu ilk günden bu yana çok boyutlu ve çok yönlü bir strateji yürüttük ve burada da önemli başarılar elde ettik. Bugün örgütün içine düşmüş olduğu durum, kendi içinde yaşadığı sıkıntılar, artık, içeride ve dışarıda destek zemininin hızla eriyip yok olması, bir çaresizlik, bir bıkkınlığa da hızla sürüklenmekte ve dediğim gibi, artık, varlık sebebi, iddia ettiği şeyler her neyse, meşruiyet zemini, dış destek, bunlar tamamen eriyip gitmekte. Biz bu mücadelede kararlıyız ve en iyi şekilde mücadelemize devam edeceğiz. Bu mücadelede de her türlü enstrümanı ve her türlü politika alanını etkin bir şekilde kullanmaya devam edeceğiz.

Ben hepinize saygılarımı sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.